8 Aralık 2011 Perşembe

İyi ki Fenerbahçeliyiz!


Alttaki postun üzerinden 1 ay geçmiş, Fenerbahçe bu kez 1319 gündür yenilmediği ezelî rakibine (G.Saray) yenilmiş. Ama görüntü aynı: Samandıra'da takımı şampiyon gibi karşılayan taraftarlar.. Dışarıdan bakanlar bunu anlayamaz; biz bu içe dönmüş, kenetlenmiş, kol kola ve omuz omuza vermiş hâlimizden çok memnunuz. Zaten istatistiklere bakıyoruz, 3.5 yılda bir şampiyon olan Fenerbahçe söz konusu.. Bu demektir ki diğer 2.5 yılda şampiyon olamıyoruz. İşte bundan sonra o '2.5 yıl'ların bu görüntülerle geçmesi en büyük dileğim, sanırım öyle de olacak. Türkiye'ye her konuda olduğu gibi taraftarlık konusunda da örnek teşkil eden, işbu görüntülerle resmen çağ atlatan kulübün bir parçası olmak gerçekten de paha biçilemez bir gurur vesilesi.. Şükürler olsun ki Fenerbahçeliyiz..

22 Kasım 2011 Salı

Best albums of 2003 (#2)


11. Manitoba - Up in Flames (9)

Not: Albümleri indirmek için her birinin üzerine tıklayınız. Ölmüş link varsa, yorum kısmında bildiriniz.

17 Kasım 2011 Perşembe

The Field - Looping State of Mind (2011)


Axel Willner'ın (aka The Field) ilk uzunçaları olan "From Here We Go Sublime" (2008), bu blogun yazarına göre tüm zamanların en iyi 5 elektronik albümü arasında yer alan katıksız bir başyapıt. Gerçi kariyerine böylesine muazzam bir işle başlayan hemen her müzisyen/grup gibi, Willner da hemen ertesi yıl kotardığı ("Yesterday and Today" isimli) ikinci albümünde ilkinin yarattığı beklentileri karşılayamamış ama yine de eli-ayağı fazlasıyla düzgün bir çalışmaya imza atmak suretiyle sonraki albümü için hayranlarını meraklı bir bekleyişe gark etmişti. Bu bekleyişin biraz uzunca bir süreyi kapsayacağını düşünenlerin aksine, yaratıcılık konusunda fazla sıkıntı çekmediğini gösterir bir şekilde üç yıl içinde üçüncü uzunçalarını geçtiğimiz ayın başlarında piyasaya sürdü Willner ve ilk albümünün seviyesine "neredeyse" yaklaşarak bir kez daha muazzam bir müzik adamı olduğunu cümle âleme gösterdi.

Albümün besteleri, zengin düzenlemeleri ve elektronik bir dans albümü olarak sahip olduğu nitelik bir yana, ilk albümünün yazısında da daha önce belirttiğim gibi naçiz kanaatimce Willner'ın dehası, bir müzisyen olarak bütün bu unsurlarla büyüleyici bir "atmosfer" yaratma becerisinden ileri geliyor. Kelimelerle, cümlelerle ifade edilemeyecek ve sanat tarihinde çok az kişiye ve esere nasip olmuş olan bu maharet, albümün her saniyesinde kaçınılmaz bir şekilde hissediliyor ve dinleyicinin iliklerine kadar işlemeyi başarıyor. Hele açılıştaki "Is This Power", albümün alâmet-i farikası diyebileceğimiz olağanüstü bir şarkı. Derin bir bas, yumuşak vurmalılar, insanı kendinden geçiren keyboard melodisi ve üçte ikisi bittikten sonra evrildiği bambaşka diyarlara bakınca, Willner'ın şimdiye kadarki en iyi işlerinden biri olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Sadece o mu, 7 parçanın her biri, 63 dakikalık albümün kusursuzluğa doğru evrilmesi adına üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor ve ortaya çıkan sonuç, 'Melody Maker, Jr.' blogu için, 2011 yılının şimdiye kadarki zirvesi. 10/10

7 Kasım 2011 Pazartesi

Canon Blue - Rumspringa (2011)


Internet dediğimiz uçsuz-bucaksız deryada bile izini sürmenin kolay olmadığı, hakkında iki satır bir şeyler okumak istediğinizde bunu başaramadığınız, kendi hâlinde, kelimenin gerçek anlamıyla "indie" bir şahsiyetle karşı karşıyayız. Nashville, Tennessee doğumlu Daniel James (aka Canon Blue), Nick Drake ve Serge Gainsbourg gibi şarkı yazarlarının ve Boards of Canada gibi elektronik icracıların izinden giden, güzel mi güzel bir ses ve nefis vokal melodileriyle bu karışımı süsleyen mütevazı bir kardeşimiz. Grizzly Bear grubundan Chris Taylor'ın kaydettiği, Şilili elektronik dehası Christian Vogel'ın son "rötuşlarını" yaptığı ilk uzunçaları "Colonies"i 2007'de yayımlayan James, söz konusu albümün Avrupa turnesi esnasında fırsat bulduğu anlarda kaydettiği şarkılardan oluşan ikinci albümü "Rumspringa" ile 2011'in güzel sürprizlerinden birine imza atıyor.

Albümün çok nitelikli, dinleyenin aklını başından alan ve yıl sonu listelerine tepelerden girecek bir çalışma olduğunu söylemek mümkün değil ama zaten müziği de bu kriterlerle dinlemiyoruz. Beklentilerin düşük seviyede tutulması durumunda gayet keyif verici, insanı yormadığı gibi bilakis dinlendiren, eli-ayağı düzgün ve en önemlisi pür bir "samimiyetle" kotarılmış bu albümden tatmin olmamak için bir neden yok. Amiina isimli yaylı çalgılar dörtlüsü ile çalışan James, bu grubun dokunuşlarının albümdeki her şarkıya belirgin ve baskın bir şekilde nüfuz etmesine izin vermiş ve ortaya çıkan sonucun fazlasıyla tatmin edici olduğunu belirtmek gerekiyor. Piyano ve trompet gibi çalgıların da uyumlu şekilde entegre olduğu, James'in sevimli vokaliyle taçlandırdığı "Rumspringa", yoğun bir işgününün ardından eve gelip "beni fazla yormayacak bir şeyler dinleyeyim" dediğinizde çekinmeden başvurabileceğiniz sıcakkanlı, anlayışlı ve sadık bir dost gibi.. 8/10

5 Kasım 2011 Cumartesi

Dünyada eşi-benzeri yok


Fenerbahçe bu akşam Sivas deplasmanında 27 maçtır süregelen namağlûp unvanını yitirirken, geçen yılki Yeni Malatya maçından beri belki de en kötü futbolunu oynadı. Alex'in olmamasıyla, ilk golün yardımcı hakem hediyesi olmasıyla vs. açıklanamayacak kadar kötüydü takım. 25 kişilik profesyonel futbol takım kadrosunda önce ve sadece kendini düşünen, bencil ve sorumsuz olan Stoch dışında hiçbir oyuncuya laf söyleyemiyorum. Çok şükür ki büyük Fenerbahçe taraftarı da benimle aynı görüşte ve resimde gördüğümüz üzere, gece saat 01:30'da takımını coşkuyla ve sınırsız bir sevgiyle o soğukta bağırlarına bastılar. Yavaş yavaş bir şeylere alışılmaya başlandığı, genel taraftar kitlesinin ölü toprağıyla hafiften uyukladığı bir dönemde görüyoruz ki, bu yenilgi fazlasıyla hayırlı bir yenilgi olacak. Yeni Malatya'dan sonra ikinci bir diriliş ve isyan bekliyorum şahsen takımdan. Hepsini (Stoch hariç) alnından öpüyorum, "iyi ki Fenerbahçeliyim!" diyorum.

Fenerbahçe'nin asıl gücü olan, dünya üzerinde hiçbir ülkede eşi-benzeri bulunmayan büyük Fenerbahçe taraftarının önünde de saygıyla eğiliyorum.

Son sözüm de Türkiye'nin 3/4'üne: Kiminizin gıptayla, kiminizin hasetle baktığı bu görüntüler asla ve asla sizde olmayacak. Ne yaparsanız yapın, ölene kadar Fenerbahçe'ye hep böyle bakmaya devam edeceksiniz. Her zaman sizden bir adım önde olacağız. Bizde doğuştan olan bu şey, sizde yok çünkü. Varmış gibi yaptığınızda da komik ve acınası oluyorsunuz. Hepinizden (arkadaşım olan sınırlı sayıdaki istisnalar hariç) ölümüne iğreniyorum.

1 Kasım 2011 Salı

Mehmet Topuz


Mehmet Topuz gibi, yetenekleri sınırlı olan, tabelayı değiştirmeyen, en büyük özelliği çok koşması ve topa iyi vurması olan (ki Fener'de bu özelliğini hemen hemen hiç görmüyoruz) bir oyuncuya Gökhan Emreciksin ve 9 milyon avro para vermişti Fenerbahçe (Gökhan da 2'ye alındığı için toplamda 11 ediyor). Aklı başında olan, biraz matematik ve ekonomi bilen her insan bu transferin ne kadar saçma olduğunu, tamamen "pazardaki günlük dinamiklerin" sonucu olarak bu meblağlara ulaşıldığını vs. bilir, söyler ve söyledi de zaten. Üstüne bir de dönemin teknik direktörü Daum'un "bu çocuk 26 yaşına gelen kadar hiçbir şey öğrenmemiş, nerede duracağını bile bilmiyor" gibi demeçlerini okuyunca (yazarın notu: siktirsin!) Fenerbahçe taraftarlarının hemen hepsinde bu oyuncuyla ilgili genel bir karamsarlık hasıl olmuştu. Ama bu transferi, üzerinden geçen 2.5 yılın ardından başka bir gözle değerlendirmenin yeri ve zamanıdır.

