31 Aralık 2013 Salı

Rıdvan Dilmen (15.08.1962 - 29.12.2013)

Rıdvan Dilmen, 1983 yılından beri Fenerbahçeli olan benim için, çocukluğumun en büyük kahramanıydı. Gerçekten böyle.. Yaşım büyüdükçe hayatıma giren insanlar, eş-dost, kız arkadaşlarım vs. ile "çocukluk kahramanları" üzerine ne zaman sohbet etsek, ilk andığım isim hep Rıdvan oluyordu. Oysa Örümcek Adam'ı ama özellikle X-Men'deki Wolverine'i taparcasına severdim (Superman'i ise hiç sevmezdim, çünkü: 1. Başka bir gezegendendi ve insan olarak doğmamıştı; özdeşleşemiyordum. 2. O uçabiliyordu ve ben uçamıyordum). İzmir'de, Sevgi Yolu'ndaki eski kitapçılara gidip o çizgi romanları alır ve gecelere kadar hatmederdim. Ama Rıdvan çok farklıydı.

Daha dün gibi hatırlıyorum, Fenerbahçe'ye 1987 yazında Sarıyer'den transfer olmuştu. Aslında G.Saray daha önce davranıp forma bile giydirmiş olmasına rağmen, Fenerbahçe devreye girmiş ve işi bitirmişti. Ama o transfer macerasından geriye bu fotoğraf kaldı:


Rıdvan'ın ilk sezonu, son 30 yılda benim hatırladıklarımın en kötü 3 tanesinden biriydi. Kadro çok disiplinsiz ve kimya olarak da çok bozuktu. Neyse uzatmayayım, Fenerbahçe ligi 8. sırada bitirerek, şampiyon olan G.Saray'ın 35 puan gerisinde kaldı. Ertesi yıl Başkan Tahsin Kaya, 103 golle şampiyon olan o muhteşem kadroyu oluşturdu ve Rıdvan da 47 resmî maçta 21 gol atıp, 30'a yakın asist yaparak Türk futbolunun en büyük yıldızı hâline geldi. Ama daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi günde iki paket sigara, karı-kız, kumar vs. ile aynı zamanda en "anti-profesyonel" futbolcuydu. Bugün o zamanları hiç utanmadan, sıkılmadan ve pişkin pişkin gülerek anlatıyor: "Rıza, Metin ve ben aynı evde kalırdık. Rıza saat 9'da uyurdu, biz de Metin ile takılmaya giderdik.."

Ertesi sezon 10. haftadaki Trabzon deplasmanında Yesiç'in acımasız tekmesiyle sakatlandı ve ondan sonra, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Sadece 9 maç oynadığı o sezonu 1 golle tamamlamış; sahalara ise tam 11 ay sonra İzmir'de dönmüştü.

Şimdi kendinizi benim yerime koyun.. 12 yaşındayken, tuttuğunuz takım 103 golle şampiyon oluyor ve o takımın en büyük yıldızı ertesi sezon sakatlanıp 1 yıl sonra sahalara dönüyor.. Hem de sizin yaşadığınız şehirde! Ben o maçta tribündeydim; Atatürk Stadı, Rıdvan geri döndüğü için tıklım tıklımdı (80 bine yakın seyirci). Üstelik takım daha bir hafta önce Kadıköy'de, Trabzon'a 5-3 yenilmişti. Rıdvan, işte o Karşıyaka maçında 60. dakikada -Vokri'nin yerine- oyuna girdi ve 66 ile 87. dakikalarda 2 gol birden atarak takımını adeta sırtladı. O girdiğinde skor 3-2'ydi, maç 6-2 bitti.

Ama o kadar kötü bir profesyoneldi ki, antrenmanlardan sürekli kaytarıp kendine de bakmadığı için bir daha hiçbir şekilde 15 maç üst üste oynayamadı Fenerbahçe'de. Yani sadece ve sadece 30-40 maçta yaptıkları sayesinde, "Fenerbahçeli" kimliğiyle 30 yıldır ekmek yiyor Rıdvan. Biz onu çok sevdiğimiz için kötü yanlarını bugüne kadar hiç görmedik, diğer camialar ona saldırdığında Twitter'da "Rıdvan Dilmen onurumuzdur" diye hashtag'ler açtık vs. Ama o iki gün önce söyledikleriyle, bir daha asla ve asla geri dönmemek üzere, Fenerbahçe taraftarlarının büyük bir çoğunluğunun gönlünden koptu gitti.

