17 Temmuz 2009 Cuma

Sinema tarihinin en iğrenç filmi (mi?)

İtalyan sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri olan Pier Paolo Pasolini'nin 1975'te çektiği ve söylentilere göre gösteriminden bir süre sonra sokak ortasında öldürülmesine neden olan olaylı filmi Salò o le 120 giornate di Sodoma'yı daha yeni seyrettim. Hakkında bugüne kadar söylenen ve yazılanlara bakınca az bile söylendiğini düşünüyorum şimdi. Ama bir de filmi anlamaya ve Pasolini'nin gerçekten ne yapmak istediğini düşünmeye çalışmak gerekiyor.

Film, Mussolini'nin İkinci Dünya Savaşındaki son kalesi olan Salo Cumhuriyetinde geçer. Kendilerini de bizzat faşist diye adlandıran 4 toprak ağası, yanlarına aldıkları dört eski fahişe ve silahlı adamlarla birlikte İtalya'nın köylerinden çeşitli sayıda delikanlı ve genç bakireyi bir malikâneye toplar. Dişlerine, tırnaklarına kadar bakılarak elemeden geçirilenler arasında seçilmediği için üzülenler bile mevcuttur ama başlarına ne geleceğinden haberleri yoktur elbette. Sonuçta seçilen 8 kız ve 8 oğlan Salo'ya getirilir ve burada 4 efendinin, insanın tahammül sınırlarını zorlayacak derecede sapık cinsel zevklerine âlet olurlar. Ensest, homoseksüel, anal ilişki sahneleri gırla gider; salonun orta yerine defekasyon yapıp ortaya çıkan pisliğin kaşıkla bir kıza yedirildiği, akabinde gümüş tepsilerde sunulan dışkıların porselen tabakta ve gümüş kaşıklarla (efendiler de dâhil, toplu olarak) yendiği bir yemek sahnesi görürüz. Bir başka sahnede bir efendi yere yatar ve kızlardan birinden yüzüne işemesini ister vs. Daha fazla detaya girmeyeyim. "Daha ne kadar gireceksin?" diyeceksiniz ama Salo...'da bunlardan daha fazlası da var. Peki filmin derdi ne? Neden anlatmak istediği bir şeyi (şayet öyle bir şey varsa) bu yolla anlatıyor?

Bir kere filmi seyreden insanların yorumları çok çeşitli oluyor, doğalı da bu zaten. Ama herkesin kabul ettiği tek bir şey varsa, o da filmin, kendisini seyreden kişileri "rahatsız etmek" istediği... Peki bunu niye yapıyor? Mesela Monica Bellucci'ye yapılan 9 dakikalık tecavüz sahnesi ile hatırladığımız Irriversible filmi de tamamen böyle bir film ve benim için notu 10 üzerinden 3'tür. Salo...'nun ise en az 8'dir. Çünkü insanları rahatsız eden diğer filmlerde (adını zikrettiğim de dâhil), bu filmde verilmeye çalışılan mesajın ve bu mesajı vermek adına üstlenilmiş soylu görevin zerresini bile görmek mümkün değildir (Haneke'ninkiler hâriç). Pasolini, evet, en çok faşizm eleştirisi yapmak istemiştir. İnsan denen iğrenç yaratığın eline sınırsız güç ve tahakküm verdiğinizde ortaya çıkabilecek şeyler üzerine zihin jimnastiği yapmıştır. Bunu da (öyle görünse de) kör parmağım gözüne bir tavırla değil, tam bir sanatçı duyarlılığı ile "kafa yorarak, belli inceliklerden geçirerek ve sanat çerçevesi içine alarak" yapmıştır. Vermek istediği mesaj o kadar kuvvetli, seyirciye geçirilmek istenen etki o kadar yüksektir ki, insanların seyrederken en fazla tiksineceği, kelimenin gerçek anlamıyla "rahatsız" olacağı ve adeta kendi insanlığından utanacağı bu yöntemden başka bir yöntemle verilse bu mesaj, eksik kalacaktır. Dolayısıyla "s.çayım böyle faşizm eleştirisine" ya da "sanat biraz da sanat gibi olacak, estetik ihtiva edecek" gibi zırva eleştiriler tamamen yersizdir ve filmi anlamanın kıyısından bile geçememiş, "gördüklerinin" etkisinde fazla kalmış zihinlerin ürünüdür.

Bir parantez: Ben filmlerin rahatsız ediciliğini, kendimce belirlediğim not formülasyonunda "not kıran" bir unsur olarak görürüm naçizane, onu da belirtmek isterim. Mesela Stanley Kubrick'in herkesçe en iyi filmlerinden biri (hatta kimi zaman birincisi) ilân edilen A Clockwork Orange filmini sadece ve sadece bu yüzden, o kadar sevmem. Kendimce de notunu 7 olarak veririm. Söylemek istediği şeylere, görselliğine, dehasına vs. büyük bir saygı duysam da kişisel beğenim bu yöndedir. Aynı şey tam olarak aynı şekilde Salo...'da da geçerlidir. Ama naçiz kanaatime göre burada A Clockwork Orange'ı da aşan bir yüksek sanat ve deha söz konusudur. Bu yüzden Salo..'nun etkisi ve niteliği diğerine göre az da olsa öndedir. Parantezi burada kapatarak filme dönüyorum.