Konuya kestirmeden gireceğim. Hani bir mahalle kahvesinde mis gibi tavşan kanı bir çay içersiniz, 75 kuruş verip çıkarsınız; ama aynı çayı, hatta daha kötüsünü Bebek, Tarabya, Ortaköy sahillerinde 5 liraya içersiniz ya.. Bu durumu sorduğunuzda da o parayı çayın kendisine değil, "ortama" verdiğinizi söylerler, ki bence haklı bir önermedir. İşte Topuz transferi bizim için öyle bir şey. Topuz, evet, belli konularda belki çok ekstra bir oyuncu değil. Ama işte başka konularda Türk futbolunda eşi benzeri az bulunur bir mücevher, her takımın kadrosunda bulunması olmazsa olmaz bir oyuncu. Dolayısıyla ona verdiğiniz parayı onun "görünen" ve sahip olduğu yeteneklere değil, "görünmeyen" ve rakamlarla ifade edilemeyecek kocaman yüreğine vermiş oluyorsunuz. Takım için terinin son damlasına kadar akıtan, mücadele eden, o mücedele uğruna kimi zaman sakatlanmayı bile göze alan, takım uyuşuk bir havaya büründüğünde boş bir topun arkasından ölümüne koşup arkadaşlarını ve seyirciyi ateşleyen, oyun disiplinine sonuna kadar sadık, kendisine (olabilecek) son raddede iyi bakan, kolay kolay sakatlanmayan, sadece darbeye bağlı sakatlık yaşayan, geçen yıl 34 maçın hepsine ilk 11'de başlayan, sezonu da 1 gol, 9 asistle bitiren bir oyuncu. Tabelayı değiştirmiyor diyoruz ama rakamlar 9 asist diyor. Örneğin Milan'da bir nevi Topuz'un ateşleyici rolünü üstlenmiş olan Gattuso'nun 13 yılda 9 asisti var mı acaba? Hiç sanmıyorum.

Dünkü Karabük maçında Bienvenu'ye attığı pas mesela, tek kelimeyle muhteşemdi. Zamanlaması kusursuzdu, bu sayede arkadaşı ofsaytta kalmadı. Şiddeti ve uzunluğu kusursuzdu, bu sayede tek vuruş ile gol yapılabildi. Yüksekliği de kusursuzdu, böylece Bienvenu'nün vuruşu yapmadan önce topu kontrol etmesine gerek kalmadı. Son derece basit gibi görünen o pas, takım arkadaşının da becerisi ile tabelayı değiştirdi ve +2 puanı takıma kazandırdı. Topuz işte böyle bir oyuncu.

Dün twitter'da @HercAn_ kardeşimin de söylediği gibi, Fenerbahçe takımında bu gidişle "2 sene içinde kaptan olup, 3 sene kaptanlık yapacak" bir oyuncu Mehmet Topuz. Onun için verilen 11 milyon avro anasının ak sütü gibi helal olsun. Tek sorun, bence kendi aldığı yıllık 2.5 milyon avroluk maaş ama tıpkı Emre gibi günün şartlarında verilmesi elzem olan bu ücret, kontrat yenileme döneminde daha usturuplu bir seviyeye çekilecektir. Buna kendisi de razı olacaktır, bu kadar da temiz bir adam.

Öte yandan, tüm bu yazdıklarımız gün gibi ortadayken Sabri'lerin, Aurelio'ların cirit attığı ve artık şahsen iğrendiğim Türk Millî takımının değişmez ismi olması gereken Mehmet Topuz, kadroya bile alınmıyor. Onu seçmeyen Oğuz Çetin başta olmak üzere tüm yetkililerin yedi sülalesinin kulakları da, her hafta 25 milyon tarafından çınlatılıyor. Topuz böyle oynadıkça çınlatılmaya da devam edecek..

31 Ekim 2011 Pazartesi

Ne mutlu Fenerbahçeli olana!

Karabük maçında insafsızca ve kalleşçe oyundan atılan kaptanımız ve asbaşkanımız.. Buraya maçtan sonra yerde oturan Cristian'a arkasından yaklaşıp yanağından öpen Volkan'ı, Topuz'u alnından öpen Orhan Şam'ı vs. de koyabiliriz. Bu camiada bu görüntülerden çok var ve hepsi de samimi.. O kadar mutluyuz ki kimliğimizden, galibiyetler, puanlar, kupalar umrumuzda değil. Bu birliktelik, bu adanmışlık, bu sahiplenme, bu dayanışma bize fazlasıyla yetiyor. Diğerleri bok içinde debelenmeye devam etsin.

30 Ekim 2011 Pazar

Mayer Hawthorne - How Do You Do (2011)


Ann Arbor, Michigan yerlisi Andrew Cohen'ın (aka Mayer Hawthorne) müziğini tanımlamaya acaba nereden, nasıl başlamalı? 2000'li yılların ilk yarısında çeşitli gruplara dâhil olup ayrılan, akabinde solo olarak takılmaya başlayan ama muhtemelen çalışmalarını eş-dost-akraba üçgeninin dışına taşıyabilmeyi o zamanlar pek de düşünmeyen multi-enstrümantalist adamımız, '60'ların sonu/'70'lerin başı soul single'larını anımsatan şarkılarının bir yapımcı tarafından çok beğenilmesiyle işi ciddiye döker. Ne denli yetenekli bir sanatçı olduğunu kanıtlayan çeşitli single'lar peş peşe geldikten sonra nihayet 2009 yılında "A Strange Arrangement" isimli ilk uzunçalarını kotarır. Son derece olumlu eleştiriler alan, satış olarak da fena bir seyir izlemeyen (ve başta Kanye West olmak üzere pek çok ünlü ismin övgüsüne mazhar olan) söz konusu debut'nun ardından, içinde bulunduğumuz ayın başlarında işbu postun konusunu teşkil eden ikinci albümü piyasaya sürülür.

Hawthorne'un müziği için "samimi, romantik, yumuşak, duyarlı, nazik, yerinde duramayan, iyi huylu" gibi pek çok sıfat akıllara gelebilir. Soul ve R&B sınırları dâhilinde gezinen ama bu türlerin "en dinlenebilir, en rafine ve en pop" hallerini ortaya koyan sanatçı (ki bu asla kötü bir şey değil), albümdeki hemen hemen tüm enstrümanları da kendisi çalıyor. Müziğinin en önemli elementi ise tanrı vergisi diyebileceğimiz olağanüstü güzellikteki sesi. Hemen her şarkıya damgasını vuran ve dinleyeni adeta kendinden geçiren bu ses, Hawthorne'un yine bizzat kendi yazdığı seksi ve duygusal liriklerle birleşiyor ve karşı konulması neredeyse imkânsız bir karışım çıkıyor ortaya. 8/10

22 Ekim 2011 Cumartesi

17 Ekim 2011 Pazartesi

9 Ekim 2011 Pazar

Best Music Videos Ever #14: Buddy Holly

Weezer, '90'ların başında post-grunge akımının en popüler grubuydu. Daha ilk albümleri olan "Weezer (Blue Album)" ile hem eleştirel hem de ticarî anlamda zirveye ulaşan grup, niteliksel olarak hiç ödün vermeden günümüzde de müthiş pop-punk albümleri yapmaya devam ediyor. Gerçi, dün itibarıyla (daha 40 yaşında) vefat eden kurucu üye Mikey Welsh bundan böyle grupla birlikte çalamayacak. Biz de bu arada bu postu onun aziz hatırasına adamış olalım.

Konumuz, Weezer'ı bir MTV fenomenine dönüştüren "Buddy Holly" videosu.. Debut albümlerinin ikinci single'ı olarak piyasaya sürülen şarkı zaten mükemmel bir post-modern klasik ama video, zaman içinde parçanın kendisini bile aşan bir popülariteye sahip olmayı başardı. 1970'lerin kült sitcom dizisi "Happy Days"i kendisine fon seçen klip, dizide yer alan "Arnold'ın Yeri"nde geçiyor. Sitcom'un bizzat kendisinden alınan görüntülerle yeni çekilen sahnelerin birleştirilmesi, kimi zaman da üst üste bindirilmesiyle oluşturulan videonun, fon seçtiği dönemin ruhunu bire bir yansıtan muazzam bir atmosferi var. Weezer elemanları kumaş pantolon, gömlek, ince kravat ve sarı yelekleriyle Arnold'ın Yeri'nde şarkı söylüyor, kanı kaynayan gençler de yerinde duramayıp kendilerini sahneye atıyor. Ve videonun en güzel sürprizinde "Happy Days"in en havalı karakteri olan Fonzie (Arthur Herbert Fonzarelli), bir kurgu ve dublör mucizesi sayesinde Weezer'ın performansı eşliğinde sahnede dans ediyor, herkesi kendine hayran bırakıyor ve koluna iki tane genç kız takıp mekânı terk ediyor :)

Yönetmen Spike Jonze, daha 1 yıl önce The Breeders'ın "Cannonball"una çektiği video ile tüm dikkatleri üzerine toplamışken, 1994'te "Buddy Holly" ve "Sabotage", 1995'te de "It's Oh So Quiet" ile tüm zamanların en iyi müzik video yönetmenlerinden biri olarak mimlendi. "Buddy Holly" ise 1995 MTV Müzik Ödülleri'nde tam 4 ödül kazandı. Ayrıca Modern Sanatlar Müzesi'nin müzik sergisinde kendine yer buldu.

Weezer - Buddy Holly (1994)
Yönetmen: Spike Jonze


30 Eylül 2011 Cuma

Best albums of 2000 (#2)


11. Black Box Recorder - The Facts of Life (9)
18. JJ72 - JJ72 (9)

Not: Albümleri indirmek için her birinin üzerine tıklayınız. Ölmüş link varsa, yorum kısmında bildiriniz.