Mert olmak lâzım, bu blog'da Fatih Terim için defalarca "güce tapınan" bir insan olduğunu yazdım. Adama demezler mi, "kardeşim dön de bir Rıdvan'a bak" diye.. Gerçekten de Rıdvan bu konuda Terim'i bile cebinden çıkaracak kadar "şeytan" bir insan(mış). Bunu nereden mi biliyorum? Sırayla gidelim.. Sarıyer'de oynarken G.Saray kendisine talip oluyor ve hemen formayı giyip önce onların kanatlarının altına sığınıyor. Hatta basına (daha resmi imza atılmadan, formayla) poz dahi veriyor, yani birinci dakikadan taraftara oynamaya başlamış bile.. Daha sonra Fenerbahçe devreye giriyor ve Fenerbahçe daha büyük bir takım ve camia olduğu için, G.Saray'ı iki dakikada satıyor!

Fenerbahçe'ye geldiğinde ise kapıdan kovsan, adeta bacadan giriyor! Çünkü futbol sadece 10-12 sene icra edilen bir meslek ve 35 yaşından sonra da faturaları ödeyip, hayatını idame ettirmek lâzım. İşte Rıdvan o kadar kurnaz biri ki, örneğin Fener'den G.Saray'a ya da G.Saray'dan Fener'e giderse futbolu bıraktıktan sonra iki camianın da kendisini kabul etmeyeceğini çok iyi biliyor ("iki cami arasında beynamaz" derler..). Bunun en az 20 tane örneğini sayabiliriz: Tanju, Baliç, Abdullah Ercan, Fatih Akyel vs. Diğer takımlar için de geçerli bu.. Zaten televizyondaki "%100 Futbol" programında bu konuya değindiğini, büyük takımlardan ayrılmayı düşünen oyunculara bu doğrultuda telkinlerde bulunduğunu defalarca kere görmüşümdür.

1993 yazında disiplinsiz ve iş ahlâkı olmayan bir sporcu olduğu için Osieck, Tanju ile birlikte onu kadro dışı bıraktı. Kulüp "kendinize takım bulun" demesine rağmen Tanju gitti, Rıdvan kaldı.. Neden böyle? 20 sene sonra bugüne bakın, neden olduğunu anlarsınız.. Tanju TRT3'te PTT 1. Ligi'ne ilişkin bir programa çıkıyor, Rıdvan ise yılda 2 milyon € kazanarak Ferit Şahenk'in televizyonunda çalışıyor. Zaten Rıdvan'a "şeytan" denmesinin sebebi de tam olarak bu oportünist ve makyavelist zekâsıdır.

Ama işte.. Rıdvan'a "Fenerbahçeli Rıdvan" olmanın sağladığı "güç" de bir süre sonra yetmemeye başladı. İnsanoğlu sonuçta, çiğ süt emmiş.. RTE'nin ülkede muktedir olmasından sonra zaten kendisiyle önceden de tanışıklığı olan Rıdvan, her geçen yıl ona biraz daha "yaklaştı" ve karşılıklı birbirlerini kullanmaya başladılar. Rıdvan, RTE'nin "kadim dostu" olarak "Rıdvan-sever" milyonların gözünde ona bir sempati temin ediyordu; o da Şahenk vasıtasıyla Rıdvan'a para ve güç.. Hatta geçen sene RTE ile her hafta "onun evinde" görüştüğünü falan duydum ve Rıdvan'dan iyice soğudum. Yine de çocukluk kahramanım yahu, aşığım adama! NTV'de çıktığı son 500 programın 475'ini seyretmişimdir, o derece "gönül gözü" ile bakmaya çalışıyordum. Blog'da daha önce yazdığım yazıları okursanız, Türkiye'de çok az kişide görülebilecek bir Rıdvan sevgisi ile karşılaşabilirsiniz.