Evet, film faşizmin alegorik okumalara açık, metaforlarla dolu bir eleştirisidir. Ama sadece bu kadar mı? Sadece faşizmin değil bizzat insanoğlunun, insan doğasının acımasız bir eleştirisi de söz konusudur. Filmi seyreden kişilerin çoğunluğunda, tıpkı Rec. filminde de olduğu gibi "neden bunca acı ve ıstıraba rağmen kendilerini öldürmeye kalkmıyorlar?" gibi bir soru husule gelmektedir, ki çok mantıklıdır. Bir insana (erkek veya kadın) her gün tecavüz edilse, dışkı yedirilse, hatta kendi dışkısıyla beslenmeye zorlansa, türlü işkencelerden geçse vs., bunları da "güç"ü tamamen ve mutlak bir şekilde elinde bulunduran birileri yapsa ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünse insan ne yapar? İşte film herkesin düşündüğü bu soruya verdiği cevap ile eşsiz-benzersiz bir noktaya ulaşır kanımca. Der ki: "İnsan denen mahlûk o kadar aşağılıktır, o kadar 'yaşamaya' bağlıdır ve girdiği kabın şeklini o kadar çabuk alır ki, hiçbir onursuzluk onu bu hayattan koparamaz." Öyle ya, filmde sadece (ve yönetmen açısından maksatlı bir biçimde) tek bir kızın bir diğerine "artık dayanamayacağım" dediğini duyarız, iki kere. İkincisinde bunu derken kaşıkla bok yemektedir. Ama ne olur? Hiçbir şey olmaz. Hatta filmin harikulade güzellikteki son 15 dakikasında onca iğrençliği gün içinde yaşıyor olmalarına rağmen, gece birbiriyle sevişen lezbiyen bir çift ve hizmetçiyi düdükleyen bir oğlan görürüz. İnsanoğlu, gün boyunca varlığının en aşağı durumlarını yaşamaya 1-2 ay içinde o kadar alışmıştır ki, gün sonunda kendi arasında da seks yapabilmektedir! Ha, bu sahneleri Pandora'nın kutusunun dibinde kalmış umut olarak okumak da mümkündür: "İnsan, ne yaparsanız yapın önünde sonunda insandır ve kendi varlığını yaşamaya gayret eder." Ama bence bu zayıf bir okuma zira sevişen lezbiyen çifti efendilerden birine gammazlayan kız, bunu sadece "öldürülmemek ya da kişisel bir cezaya çarptırılmamak için" yapmıştır. "Bana bir şey yapma efendi" der, "bir sırrım var." Ve onu çiftin odasına götürür. Efendi silahını onlara doğrultur, ama o da ne? Onlar da bir sır biliyordur: Oğlanlardan biri hizmetçiyi düdüklemektedir! Bu şekilde gider, herkes birbirini ispiyonlar ve sonunda hiçbirisi cezadan kurtulamaz. Meme uçları dağlanır, penisleri yakılır, canlı canlı kafa derileri yüzülür vs. İnsanoğluna bundan daha muhteşem bir eleştiriyi hiçbir sanat yapıtında bu kadar güçlü bir şekilde gördüğümü hatırlamıyorum.

Bu arada filmin uyarlandığı, Sade'ın meşhur romanını okumadığımı belirtmem gerekiyor. Dolayısıyla filmin "bir edebiyat uyarlaması" olarak ne kadar başarılı olduğu konusunda bir yorum yapamıyorum. Hikâyeyi romanın ne kadar, filmin ne kadar "derinlikle" ele aldığı hususu da aynı şekilde.. Ama en kısa zamanda söz konusu romanı da okumak gerekiyor, film vesilesiyle bunu bir kez daha idrak etmiş oluyoruz.

El sonuç, daha sayflarca yazabilirim. Bu filmi hayatımın sonuna kadar bir daha seyreder miyim, bilmiyorum. Ama sinemayı seven her kişinin hayatında bir kez olsun mutlaka görmesi gereken bir film. Kopan kollar, bacaklar, dışarı fırlayan iç organlar artık sinemada sıradan unsurlar hâline geldi. Ama hiçbiri bu filmde gördüklerimiz kadar iğrendirmez bizi, hatta diğerlerini gördüğümüz filmlerin bir başka yerinde gülüp hüzünlenebiliriz bile. Bu çelişki bile insanı dumura uğratmaya yeter. Ayrıca Tunca Arslan'ın vaktiyle çok isabetli bir şekilde değindiği gibi, yanıbaşımız Ebu Garip'te yaşananlar bu filmde gördüklerimize muadil şeyler değil miydi? Ve ayrıca bkz:

http://www.milliyet.com.tr/.../07/10/son/sontur45.asp

2 yorum:

osmi dedi ki...

filmi izlemiş şanslı(!) biri olarak gerçekten de amacına ulaştıfilm rahatsız etmek konusunda. 2 kere kusarak izledim filmi afedersiniz...

Toni Kukoc dedi ki...

"...Canlıdırlar, delinmiş bir boğazları vardır, yaşayacaklardır. Yaşamalarının yurda, ulusa herhangi bir yararı olup olmadığını düşünmeden, yurdu ulusu hatırlarına getirmeden, bir bit, bir solucan, bir hamamböceği, herhangi bir tek hücreli gibi, bir yosun gibi yaşayacaklardır yaşayabildikleri yere kadar....korkak, haysiyetsiz, rezil, kepaze birer gölge, birer insan iskeleti halinde dolaşarak.." (O.Kemal, 72.Koğuş'tan..)
Doğrudur, insan insandır ve ne olursa olsun varlığını yaşamaya gayret eder.