Yine tarihe geçilebilir

Fenerbahçe'nin taraftar grupları, bu sezon kendi seyircisiyle resmî anlamda ilk kez buluşacak olan takıma büyük sürprizler hazırladığı gibi, hâlâ hiçbir somut delil olmaksızın içeride tutulan başkanlarını da unutmuyor. Cezaevinde 91. gününü geçiren Aziz Yıldırım için, 90+1. dakikadan itibaren büyük sevgi gösterilerinin yapılması bekleniyor Kadıköy'de ama asıl heyecan verici duyum, bunun sonrasıyla ilgili.. Başka takımların şampiyonluk kutlamalarında göremeyeceği bir ortam olacak muhtemelen zira Fenerbahçe taraftarı (maçın skoru ne olursa olsun) maç bitiminde stattan en az 1 saat ayrılmayacak ve tezahürata devam edecek. Oyuncuları, hocayı vs. yanlarına çağırarak büyük bir nümayiş sergileyecek. Hatta bunun saat 00:00'a kadar devam edeceği bile söyleniyor. Büyük Fenerbahçe camiası, bugüne kadar "en büyüğüm" diye böbürlenmesini anlamayan herkese niye en büyük olduğunu, geri dönüşsüz bir şekilde ispatlamaya devam ediyor. Biz de bu yaştan sonra yeniden bu kimliğimizle gurur duyuyoruz. Ne mutlu ki Fenerbahçeliyiz..

3 Temmuz, 10 Temmuz, Fenerbahçe hisseleri, Ülker, Tayyip, MAA, Baransu, Açıkel, ROK, Erman Toroğlu, Ali Şen.. Unutma, unutturma ey Fenerbahçeli..

26 Eylül 2011 Pazartesi

Bir şey yapmasın?

Best Music Videos Ever #13: Jeremy

Grunge akımının Nirvana ve Soundgarden ile birlikte en önemli grubu olan Pearl Jam'in kariyerindeki en iyi parça diyebileceğimiz Jeremy, aynı zamanda insanı her seyredişte daha fazla etkileyen olağanüstü bir videoya sahip. Ve videonun hikâyesi de en az şarkının kendisi kadar ilgi çekici. İlk olarak solist Eddie Vedder, arkadaşı olan fotoğrafçı Chris Cuffaro ile herhangi bir parçalarına bir video çekmek için anlaşır. Plak şirketi (Epic) de "Ten" albümünden istedikleri bir şarkıyı kullanabileceklerini söyler. Ve fakat Cuffaro "Jeremy"yi seçince, single olarak düşünülmeyen bu parçanın videosunu finanase etmeyeceklerini, çok istiyorsa maliyeti Cuffaro'nun kendisinin üstlenmesini isterler. O da mobilyalarını, gitar koleksiyonunun yarısını vs. satarak parayı toplar ve videoyu kotarır. Ama 6 ayda çektiği video Epic tarafından reddedilir ve hiç gösterime çıkmaz. Sadece kendi web sitesinden ulaşılabilen o gizemli video burada..

Bu arada Cuffaro videosunu tamamlarken Epic de "Jeremy"yi single olarak yayımlamaya karar verir. Yönetmen Mark Pellington ile anlaşılır ve onun, herkesçe bilinen, yüksek bütçeli muhteşem çalışması ortaya çıkar. Videoda, Jeremy'yi canlandıran genç aktör Trevor Wilson'ı, adeta bir kolajı andıran hızlı resimler içinde ormanda tablolar yaparken, ailesiyle bir akşam yemeğinde şiddetli bir kavga ederken, sınıf arkadaşlarının alaycı gülüşlerine maruz kalırken vs. görürüz. Videonun bu kısımları tam bir estetik duygusuyla çekilmiş stilize sahnelerden oluşur ve araya Eddie Vedder'ın şarkı söylerkenki etkileyici görüntüsü, yakın plan çekimlerle serpiştirilir. Aynı zamanda ekranda "problem, sıkılmak, akran, zararsız, genç" gibi kelimeler bir görünüp bir kaybolur. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı ise "Genesis 3:6" ibaresidir, zira İncil'de ilk günahın ve Adem ile Havva'nın hikâyesinin anlatıldığı bölüme referans teşkil eder.

Şarkı yoğunlaştıkça Jeremy'nin hal ve hareketleri giderek eksajere olmaya başlar ve onu büyük bir yangının önünde, Amerikan bayrağına sarılmış bir şekilde, kameraya bakarken gördüğümüz plan ile birlikte işlerin çığrından çıkmaya başladığını anlarız. Final sahnesinde Jeremy üzeri çıplak bir şekilde sınıfa girer, bir beyzbol topunu hocaya doğru atar. Sınıfın önünde durur ve cebinden çıkardığı tabancasını ağzına dayayarak kendi kafasını uçurur (bu sahneden hemen önce Vedder'ın parmağını bir silah gibi doğrultarak kendi şakağına götürdüğü de görülmektedir). Ardından son görüntü olarak muhtemel tüm acımasız hükümlerin ve sert ifadelerin karalandığı o "karatahta"lardan biri, tavandan sarkmış bir şekilde sallanırken gösterilir.

MTV versiyonunda Jeremy'nin intihar ettiği an yer almaz, sadece sınıf arkadaşlarının üzerine sıçrayan kanlar yakın çekimlerle seyirciye gösterilir. Bu kısımda hareket etmeyen öğrenciler yüzünden çoğu hayran, Jeremy'nin kendisini değil sınıf arkadaşlarını öldürdüğüne inanmak istemiştir ama Pellington bunu şiddetle reddeder. Zaten klip boyunca "hareket eden" yagâne insan Jeremy'dir ve diğer herkes bilinçli bir şekilde onun hayatındaki birer tablo gibi sunulmuştur. Dolayısıyla sadece donmuş öğrenci görüntüleri yüzünden böyle bir çıkarım yapmak doğru değildir.

Üzerine daha çok şey yazılabilecek olan video, adeta lanetli bir başyapıttır. Çünkü sonraki yıllarda gerçekleşen kimi "lise katliam" haberlerinde sık sık adı anılmış, hatta 1996 yılında Washington'da gerçekleşen Frontier Junior High School olayında öğretmeni ile iki arkadaşını öldüren 14 yaşındaki Barry Loukaitis, mahkemede direkt olarak videodan etkilendiğini söylemiştir. 1999 yılındaki meşhur Columbine hadisesinden sonra ise MTV ve Vh1 videoyu çok nadiren yayınlamaya başlar.

Şarkılarının birer video olarak hatırlanmasını istemeyen grup üyeleri de, 1998 yılına kadar başka herhangi bir parçalarına video çekmemiştir.

Özetle, 1993 yılında "En iyi müzik videosu" dâhil olmak üzere 4 dalda MTV Müzik Ödülü alan "Jeremy", üzerinden yüz yıl geçse bile sahip olduğu ruh sayesinde her daim canlı ve etkileyici olarak kalacak olağanüstü bir sanat eseri..

Pearl Jam - Jeremy (1992)
Yönetmen: Mark Pellington


22 Eylül 2011 Perşembe

Best albums of 1999 (#1)


1. The Magnetic Fields - 69 Love Songs (10)

Not: Albümleri indirmek için her birinin üzerine tıklayınız. Ölmüş link varsa, yorum kısmında bildiriniz.

20 Eylül 2011 Salı

Dünya spor tarihine geçen bir gün

Fenerbahçe'ye verilen seyircisiz maç oynama cezasının "sadece kadınlar ve -12"ye çevrilmesi, dünya spor tarihinin en olağanüstü günlerinden birine tanıklık etmemizi sağladı. Sadece Maraton ve Fenerium tribünlerinin, o da "alt" katını seyirciye açacağını belirten kulüp bile, kendi seyircisinin bağlılığını, sevgisini ve aidiyetini tahmin edememişti. Ama sayısı maçın hemen başında 41.600 olarak açıklanan seyircinin, oyun devam ettikçe 50 bini bulduğunu hep beraber gözlemledik. Sadece Türkiye'nin ve sadece futbolun değil, dünya spor tarihinin en özel günlerinden biriydi. Fenerbahçe'nin sadece bu ülkenin değil, dünyanın en büyük spor kulübü olduğunu bir kez daha gösteren bir gündü. Hafta boyunca uluslarası tüm tv kanalları bu maçı konuşup bu maçı gösterecek. Onlar da bu güce muktedir kulübe bir kez daha vurgu yapacak. Ne mutlu ki bugünleri de gördük..

Yaşlısı genci, açığı kapalısı binlerce kadına ve çocuğa sonsuz teşekkürler. G.Saray ve Beşiktaş formalıları büyük bir misafirperverlikle aralarına aldıkları için de tebrikler. Daha fazla söze hacet yok.

Kıyıma devam


Sadece Türkiye'nin değil, kulüp olarak Avrupa'nın en büyüğü olma yolunda hızla ilerleyen Fenerbahçe'nin (biz demiyoruz, Fransızlar diyor) önüne her aşamada, her merhalede engeller çıkmaya devam ediyor. Saha dışında yapılanlar ve her hafta rakiplerine çalınan (haksız) penaltılar, çıkmayan (haklı) kırmızı kartlar yetmiyormuş gibi, penaltıları ve golleri engellenen bir Fenerbahçe görüyoruz. 3 haftada verilmeyen penaltı 3, verilmeyen gol 1. Bu şekilde devam ederlerse cemaatin, Bursa'yı şampiyon yaptığı ve her şeyi denemesine rağmen Fenerbahçe'ye yenildiği 2 yılın ardından bu yıl da derinden desteklediği G.Saray mutlu sona ulaşacaktır. Hakemlerin yolu doğru yol yani..

Maçı, daha önce de yazdığım gibi yorumlamayacağım, umrumda bile değil. Derdimiz başka, savaşımız başka, futbolun çok dışında bir şeyler var. Cahiller uyutulmaya devam etsin ama ben uyumayacağım. Sadece 90 dakikanın kendi içinde dünyadan kopup, son düdükten sonra (sonuç ne olursa olsun) gerçeğe döneceğim. Başkan hâlâ içeride, hisselerin hâlâ kime gittiği belli değil, mahkeme süreci devam ediyor, Ülker hâlâ Fenerbahçe'nin sponsoru vs. Sonuç, gerçekten, kimin umrunda?