Neyse, konuya döneyim.. İki gün önce oynanan Fenerbahçe-Kayseri maçında, Fenerbahçe seyircisinin başbakan için yaptığı tepkili tezahürat, Şeytan'ı pek bir üzmüş.. Fenerbahçe taraftarına, başbakana yaranmak için hiç utanmadan, sıkılmadan söylediği şeyleri, aşağıdan seyredebilirsiniz:


İşte Rıdvan Dilmen'in ölümü o gün gerçekleşti benim için. Ha, erdemden, vicdandan ziyade dünyevi şeylere o kadar tapınan biri gibi görünüyor ki gidip benden bahsetse biri, "çok da umrumda!" diyecektir (hatta bu sözün "Kasımpaşalı" versiyonunu düşününüz). Halbuki ben Rıdvan olsam ve benim gibi bir hayranım bana "sen benim için öldün" dese, 1 ay kendime gelemem. Çünkü biz böyle bir aile terbiyesi aldık, hayatta hep manevi şeylere değer verdik. Rıdvan bunlardan hiç nasiplenmediği için, benim ona "öldün sen" demem de ancak kendisine "yelpaze" olacaktır. Bunun fazlasıyla farkındayım.

Ama gerçekten zeki bir insan olduğu için, onun yerinde olsam benim bu şekilde hisseden "tek" kişi olmadığımı düşünürdüm. Zira ben Pazar gecesinden beri "eğer Rıdvan'ın olduğu bir TV programını seyredersem, bir daha bu gözlerle TV seyretmek nasip olmasın" diyorum ama Fenerbahçelilerin en az yarısının benim gibi hissettiğini biliyorum. Twitter'da bile, bu mini kamuoyu yoklamasını yapabilir herkes..

Son olarak bir açıklama yapayım. Sorun benim RTE'yi sevmemem, Rıdvan'ın da onu sevmesi değil. Benim babam da RTE kadar güçlü bir insan olup, sonradan yoldan çıkabilirdi ve Rıdvan ona yanaşıp, bir gün onun için de böyle şeyler söyleyebilirdi. Ama benim adıma durum yine değişmezdi. Sorun, Rıdvan'ın yanaştığı kişi değil burada, hatta onunla hiç ilgisi yok! Sorun, gönül perdemizin 30 yıl sonra bir anda inmesi ve Rıdvan'ın, insanlığa dair manevi değerlerden ne kadar yoksun, ne kadar "çiğ" biri olduğunu fark etmiş olmamız.. Hatta o kadar çakal ki, RTE'yi sempatik gösterebilmek için "Fenerbahçe'ye bu kadar hizmet etmiş bir insan, bu muameleyi hak etmiyor" diyor.. Aziz Yıldırım'dan da "bu konuda açıklama bekliyor"muş "Şeytan" hazretleri.. Yahu sen kimsin? Velev ki RTE Fenerbahçe'ye büyük hizmetler yapmış olsun.. Velev ki UEFA'dan 50 yıl ceza alacaktık ve RTE bunu 3 yıla indirmiş olsun.. Velev ki küme düşecektik ve RTE buna engel olmuş olsun vs. vs. Sen, Fenerbahçe taraftarının RTE ile derdinin "Fenerbahçe" olduğunu mu sanıyorsun? Sen Fenerbahçe taraftarına "RTE" dendiği zaman, %70-80'inin ona hissetttiği antipatinin majör sebebinin, "3 Temmuz" olduğunu falan mı sanıyorsun? Dalkavukluk, bir insanı daha ne kadar kör edebilir?