18 Eylül 2011 Pazar

Beirut - The Rip Tide (2011)


2006 yılının en ilginç ve beklenmedik indie başarılarından biri, Albuquerque doğumlu Zach Condon'ın tek kişilik projesi olarak başlayan Beirut'a aitti. "The Gulag Orkestar" adlı söz konusu albümün zengin muhteviyatında Orta Avrupa Çingene müziklerinden The Decemberists tarzı lo-fi indie-folk'a, psychedelic deneylerden yumuşak pop parçalarına kadar uzanan oldukça zengin bir çeşitlilik görülüyordu. Böyle bir karışımı eline-yüzüne bulaştırmadan, kıvamı tutturarak gerçekleştirmek çok zor olmasına rağmen pek çoklarına göre (ki buna biz de dâhiliz) Condon ve arkadaşları bunu başarmıştı. Bir yıl sonraki "The Flying Club Cup" ilki kadar ilgi görmese de en az onun kadar nitelikli bir albümdü ve grup, bu çalışmanın ardından diskografisinde 4 yıllık bir ara verdi. Uzun zamandır beklenen ve nihayet 30 Ağustos'ta piyasaya çıkan "The Rip Tide" ise kanaatime göre şimdiye kadarki en iyi albümleri..

20'ye yakın enstrümanı tek başına çalabilen Condon'ın bizzat kendi çaldığı nefesliler, akordeon ve ukulele ile dikkat çeken açılıştaki "A Candle's Fire"dan kapanıştaki "Port of Call"a kadar zengin armoniler, dinleyeni hemen yakalayan nefis melodiler ve The Magnetic Fields tarzı olgun bir vokal ile bezeli albümde, Condon'ın doğduğu topraklara saygı duruşunda bulunduğu "Santa Fe" gibi olağanüstü pop şarkıları da var. Sanki Arnavut kaldırımlı bir Doğu Akdeniz köyünün deniz kenarındaki bir kafe'sinde kokteyl içerken yazılmış ve başka bir zamana aitmiş gibi görünen, eli-ayağı fazlasıyla düzgün bir albüm "The Rip Tide".. 8/10

17 Eylül 2011 Cumartesi

Başkan özgür olana kadar..

1983 yılından beri olabilecek en yakın şekilde takip ettiğim Fenerbahçe'nin futbol takımının, geçen sezon ve bu sezonki kadar birbirine kenetlendiğini, bu kadar "takım" olduğunu, bu kadar samimi ve birbirini seven futbolculardan oluştuğunu hiç görmemiştim. Hatta "daha kalitelisini de görmedim" diyeceğim ama bu sezon başında gönderilen oyunculardan sonra takımın total kalitesi düştü. Ama iştah, adanmışlık, özveri ve yürekli oyun kaldığı yerden devam ediyor.

Dün akşamki Antep galibiyeti (hele de Antep'in geçen yılki Kadıköy mücadelesinden sonra) gerçekten de çok önemli ve Aykut Kocaman'ın takım üzerindeki hâkimiyetini net bir şekilde gözler önüne serdi. Andre Santos'un belki yarı kalitesinde olan Ziegler mükemmel bir profesyonel ve görev adamı olduğunu hepimize daha ikinci maçtan gösterirken, Bienvenu sahip olduğu müthiş potansiyelden bir kuple sundu son yarım saatte.. Özellikle bu iki oyuncunun henüz yeni dâhil oldukları bir takımda bu başlangıcı yapması çok olumlu.

Bilica, Caner ve Cristian başta olmak üzere geçen sezonların çok çok üzerine çıkan oyuncuların varlığı başka bir sevinç kaynağı. Fenerbahçe futbol takımı, Türk futbol tarihinde eşi benzeri görülmemiş onur mücadelesini böyle sürdürdükten sonra hangi kümede olduğu, o kümeyi kaçıncı bitirdiği önemli değil. Taraftar onları bağrına basmaya devam edecektir.

Ben de başkan özgür kalana kadar maçlar hakkında sadece böyle önemli bir-iki noktaya değinmeye ya da hiç yazmamaya devam edeceğim. Bu süreçte takımın sahada gösterdiği her olumlu şey, Fenerbahçe'nin suçsuzluğunun daha kuvvetli kanıtları olacaktır.

15 Eylül 2011 Perşembe

Tiyatro mu, Süper Lig mi?

Olağanüstü gelişmelerle biten yazın ardından beklenen oldu ve Süper Lig başladı. Fenerbahçe taraftarı olarak zerre kadar umursamasak da, Digiturk sahibi değilsek ve asla olmayacak olsak da, Fener maç yapıyorsa bir şekilde yolunu bulup seyrediyoruz. Ordu maçını da seyrettik; rakibin daha etkili olduğu, bizim takımın tutuk göründüğü vs. bir ortam vardı ama söz konusu koşullarda "bundan iyisi, Şam'da kayısı" demekten başka çare yok. Futbolcuların, neyin ne olduğunun ve olacağının bu kadar muğlak göründüğü bir durumda ortaya koyduğu performansı öpüp başımıza götürmemiz gerekiyor bence; bu, işin bir boyutu..

İşin asıl önemli boyutu ise içinde bulunduğumuz tiyatro.. 3 Temmuz'dan beri geçen süreçte sadece Altaylı'nın programında TFF başkanına verdiği ayar ile takdirimizi kazanan, onun dışında "darağacında olsak bile, son sözümüz Fenerbahçe" cümlesini bile doğru biçimde söyleyemeyen ve sünepe görüntüsüyle giderek artan bir şekilde nefretimizi kazanan Nihat Özdemir, Ordu maçının ardından tüm taraftarlara "yönetim adına" Ligtv'ye abone olmalarını salık verdi. Hatta bunu bizzat "rica etti, istedi." Eğer bu istek gerçekten de yönetim adına yapıldıysa Fenerbahçe Spor Kulübü'nün, hâl-i hazırda taraftarın sahip olduğu psikolojiden zerre kadar anlamayan bir yönetimi var demektir. Ve eğer durum böyleyse, ayrıca Ligtv aboneliği için dilencilik yapacak bir pozisyona gelindiyse, o kerli ferli adamların hepsinin bir an önce istifa edip o şerefli görevi, gerçekten şerefli bir şekilde yapacak başkalarına bırakmaları da kaçınılmazdır.

Şu anda açık bir şekilde görülüyor ki, iş Türk futbolunu kurtarma operasyonundan, Ligtv'yi kurtarma operasyonuna döndü. Zaten Fener taraftarının iptalleri ile 150 milyon dolar kaybı olduğu söylenen yayıncı kuruluş, öncelikle %100 bir şekilde kendisinin projekte edip dayattığı ve yürürlüğe sokturduğu play-off sistemiyle zararının bir kısmını kurtarma peşine düştü. Ama bu yetmedi, zira Fenerbahçe taraftarlarına yeniden decoder aldırmak gerekiyordu. Bunun için önce "1 yıl taahhütlü" kampanyayı getirdiler, şimdi de normal yayın fiyatına HD yayın satıyorlar. Bunlar da yetmedi, TFF'ye "yargı kararı sezon ortasında çıksa bile cezasının sezon sonunda uygulanacağı" açıklamasını yaptırdı. Yani Fenerbahçelilere şöyle diyorlardı: "Decoder alın, sezon sonuna kadar 35-40 maç oynayacağınızı biz garanti ediyoruz." Tüm bu kepazeliklerin Fenerbahçe camiasına göstermesi gereken şey ise, verilmesi gereken tepkinin sadece bir kısmı verildiğinde bile Fenerbahçe'nin, bu ülke futbolunun eksenini tamamen kaydıracak bir potansiyele sahip olduğunun ortaya çıkmasıdır. Ligdeki diğer tüm kulüpler ve yayıncı kuruluş, bu kadarcık bir tepki ile bile Fenerbahçe'yi kurtarmak için böyle "el pençe divan" duruma geldiyse, yapılması gereken şey mezkur tepkinin dozajının artarak devam ettirilmesidir. Zira Fenerbahçe, hakkı olan ve devlet eliyle gasp edilip kedi-köpeğe peşkeş çekilen şeyleri ancak bu şekilde geri alabilir. "Restine rest ulan" demekten başka bir çare ve bir duruş kalmamıştır. Oysa bizim yönetim ne yapıyor? "Bend over" bir şekilde kendisine hangi rol biçilirse onu ifa ediyor. Biz de onlar için beddua edip o koltuklarda oldukları için utanmaktan başka bir şey yapamıyoruz.

Ama yapabiliriz. Fenerbahçe taraftarı, asla ve asla hiçbir şekilde yayıncı kuruluşa para kazandırmamalı, illâ para verecekse gidip Fenerium vasıtasıyla bizzat kendi kulübüne vermelidir. Taraftar kart daha 275 bin oldu, başkanın koyduğu hedefin çok uzağındayız. Kendisine taraftar diyen, kulübünü sevdiğini iddia eden, cemaatin bu kulübün içine girmesini istemeyen ve nihayet 35 TL verebilecek durumda olan herkes gidip kartını almalı. Bu işin lamı cimi yok. Yönetim artık taraftarın niyetini, saikini ve isteklerini temsil etmekten saptı, bu durumda onları dinlememize gerek de yok. Ayrıca Fenerbahçe taraftarının hangi davranışı gösterdiğinde "gerçek taraftar" olacağını belirlemek ve bunun fermanını vermek Nihat Özdemir gibi bir sünepenin haddine değildir. Bunu özellikle belirtiyorum.

Fenerbahçe bu yıl 80 puan toplayıp play-off hakkı kazandı, orada da şampiyon oldu diyelim.. Sezon sonunda TFF'nin "15 puanın silinmesi cezasına karar verdim" deyip, hem geçen yılki hem de bu yılki şampiyonluğu gasp etmeyeceği ne malum? Ki olacak olan budur, ben size söyleyeyim. TFF'nin tek derdi şu anda yayıncı kuruluşu kurtarmak, Fenerbahçe'nin açtığı davada da mahkûm olmamaktır. TFF'nin, Türk futbolunun, diğer bütün kulüplerin ve yayıncı kuruluşun "varlık sebebi" olan Fenerbahçe, TFF'nin umrunda bile değil. O zaman biz de bu "Süper Lig" isimli tiyatroyu umursamayalım.

Maçları bir şekilde seyredelim, tamam. Neticede sahada "çubuklu" oynuyor ve seyretmekten başka çaremiz yok. Ama Ligtv'ye para kazandırmadan, mevcut abonelikleri de iptal ederek TFF ve diğer kulüpler üzerindeki baskıyı arttırmak lâzım. Yoksa koskoca kulübe göz göre göre istediklerini yapacaklar. Bunu yazın bir yere..

10 Eylül 2011 Cumartesi

Aziz Yıldırım'ın mektubu

Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım, yeni sezon öncesinde, başta Aykut Kocaman olmak üzere futbol takımımızın tüm mensuplarına hitaben bir mektup yazmış. 70 gündür cezaevinde bulunan, psikolojisi ve sağlığı bozulmuş bir insan, şikenin "ş"sine bile bulaşsa bu satırları yazabilir mi, bunu okuyanların takdirine bırakıyorum. Kendinden emin olmasa, sürecin sonunda aklanacağını bilmese bu kadar net olabilir mi? Biz ona inanmaya devam ediyoruz, etmeliyiz. İlk günden beri bunu söylüyorum, Aziz yıldırım'ın o söylenen şeyleri yapacak kadar zekâ özürlü olduğunu sanmıyorum. "Güç yüzünden sapıtmış, pusulası kaymış, aşırı rahatlıktan ve özgüvenden yapmıştır" diyenlere de inanmıyorum.

Mektubun girişi ve son cümleleri de gözlerimizi yaşartıyor bu arada.. Başkana sabır diliyorum, umarım aklanıp en kısa sürede geri döner.

"Sevgili Aykut Kocaman, değerli arkadaşlar, sevgili Fenerbahçeli futbolcu kardeşlerim, değerli evlatlarım,

Yeni sezon öncesinde sizlere başarılar dilemek ve bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim. Tarihin tanıklık ettiği en zorlu, en çekişmeli futbol sezonlarından bir tanesini alnınızın akıyla şampiyon olarak tamamladınız. Tüm önemli rakiplerinizi son dakikaya kadar gidip gelen, nefes kesen maçların ardından yeşil sahada mağlup ettiniz. Dünya Futbol Tarihinde eşine ender rastlanan bir şekilde, beş yılda iki kere, son maçlarda kaçırdığımız şampiyonlukların ardından, yine son saniyesine kadar büyük çekişmeye sahne olan son maçımızın son düdüğüyle birlikte şampiyon olarak, tüm camiamızı sevince boğdunuz. Sizlerle gurur duyuyoruz.

Golleriyle asistleriyle olduğu kadar saha dışındaki davranışlarıyla örnek bir kaptan olan sevgili Alex’ten, Aykut hocamızın kendisine şans verdiği zamanlarda, yüzündeki "heyecanlı tebessümüyle" görevini yerine getirmeye çalışan Gökay kardeşinize kadar, tek tek, hepinizle gurur duyuyoruz.

Sevgili hocamız Aykut Kocaman ile ve ekibiyle gurur duyuyoruz.

Taraflı tarafsız herkesin şahit olduğu, tüm spor camiasının, tribünleri dolduran on binlerin gözleri önünde gerçekleşen şampiyonluğumuzun ardından, hiç hak etmediğimiz bir süreci hep birlikte yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz. Şunu çok iyi biliyorum ki, şampiyonluğunuza, emeğinize göz dikenler sizleri kalbinizden yaraladı. Sahada kazandığınızı başka yerlerde geri almaya çalışanlara karşı sessiz bir isyan içindesiniz. Kırgınlığınız, kızgınlığınız belki de yıllarca hiç geçmeyecek.
Ama şunu da biliyorum: Sizler Fenerbahçe’nin futbolcularısınız. Şartlar ne olursa olsun yine çubuklu formalarınızı giyecek, yine mabedimize çıkacak, yine milyonları sevindirecek, yine hepimizi sokağa dökeceksiniz.

Mazinizde bir tarih yattığını unutmayın ve hiç merak etmeyin, emeğimizi ve sahada ortaya koyduğumuz mücadeleyi görmeyenler bu soruşturmanın sonunda tüm camiamızdan ve sizlerden özür dileyecektir.

Fenerbahçelilik bir sevdadır..

Ve bu sevda dünya var oldukça devam edecektir. Sizlere bir kez daha başarılar diliyor, alınlarınızdan öpüyorum.

AZİZ YILDIRIM
FENERBAHÇE SPOR KULÜBÜ BAŞKANI"

9 Eylül 2011 Cuma

Best Music Videos Ever #12: Freedom '90

Naçiz kanaatime göre tüm zamanların en iyi birkaç pop şarkısından biri olan bu müthiş klasiğin, aynı zamanda kendi kalibresinde bir videosu var. Genç Hollywood dehası David Fincher'ın sayısız harikasından biri olan videoda George Michael'ın kendisi hiç görünmezken, dönemin ünlü süpermodelleri Cindy Crawford, Naomi Campbell, Linda Evangelista, Christy Turlington ve Tatjana Patitz, 3 erkek modelle birlikte şarkının sözlerine playback yapıyor. Videonun genel anlamda tarzı ve görsel atmosferi, kameranın (Jeff Cronenweth tarafından) dinamik bir şekilde kullanılışı, ortaya çıkan resimler vs. harikulade ama en önemli özelliği, bir magazin notu.. O dönemlerde "Faith"in klibinde yer alan ve adeta George Michael ile özdeşleşen 3 şey burada yok ediliyor: Deri ceketi yanıyor, gitar parçalanıyor ve jukebox patlıyor. Bu görüntüler aynı zamanda Michael'ın, zirveden başlayan kariyerinin sonraki yıllarda gideceği yolu da bir anlamda sembolize ediyor. Tek kelimeyle olağanüstü..

George Michael - Freedom '90 (1990)
Yönetmen: David Fincher


8 Eylül 2011 Perşembe

Aklınıza, yüreğinize sağlık


Leman'ın, süregiden kepaze soruşturma ile ilgili muhteşem dokunuşu..

6 Eylül 2011 Salı

Kaptan!


Şu adama zamanında "sinsi" diye yazan ellerim kırılsaydı da, onları yazamasaydım :) Bienvenu'ye "bienvenu" diyor geminin kaptanı, daha güzel bir kare olamazdı..

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Yönetim ne yapıyor?

Son 10 gündür Fenerbahçe'nin, Şampiyonlar Ligi'nde oynama hakkı elinden alındığı ve buradan beklenen 25 milyon euro'yu bir anda kaybettiği (ve ayrıca birtakım sponsorlarla anlaşmalar yenilenmediği) için maddî bir darboğaza girdiği/gireceği söyleniyor. Yönetimin de bu yargıyı doğrularcasına sapır-sapır adam gönderdiğini görünce bir kez daha taraftar olarak "neler oluyor?" diye düşünmeye başlıyoruz.

Fenerbahçe ilk kez Avrupa kupalarının dışında kalmıyor, hatta yakın tarihte Mustafa Denizli ve Daum'un ilk sezonlarında da sadece Türkiye Ligi'nde oynamış ve şampiyon olmuştu. Ve her iki sezonda da transfere inanılmaz paralar harcanabilmişti (Denizli zamanında tam 74 milyon dolar). Bu sezon ise kulüp, herhangi bir ceza alacağından bihaber olmasına rağmen sadece belirli mevkilere rotasyon amaçlı nokta transferler yaptı. İlk 11'de direkt oynayacak hiçbir adam alınmadı, üstelik kulüp tarihinin ekonomik olarak en rahat dönemlerinden birini yaşıyorken..

Avrupa'dan men edilmenin ardından ise zaten taraftarın transfer bekleyeceği bir durum ortadan kalktı, "eldekilerin muhafaza edilmesi" en önemli transfer hamlesi olarak görünmeye başlandı. Kulübün Şampiyonlar Ligi'den gelecek 25 milyon euro'yu kaybetmesi ise dışarıdan bakan herhangi bir göz için çok fazla sorun teşkil edecek bir durum değildi. Zira örneğin taraftarlar Türk spor tarihinde (hatta Türkiye sosyal tarihinde) eşi-benzeri görülmemiş bir dayanışma ile kombine ve merchandize ürünlere akın ederken, kulübüne ekstra kaynak yaratabilmek için adeta canını dişine taktı. Ama yöneticiler taraftarlara hiçbir açıklama yapmadan, "yabancılar dâhil bütün oyuncular burada kalmak istiyor" diye söylemiş olmalarına rağmen bir anda teker teker en önemli oyuncularını elden çıkarmaya başladı. Önce Emenike gitti, akabinde Lugano ve son olarak bugün de Andre Santos.. Bu oyuncuların neden satıldığını kimse bilmiyor. Madem oyuncuların kendisi kalmak istiyor, o zaman yönetim kendi isteğiyle bunları gönderiyor demektir. Peki neden? Bir alt lige düşmeyeceğimizden bu kadar emin olan ve "alnımız açık" diyen yöneticilerimiz, sadece 25 milyon euro'luk bir cari sapma yüzünden mi kulüp tarihinin en iyi kadrosunu dağıtıyor? Fenerbahçe taraftarı sadece 2-3 günde 50 bin kart alarak, desteğinin potansiyeli konusunda yeterli ışığı yakmadı mı? Eğer yakmadıysa, destek yetmediyse çıkıp bunu da söylemeleri lâzım ama içlerinden birini ara ki, bulasın.. Böyle susarak ne yaptığını sanıyorlar, anlamak, akıl erdirmek mümkün değil..

Bu tavrın "küme düşeceğimizden yöneticilerimiz emin" gibi bir yargıdan başka bir şey akla getirmediğini hiçbirisi görmüyor mu?

Lugano dünyanın en iyi stoperlerinden biri olan, müthiş bir karakterdi. Üst üste bir yıl arayla Dünya Kupası'nda üçüncü, Copa America'da da şampiyon olan bir takımın kaptanı ve piyasa değeri (31 yaşında) 14 milyon euro eden bir oyuncuydu. Böyle bir adam bırakılır mı? Andre Santos da bana göre dünyanın en iyi 10 sol bekinden biri, bunu Türkiye'de göremeyen herkesin de Arsenal forması altında göreceğinden eminim. Hadi Lugano'nun serbest kalma bedeli vardı ve özel olarak ikna edilmesi gerekiyordu diyelim, Santos gibi bir oyuncu 7 milyona bırakılır mı arkadaş? Ondan asla daha iyi bir oyuncu olmayan Coéntrao 30 milyona transfer yaparken Andre Santos'un (daha az göz önünde olduğu için ihtiyatlı davransak bile) en az 15 milyon etmesi gerekiyor. Gökhan'ın olduğundan daha değersiz bir oyuncu değil, Gökhan için 15 istenirken Santos'u 7'ye bırakmak resmen kulübünü satmak bana göre..