Twitter hesabımı ve bu blog'u takip edenler, sahip olduğum Fenerbahçe sevgisinin "akıl dışı"lığını çok iyi biliyor ama ben sana bir şey söyleyeyim Rıdvan.. Ben Fenerbahçe'nin müzesinde 107 yıldır aldığı bütün kupaları, hatta bu sene alacağımızı umduğum şampiyonluk kupası da dâhil, Ali İsmail Korkmaz'ın saçının tek teline bile değişmem.. Medeni, Ethem, Mehmet, Abdullah, Ahmet ve Hasan Ferit için de aynı şey geçerli.. RTE'nin alabildiğine kışkırttığı "kolluk" kuvvetleri arasından bir güvenlik görevlisinin, "üzerinde 5 lira bile olmadığı ve metro'ya biletsiz girmeye çalıştığı için" daha dün (!!) hastanelik ettiği kardeşim için de.. Ve Bolu'da, senin başbakanının 11 yıldır bu ülkeye ektiği nefret tohumlarının uzantısı olarak yaşanan sosyal patlama sonucu, 20 ülkücü'nün linç etmeye kalkıştığı Kürt kardeşim için de..

Hatta senin o dizinin dibinden ayrılmadığın başbakanının ülkesinde, 40 günlük bir bebek, evlerinde pencere olmadığı için soğuktan donarak öldü, daha 1 hafta bile olmadı :(

Ben bu satırları yazarken klavyeye gözyaşı taneleri akıtıyor, titreyen ellerime mukayyet olmaya çalışıyorum. Sadece o insanlar aklıma geldiği için değil; aynı zamanda 27 senedir taparcasına sevdiğim bir adamın, nasıl olup da bu kadar vicdansız biri olduğunu göremediğim için. Sana yazıklar olsun Rıdvan Dilmen.. "Bir G.Saraylı'dan farkın yok" bile diyemiyorum; zira sen Metin Oktay gibi, Turgay Şeren gibi, Ergün Penbe gibi G.Saraylıların ve Ali, Feyyaz, Rıza, Ulvi, Kadir gibi emekçi Beşiktaşlıların tırnağı bile olamazsın.

O Turgay Şeren ki, Türkiye televizyonlarında 20 yıl yorumculuk yaptıktan sonra 3 Temmuz sürecinde "ben bile şike yaparım, ama Aziz Yıldırım yapmaz!" dediği için adeta aforoz edildi. Sen bu kulübün ekmeğini yiyen biri olarak bunu bu kadar açık söyleyemedin. Utan!.

Son olarak şunu eklemek istiyorum: Hani "Benim polisim destan yazıyor", "%50'yi evlerinde zor tutuyorum" vs. demişti ya ağabeyin 'Gezi' sırasında.. İşte aşağıda gördüğün eli öpülesi insanın canı o zaman çok yanmıştı belki ama sen, yukarıdaki sözleri söylerken bir kez daha ve belki daha şiddetli bir şekilde yaktın o canları; bir hançer de sen sapladın.. Brutus'unkinden bile daha kalpsiz, daha vicdansız, daha namert bir hançer..

Hadi ölen o ana kuzuları için "öldü gitti, Allah rahmet eylesin, n'apayım yani?" dedin diyelim (ki senden onu da beklerim artık ben); gözlerini kaybetmiş ama hayatta olan 10-15 kişi, o tek gözüyle hâlâ seni seyredebiliyor ve kulaklarıyla seni duyabiliyor..

Onlardan da mı utanmıyorsun?

Bu fotoğrafa iyi bak Rıdvan Dilmen.. Bundan sonra senin adının geçtiği her an, işte ben bu fotoğrafı hatırlayacağım. Ve bunu her hatırladığımda, sana olan nefretim biraz daha büyüyecek..


30 Aralık 2013 Pazartesi

2013'ün en iyi filmleri

1. Gravity (9.5) Alfonso Cuaron


Uzay filmlerine -naçiz kanaatimce- yeni bir soluk getiren, "uzay boşluğu"nu dört başı mamur bir gerilim mekânı hâline dönüştüren, son yılların en iyi filmlerinden biri. Açıkçası, sinema salonunda seyretmemiş olanlar için üzülüyorum, zira bu filmin hakkını en heybetli televizyon setinin bile verebilmesi çok zor.