Sırada başka oyuncular da olabilir, özellikle Stoch'un talipleri varmış. Onun gidişine Lugano ve Andre Santos'tan daha az üzülürüm ama yine üzülürüm. Biz ayda örneğin 2 bin lira kazanırken ve bunun "en az" onda birini üç aydır her ay kulübe verirken yöneticiler ne yapıyor? 15 tanesi birden bizim gibi her ay, aylık kişisel gelirinin onda birini kulübe verse ya? Mesela sadece yöneticilerin alabileceği 15 tane anahtarlık yapılsa, Fenerbahçe logolu falan.. Her birinin 500 bin euro değeri olsa ve yöneticilerimiz, o zengin iş adamları bunlardan birer tane alsa? Fenerbahçe'nin taraftarı gerekirse borçlanarak bile olsa kulübüne destek verir, ben mesela 1 yıl boyunca her ay maaşımın sekizde birini kulübün gösterdiği herhangi bir hesaba yatırmaya hazırım. Ama yöneticiler ne yapıyor kardeşim? Kulübü televizyonda celebrity'lerin şovlarıyla bağış organizasyonlarına sokacağınıza elinizi cebinize sokun önce.. Bu kulüp "yöneticiden para alma" devirlerini geçti eyvallah da, durum seferberlik durumu.. Traşı kesiniz..

Fenerbahçe yönetimi, bütün bu olaylar geçip gittiğinde bile unutulmayacak hatalar yaptı bu süreçte, yapmaya devam ediyor. Biz de bunları yazıyoruz bir kenara, bu günler atlatılınca hesabını soracağız, sormalıyız..

The Stone Roses - Second Coming (1994)



The Stone Roses'ın 1989'da yayımladığı self-titled debut'su, bu blogun yazarına göre "tüm zamanların en iyi 100 albümü" listesinde 1. sırada bulunuyor. Evet, Ali Ece ile birlikte ülke sathında bu yargıda olan tek insan muhtemelen bendenizim ama bu blogun misyonlarından bir tanesi, takip edenlerin de bileceği üzere (çoğunlukla) "underrated" çalışmalara yer verip, mümkünse gözden kaçan kıymetlerine selam durmak. İşbu yüzden benim için The Stone Roses söz konusu olduğunda ilk albümdense, uzun (5 yıl) bir bekleyişin ardından genel olarak hayal kırıklığı ile karşılanan bu ikinci ve son albümlerine daha önce yer vermek çok daha anlamlı olur kanaatindeyim.


"Second Coming"in erdemlerini saymaya nereden başlamalı? Bir kere, siftahını tüm zamanların en iyi albümlerinden biriyle yapmış (ve Madchester akımının ateşleyicisi olmuş) bir grubun, ikinci işleri için 5 yıl beklemesi, yakaladığı popülarite vesilesiyle "parsayı toplamayı" düşünmemesi inanılmaz bir olay. İkincisi, grubun, aradan uzun bir zaman geçmiş olsa bile ilk albümden sound olarak bu kadar farklı bir şey denemesi, başarıyı getiren (ve patenti kendilerinde bulunan) formüle sırtını çevirmesi de çok büyük bir erdem. Sonuçta kendini tekrar eden ve hayranlarının da bu durumdan gayet memnun olduğu çok sayıda grup mevcut, ki bunların başında Oasis'i sayabiliriz. Hatta, çekirdek dinleyicilerin "şirazeden çıkıldığı" zaman tepki verdikleri de, müzik endüstrisinde sık görünen bir durum.. Metallica "Load"u yaptığı zaman hayranları çok büyük tepki göstermiş, bunun üzerine onlar da ne kadar ilke yoksunu olduklarını kanıtlayarak alelacele "Reload"u kotarmış ve söz konusu hayranların "gönlünü almaya" çalışmıştı, hatırlayınız. Bu ve benzeri örnekleri düşününce The Stone Roses'ın ne kadar büyük bir grup olduğu, kendini her albümde yenilemeye çalıştığı, içinden ne geçiyorsa onu yaptığı ve gerisini umursamadığı net bir şekilde görülüyor.


Bunların yanı sıra, "Second Coming"in, piyasaya sürüldüğü 1994 yılının müzikal konjonktürü açısından da çok farklı bir yerde durduğunu söylemek lâzım. Hatırlayacak olursak o dönem Britanya, Suede'in başını çektiği, Pulp, Oasis, Blur, Radiohead gibi grupların da hakkını fazlasıyla vererek iştirak ettiği Britpop akımının etkisindeydi. Okyanusun öte yanında ise Madchester'ın cenaze namazını kıldıran ve Nirvana ile Soundgarden'ın elebaşısı olduğu Grunge akımı almış başını gidiyordu. Boston menşeli gruplar (Belly, Throwing Muses, The Lemonheads vs.) bir grup, Bristol çıkışlı Massive Attack, Portsihead, Tricky gibi isimler başka bir gruptu. İşte The Stone Roses öyle bir konjonktür içinde, bu akımların ve diğer popüler müziklerin hiçbirine yüz vermeyen, blues tınılarının hakim olduğu gitar ağırlıklı acayip bir albüme imza atmıştı. Dolayısıyla grubun tıpkı 1989'daki gibi avant-garde (öncü) bir topluluk olduğunu bir kez daha gösteren "Second Coming", başyapıt denebilecek bir albümde bulunması gereken tüm (müzik dışı) erdemlere sahip, önce bunu bir yere koyalım.


Peki müzikal olarak ne diyebiliriz? Her şeyden önce Ian Brown'un vokallerinin, ilk işlerine göre çok daha arka planda olduğunu, sahnenin çoğunlukla John Squire'ın inanılmaz gitar riff'lerine ve Mani'nin bass grove'larına bırakıldığını belirtmeliyiz. Ve rahatlıkla söylenebilir ki, bir kez dinleyenin aklından zor çıkacak çok sayıda klasik şarkı var albümde. Müzik tarihinde özel bir yerde duran, kolay kolay taklit edilemeyecek (nitekim hiç kimse etmedi), kendine has bir ruh hâli olan bu eşsiz albüm, pop/rock dinleyen her müzikseverin arşivinde bulunmalı.. 10/10


28 Ağustos 2011 Pazar

Fenerbahçe taraftarı oyunu bozdu

3 Temmuz tarihinden beri yazıp söylediğimiz şeyleri, OdaTV ekibi kısa bir makalede toplamış. Aynen kopyalıyorum:

Fenerbahçe yönetim kurulu üyelerinin, takımın teknik grubu ve futbolcularıyla yaptığı toplantıdan sonra, Ali Koç basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. Konuşmasını bitirirken şöyle dedi: “Gizli bir soruşturmanın medyada sürekli yer almasını açıklamak zor. Aziz Yıldırım'ın silahlı terör örgütüyle ne ilgisi olabilir?” Bu iki cümle, aslında Fenerbahçe'ye ne yapıldığını kulüp yönetiminin net olarak bildiğini açıklıyor.

Soruşturmanın gizliliğini Beşiktaş'taki özel yetkili mahkemenin mi, polislerin mi ya da ikisinin birden mi ihlal ettiği hep konuşulan bir konu. Kim yaparsa yapsın, yapılan sızdırmanın amacının, dava soruşturma aşamasındayken kişileri itibarsızlaştırmak olduğu sır değil. Ergenekon, Balyoz vb. davalarda bunu defalarca gördük. Aynı taktik-tezgâh Fenerbahçe'ye yapıldı. Devreye cemaatçi polis muhabirleri sokuldu. “Haber” yaptıkları yetmiyormuş gibi Tv Tv dolaştılar. Yazdık ya, bu oyun hep oynandı. Ve...

Şike soruşturmasının Asliye Ceza Mahkemeleri'nin görev alanına girmesi gerekirken, sağdan soldan bulunan silahlarla ortaya silahlı bir terör örgütü çıkarılıverdi. Aynı Hanefi Avcı'nın Devrimci Karargâh Örgütü davasına dâhil edilmesi gibi! Evet, birileri “dosyanın” Beşiktaş'taki özel yetkili mahkemeye gitmesini özel olarak istemişti. Tezgâh konusunda kimin bir tereddütü olabilir ki? Amaç, Aziz Yıldırım'ı diri diri cezaevine gömmekti.

Fenerbahçe taraftarı, bu karanlık planın farkına vardı. Oyun, apaçık ortadaydı. Çekirge Ergenekon'la, Balyoz'la iki kez sıçramıştı. Fakat Fenerbahçe tezgâhıyla sıçrayamadı. Ve...

Şike tezgâhı sessizce halledilip, Fenerbahçe'ye yeni bir başkan getirilerek çözümlenecekti. Yapamadılar. Taraftar oyunu bozdu. Mesele çok büyüdü. Öyle ki işin içine UEFA girince sorun çözülemez hale geldi. Olan Türkiye Futbol Federasyonu'na oldu, artık futbolu yönetemeyecek bir noktadalar.

Sevindirici olan ise soruşturmanın gizliliğini ihlal eden polis-savcı-gazeteci saç ayağının Fenerbahçe operasyonuyla iyice ortaya çıkmasıdır. Ali Koç'un sözleri açıktır. Anlayana...

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Güle güle cesur yürek..

Diego Lugano yüzüncü yılımızda 7.5 milyon euro bonservis bedeliyle Sao Paolo'dan transfer edilmişti. Kıtalararası Kupa finalinde Liverpool karşısındaki olağanüstü performansı yüzünden Kırmızılar'ın da ilgisini çeken ama o muradına eremeyen Uruguay kaptanı, Fenerbahçe'de geçirdiği 5 sezon boyunca özverili, cesur, gözünü budaktan sakınmayan ve tüm takım arkadaşlarını ateşleyen oyun yapısıyla bu sporu gerçekten seven herkesin takdirini kazandı. Uluslararası futbol piyasasında çok değerli bir isim olduğu için her sezon onunla ilgili transfer spekülasyonları yapıldı, doğrusu bu ya, o da daha büyük Avrupa takımlarında oynamak isterdi ama Türkiye'de aldığı inanılmaz ücret nedeniyle her seferinde Fenerbahçe'de kaldı. Ama yine her seferinde hiçbir şey olmamış gibi terinin son damlasına kadar akıtmaya devam etti.

Türkiye başbakanının bizzat yürüttüğü "Aziz Yıldırım'ı bitirme ve Fenerbahçe'nin içine cemaati sokma" operasyonu sonucu kulübün Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkı gasp edilince Lugano da çareyi gitmekte buldu. Zaten bir savunmacı için oldukça fazla olan 2.5 milyonluk ücreti de bu dakikadan itibaren Fenerbahçe için külfet teşkil ederdi.

PSG'de geleceğin yıldızı Sakho ile ikili olarak oynayacak, Camara'dan formayı alacaktır. Oynadığı her takımın taraftarlarının sevgilisi olmasına hiç şaşırmadığımız bu güzel adam, bu büyük karakter, umarız orada çok başarılı olur. Olacağına hiç şüphemiz yok zaten ama yine de dileklerimizi esirgemeyelim.

Bu transferle ilgili 2 şey daha var. Birincisi, rakip takım taraftarları Lugano'nun sertliğinden şikayet etse de hep onun gibi bir savunmacıları olsun diye gıptayla baktı kendisine. Çünkü Lugano sert, kasıtlı faul yapabilen, ara sıra kendini kaybeden bir oyuncu olsa da en önemli özelliği asla "namert" bir oyuncu olmamasıydı. Bu yüzden onu herkes seviyor. Rakibine basacaksa hakemin gözü önünde basan gerçek bir erkek o.. Zaten en büyük Fenerbahçe düşmanlarından Hıncal Uluç bile ona hayranlığını bir yazı ile belirtmişti. O yazı burada..

İkincisi ve daha önemlisi, Lugano'nun gidiş nedeni Türkiye'de cemaat tarafından yürütülen bu yüz karası operasyon ve onların Uefa'yı yanlış bilgilendirmesi sonucu Fenerbahçe'nin Avrupa'da oynama hakkının gasp edilmesidir. Onurlu, şerefli, haysiyetli Fenerbahçe taraftarları, Lugano'nun Tayyip Erdoğan ve cemaat yüzünden bu takımdan koptuğunu hiç aklından çıkarmasın..

25 Ağustos 2011 Perşembe

Bu oyunda yokuz, olamayız

Recep Tayyip Erdoğan tarafından 3 Temmuz 2011 tarihinde başlatılan ve onun emirleri doğrultusunda devam eden şike soruşturması, dün en rezil gününü yaşadı, zaten aşağıda konuştuk. Görünen o ki Erdoğan, Aziz Yıldırım'ı bitirene kadar bu kepazeliğe devam edecek ve her şeyi göze almış durumda. Zaten, zamanında hapse girmesine sebep olan şiiri, 12 Haziran seçimlerinin akabinde meclis kürsüsünden bağıra bağıra okuması "en el hak" demenin bir başka yoluydu. Yani diyor ki, "g.tü yiyen varsa gelsin şimdi alsın beni".. Bu ülkede medya, yasama, yürütme, yargı, TFF, onun disiplin kurulu ve az önceki kararla görüldüğü üzere Tahkim Kurulu da Erdoğan'ın emirleriyle iş görüyor. Dolayısıyla Fenerbahçe hakkını uluslararası platformlarda aramaya mecbur. CAS yolu açık, orada da Fetonun etkinliği yoktur diye ümit edip oraya müracat ederek neticeyi bekleyeceğiz. Şampiyonlar Ligi'nde ise onursuz, gurursuz, leş kargası, ezik, zavallı bir takım oynayacak.

Domestik mecraya gelirsek, Fenerbahçe bu ligde sadece ve sadece para yüzünden isteniyor, bu artık kesin. Yayıncı kuruluş son 1.5 aydaki iptaller yüzünden 140 milyon dolar zarar ettiğini kulüplere bir sunum ile izah etti. Demirören gibi ülkenin bir numaralı Fenerbahçe düşmanı bile decoder alarak bu zor dönemin atlatılmasına yardımcı olunması için yalvardı. Fener taraftarının yapması gereken ise bunun tam tersi yönde ilerleyip sadece ligtv değil, tüm digiturk kutusunu iade etmektir. Taraftar olup da başlayacak olan o ligi (tiyatroyu) izleyen kişi dünyanın en şerefsiz, en karaktersiz insanıdır.

Kulüpte ise olağanüstü kongre görünüyor. Yönetim değişirse yeni yönetimin, değişmezse mevcut yönetimin yapması gereken tek bir şey var: bu ligde oynamamak. Bunun için ligden çekilmek inanılmaz derecede aptalca bir yol, zira o durumda en alt ligden başlamak gibi meşakkatli bir süreç var (öyle deniyor). Akıllıca olanı ise şu: Bir takım, talimatlara göre bir sezonda iki kez hükmen yenik sayılırsa otomatikman ligden düşüyor. Fenerbahçe seçim sürecine girmezse hemen ilk iki hafta, eğer seçim olursa yeni yönetimin gelişinin ilk iki haftası maçlara çıkmayarak hükmen 3-0 yenilmeli ve küme düşmeli. Bunu yapacağını da el altından söylemeli ki, taraftarlar yayıncı kuruluşa "Fener nasıl olsa lige başlıyor" diyerek taahhüt falan vermesinler.

Eğer Fenerbahçe bu şerefsiz federasyonun ve düzenin liginde hiçbir şey olmamış gibi oynarsa, taraftar o stadı yakar. Gelen takım oradan çıkamaz ve önünde sonunda mutlaka kan dökülür. Bugün ben, üniversite okumuş, lisan bilen aklı başında bir adam, uluorta Trabzon'da Şampiyonlar Ligi için horon tepen o. evlatlarına söverken aynı ortamda ilk kez gördüğüm biri tepki gösterdi. Meğer Trabzonluymuş. Eğer münakaşa devam etse ikimizden biri diğerini muhtemelen öldürecekti ama çevredekiler araya girdi. Milyonlarca Fener taraftarı şu anda bu durumda ve Olympiakos Volou taraftarları nasıl PASOK binasına saldırdıysa, benzer eylemler yakındır. Her şey daha yeni başladı. Gidilecek çok yol var. Planlı, programlı ve ne yaptığını bilir olmak şart. Hepimizin gazası mübarek olsun.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Fenerbahçe bu, hep buydu..

Selahattin Duman'ın "Fenerbahçe'nin Gizli Tarihi" isimli çalışmasından alıntı yapan bir Fenerli kardeşimizin yazısını okumanın tam zamanı.. Fenerbahçe taraftarı olmamın nedeni olan Altınordu olayını bilmeyen varsa sonuna kadar okusun, Fenerbahçe ailesinin nelere muktedir olduğunu tekrar görsün.

---

Futbol tarihimiz, Fenerbahçe'nin her başarılı olduğu dönemde, başkan ve yöneticilerinin kimlik ve kişilikleri ne olursa olsun, aynı kitle tarafından birleşik komplolara maruz kaldığını bize göstermektedir. Fenerbahçemiz bir yandan spor sahalarında rakipleriyle mücadele ederken, diğer yandan da rakiplerinin masabaşı oyunlarıyla da uğraşmak zorunda bırakılmıştır..

Fenerbahçe Spor Kulübü’nün tarihine baktığımızda, kuruluş yıllarından itibaren ne denli kuvvetli bir takım olacağı anlaşılmış, özellikle de İstanbul’un işgal yılları sırasında işgal güçleri takımları ile yaptığı maçlar sonucu da popularitesi en üst seviyeye çıkarak, halkının, kendi içinden doğmuş olan bu saf ve dürüst spor yuvasını büyük bir muhabbetle bağrına basmasına sebep olmuştur. Düşman çizmeleri altındaki İstanbul’da, ulusal duygularla yoğrulmuş, engelleri yenmede kararlı, inançla şahlanmış bir okumuş gençler grubu ki kadronun tüm elemanları başta Askeri Tıbbiye olarak, Eczacı, Dişçi, Veteriner, Güzel Sanatlar Akademisi ve Fen Fakültesini ya bitirmiş ya da bitirecek olan bireylerdir. Aydın futbolcular topluluğu olan Fenerbahçe Spor Kulübü’nün o yıllarda başlayan “ülkelerine kendilerini sevdirip halka bağlanması”, ne mutlu bizleredir ki, halkla kulüp arasında ki bu çözülemez sevgi ve muhabbet bağını yaklaşık 100 yıldır sürdürmektedir.

Dünyanın her yerinde ki benzer durumlarda sıkça yaşandığı gibi, Fenerbahçe yuvasına halkın bu aşırı ilgi muhabbet ve bağlılığı, diğer rakipleri tarafından zaman içinde tabiidir ki kıskanılmıştır. Rakibinden geri kalma sonucu doğan ezilmişlik ile gelen bu kıskançlıkların ilk örneği, Talat Paşa'nın kurduğu Altınordu'nun Fenerbahçemizin şampiyon kadrosunun en başarılı futbolcularını traansfer etmesidir.

ALTINORDU VAKASI

Talat Paşa... Osmanlı İmparatorluğunu kimseye sorup danışmadan Birinci Dünya Savaşı'na sokan İttihatçı üç paşadan biri. Tam bir taktisyen. Talat Paşa'nın arkasında Enver'in, Cemal Paşa'nın olduğu gibi bir askeri güç yok. Selanik'te gezici posta memuru olarak başladığı çalışma hayatı sonunda Posta şefliğine yükselmiş bir sivil. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yöneticilerinden biri olarak, İkinci Meşrutiyet döneminde iktidar ortağı olmuş. Önce İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturmuş. Ardından da sadrazamlık makamına, yani bugünün diliyle "başbakanlığa" yükselmiş...

Talat Paşa'nın en yakın adamlarından biri ise dönemin İaşe Nazırı Kara Kemal. Talat Paşa her sırrını sadece Kara Kemal ile paylaşıyor. Onun aracılığı ile "esnaf birliği gibi, dernek gibi" sivil örgütler kurup, askere karşı bir denge kurmaya çalışıyorlardı. İşte halkın Fenerbahçemize gösterdiği aşırı sevgiyi ilk fark eden bu Kara Kemal'dir ve bu tesbiti yapar yapmaz Talat Paşa'ya "Ahalinin futbola merakını görüyorsun. Sen de futbol ile ilgilen. Bir kulüp kuralım, başına geç." demiştir. Aslında en ideali Talat Paşa'nın Fenerbahçemize başkan olmasıdır. Lakin bu iş kolay değildir. Çünkü Fenerbahçe artık üzerinde kolay oyun oynanamayacak bir camia olmuştur ve kulübümüzün başında bir saraylı, şehzade Osman efendi vardır. Ve Fenerbahçe'nin "fahri başkanı" ilan edilmiştir.

ALTINORDU OLAYI

Talat Paşa, sarayla sürtüşmeyi göze alamadığından başka bir çare bulur. Türklerle, İngilizlerin kurduğu Progress International takımının başına geçer, adını da Altınordu olarak değiştirir. Renkleri kırmızı-lacivert olan takımın isim babası da Ziya Gökalp’tir. Futbola ilgi gösteren biri olarak Talat Paşa, dönemin seçkinleri tarafından takdir edilmekten memnundur. Ancak Talat Paşa’nın bu hevesini Fenerbahçemiz kursağında bırakır. Paşanın tüm gayretlerine rağmen, Altınordu 1913-1914 sezonunu ikinci olarak bitirir. Şampiyon ise 10 maçta hiç yenilmeyen, 36 gol atıp, sadece 6 gol yiyen Fenerbahçemizdir.

Fenerbahçemizin şampiyonluğu aslında çok sakin bir adam olan Talat Paşa’yı kızdırmaktadır. Yakın arkadaşı ve sırdaşı Kara Kemal ile bu soruna bir çare düşünürler ve bulurlar da... Kendi kendilerine şu soruyu sordular; “şampiyon kim? Fenerbahçe, öyleyse en iyi futbolcular da Fenerbahçe’deydi.. Demek ki çözüm, bu futbolcuları Fenerbahçe’den almaktan geçiyordu..

FENERBAHÇELİLERE CEPHE YOLU GÖRÜNDÜ

O dönemde transfer enstrümanları iş, memuriyet, askere gitmeme, öğrenciye para yardımıydı.. Dünya Savaşı döneminde devlet eli, kolu sağlam herkesi askere almaktadır.. İşte tam o günlerde bir haber bomba etkisi yarattı. Altınordu’da oynayan veya transfer olan futbolcular askerlik hizmetinden muaf tutulacaklardı. Fenerbahçemize karşı ilk komplo böyle kurulmuş, Talat Paşa Fenerbahçemizden istediklerini koparıp son derece kuvvetli bir kadro kurmuştu. Spor tarihçiliğinin önemli isimlerinden Ergun Hiçyılmaz bu olayı şöyle değerlendiriyor; “... İstanbul şampiyonluğunu ele geçiren ve kısa zamanda gücünü gösteren Fenerbahçe tam yedi fire vermişti. Altınordu bu ünlü futbolculara sadece kesenin ağzını açmakla kalmamış, kulübe gidenlerin İstanbul’da masa başında askerlik yapmalarına da olanak tanımıştı. Devlet Altınordu’nun, Altınordu da devletin içindeydi. İkisini birbirine siyaset kaynaştırıyordu. Fenerbahçelilere cephe yolu görünmüştü.”

“BU VATAN BİZİMDİR, ALTINORDU SİZİN OLSUN”

Altınordu ile anlaşan ve Fenerbahçe’den ayrılmaya karar veren başta Otomil Nuri olmak üzere toplam 7 futbolcu kulüp binasına gelip, geleneklere uygun olarak Kaptan'dan izin isterler. Uzun boylu, adaleli, sırım gibi bir adam olan Galip Bey, aralarında Bombacı Bekir'in de bulunduğu futbolcu arkadaşlarının yüzüne buz gibi bir ifade ile bakar. Nice zaferleri birlikte paylaşmış, nice gol sevincini kutlarken terleri birbirlerine karışmıştır. Ama şimdi yol ayrımına gelmişlerdir. Havada sinek uçsa kanadının sesinin duyulacağı bir sessizlik hakimdir ortama. Hayatında kimseye boyun eğmemiş ve düşündüğünü söylemekten çekinmemiş biri olan Kulaksız Galip'in sözleri tokat gibi düşer odaya. "Ne siz, ne de sizlerin paşaları bu kulübü yıkamayacak. Sizler ve sizler gibilerin üç kuruşluk menfaate eğilen karakterleri ile bu kulüp yaşayacaksa ölsün daha iyi. Ağabeylerimiz ve bizler, bu kulübü sizin gibi alçaklara payanda olsun diye kurmadık. Haydi şimdi gidin ve askerliklerinizi Altınordu'nun gölgesinde, saray masalarında yapın. Bu vatan bizimdir, Altınordu sizin olsun..."

YENİ BIR TAKIM

Allahtan Fenerbahçe'nin yönetiminde Elkatip Mustafa Bey vardı. Hani Fenerbahçemiz ile Üsküdar Pazaryolu takımlarının birleşmeyi konuştukları günlerden kalan Mustafa Bey. Ayetullah Bey'in "Fenerbahçe ben demektir" diye elini masaya vurup da isim değişikliğini reddettiği toplantıdan geriye kalan o büyük şahsiyet.. Üsküdar adına geldiği bu toplantıdan arkadaşları öfkeyle çıkarken o "Fenerbahçeli" olmaya karar verip, kulüp binasında kalmış. Böylece camiamız Elkatip Mustafa Beyi kazanmıştı. Kadrosu yıkılan ve darmadağın olan Fenerbahçemizi girdiği bunalımdan Elkatip Mustafa Bey ile Saint Joseph'in Türkçe muallimi Emin Bey kurtarır.

Bu ikili Saint Joseph'te ayağı topa değen kim varsa Fenerbahçemize getirmişler. Mahalle aralarını bıkmadan usanmadan tarayıp "buldukları her yeteneği" kapmışlar. Fenerbahçemize bir ikinci takım kurduktan başka üçüncü ve dördüncü takımları da kurmuşlardı. Yaş ortalaması 15 olan bu üçüncü takım Fenerbahçemizi zaferden zafere taşırken, kadromuza da Zeki Rıza Sporel ve Alaattin Baydar gibi unutulmaz yıldızları kazandıracaktır.

KUTSAL İTTİFAK İŞ BAŞINDA

Mevcut Lig statüsü İstanbul Ligi’nin altı takım arasında yapılmasını öngörüyordu. Savaş yüzünden yabancı takımlar sahalardan yok olmuştu. Bu şartlarda, o zamanki kutsal ittifakın yani G.Saray ile Altınordu’nun başı çektiği “İstanbul Futbol Birliği” kuruldu ve Fenerbahçemiz de davet edildi. Altınordu’nun en iyi futbolcularını transfer etmesi yüzünden zor durumda olan ve olası kötü sonuçlardan çekinen yönetimimiz bu davete olumsuz yanıt verdi. Ancak üçüncü takımımızdan alınan takviye oyuncularımızın gidenleri aratmayacağı, hatta onlardan üstün olduğu anlaşılınca durum değişti. Futbol Birliği’ne başvuran yöneticilerimiz lige katılmak istediler. Ancak ittifak gene bizden çekindi, G.Saray ve Altınordu İtiraz etti. Lige katılmamızı engellediler.

Yöneticilerimiz bu redde radikal bir cevap verdiler. Futbol Ligi’ne kabul edilmeyen diğer İstanbul takımlarını örgütleyip, “İstanbul Şampiyonlar Ligini” kurdular. Bu lige Fenerbahçemizden başka, Darüşşafaka, Türk İdman Ocağı, Hilal ve Darülmuallim’in takımları katıldılar. Fenerbahçemiz hiç yenilmeden ve tek puan bile kaybetmeden, 27 gol atıp, 5 gol yiyerek şampiyon oldu. Ayrıca yapılan özel maçların tamamını kazandı. Kadromuzda Zeki Bey golcülüğü, Alaattin Bey de çalımcılığı ile dikkat çekiyordu.

GERÇEK ŞAMPİYON

Diğer ligde ise G.Saray şampiyon olurken, Talat Paşa’nın Altınordu’su ancak dördüncü olabilmişti. Fenerbahçemizden bu takıma gidenler, senki ruhlarını kaybetmiş gibiydi. Sahaya çıktıklarında seyircilerin yüzüne bakamıyorlardı.

İki şampiyon yani Fenerbahçemiz ve G.Saray, o günün basınının da etkisiyle gerçek şampiyonun belirlenmesi için maç yapmaya karar verdiler. “Final maçı 11 Şubat 1916 Cuma günü İttihat Stadyumunda yapılacaktır.” diye gazete ve dergilere ilanlar verildi.

Maç günü büyük merak ve heyecan içindeki seyirciler İttihat sahasını doldurdular. Fenerbahçemiz lige alınmamasının ve kendisine karşı kurulan komploların acısını G.Saray'ı 3-1 yenerek çıkardı ve gerçek şampiyonun kim olduğunu herkese gösterdi.

ALTINORDU’NUN HAZİN SONU

Talat Paşa’nın Altınordu’suna gelince... Kadrosunu ilerleyen yıllarda yeni bir transfer atağıyla kadroyu iyice güçlendirmiş ancak yine de şampiyonluğu savaşın ancak son iki yılında görebilmişti. Devrinin güçlü takımı Altınordu, savaşın bitmesi ve Talat Paşa’nın yurtdışına kaçması ile artık futbol dünyasında dikiş tutturamaz hale gelmiştir... 1924’de kurulan ikinci lige düşer. 1941 yılında ise tarihin garip bir cilvesi ile Fenerbahçemize katılır.

Kaynak: Selahattin Duman (Fenerbahçe'nin Gizli Tarihi)