Sinema ve müzik açısından artık "daha önce yapılmamış" bir şeyler yapmak neredeyse imkânsıza yakın bir hadise. Bu yüzden kendi meşrebimce sanat yapıtlarını değerlendirirken, en önem atfettiğim kriterlerden biri de bu oluyor. İşte "Gravity" bu hususta adeta ilaç gibi bir film. Uzay filmlerinde bugüne kadar gördüğümüz, anlı-şanlı yönetmenlerin bile "başka çare yok; bu türden bir film çekiyorsan böyle yapmak zorundasın" diyerek kaçamadığı hemen tüm klişelerden ısrarla kaçınıyor. Nedir? Houston'da sorunları çözmeye çalışan, çözdükleri zaman da seyirci olarak bize gerçek bir "arınma" yaşatan o süper-zeki bilim adamları burada yok mesela.. Aksiyon ve savaş sahneleri, seyircinin duygularını "yönetmeye çalışan" hamasi hikâyeler vs. de öyle.. İki astronot, uzayın sonsuz ve ıssız boşluğunda yaşam savaşı veriyor ve tek başınalar.. Bu bile muazzam bir cesaret ve yaratıcılık istiyor bence.

Bunun yanında teknik olarak sinemadan hiç anlamayan seyircilere bile "yahu bu, daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor" diye düşündüren ve sanki "oradaymış" gibi hissettiren "pür" bir sinema duygusu var filmde. Ve en önemlisi, bu hissiyatı çekim hileleri ya da seyirciyi avcunun içine alan vurdulu/kırdılı aksiyon sahneleri vs. ile vermiyor. Kamerasını öyle güzel kullanıyor ve öylesine "o ortamın bir parçası" yapıyor ki, bunu kelimelerle anlatmak çok zor. "Dev" sanat yapıtlarında hissedebildiğimiz bir şey bu ve kuşkusuz, tamamıyla, kariyerinin en iyi filmine imza attığını düşündüğüm yönetmen Cuaron'un başarısı..

"Her ne olursa olsun hayatta kalmak ve asla pes etmemek" gibi tanıdık meseleleriyle seyirciyi içine çekmeyi başaran film, gayet dozunda tutulmuş olan kısa süresinin ve ustalıkla kullandığı mizah duygusunun da katkısıyla yağ gibi akıp gidiyor.

Özetle, film seyretme alışkanlığı olan herkesin defalarca görmesi gerektiğini düşündüğüm bir başyapıt "Gravity" ve yılın, açık ara en iyi filmi.

2. Her (8.5) Spike Jonze


Video klipler tarihinin efsane yönetmenlerinden biri olan Spike Jonze da, Cuaron gibi kariyerinin en iyi eserine 2013'te imza attı. Filmi anlatmaya nereden başlamalı, hangi erdeminden dem vurmalı bilmiyorum. Fazla uzatmadan şunu belirteyim: Sinemada en sevdiğim janr'lardan biri bilim-kurgu, bilim-kurgu filmleri arasında en sevdiklerim de kendi meşrebince orijinal bir "gelecek tablosu" çizenlerdir. Hele o yaratıcı ve belki de "uçuk" hikâyesi vesilesiyle aslında "bugün"e dair bir şeyler söylüyorsa, benim açımdan kare as tamamlanmış olur.

Jonze giderek yalnızlaşan "günümüz insanı"nın bu gidişle içine düşmekten kendini alamayacağı o melankolik ve puslu dünyayı muhteşem resimlerle kusursuz bir şekilde inşa ediyor ve sanat yönetimi ile Joaquin Phoenix'in muazzam oyunundan güç alarak, son yılların en çarpıcı filmlerinden birine imza atıyor. Sinemayı seven, ikili ilişkiler konusuna kafa yoran ve akıllı telefonlar başta olmak üzere elektronik cihazlar ile olan ilişkimizi sorgulayan herkesin mutlaka görmesi gereken bir film..

3. The Wolf of Wall Street (8.5) Martin Scorsese


Blog'u ve Twitter hesabımı takip edenlerin bildiği üzere, sinema tarihinde en sevdiğim yönetmen Martin Scorsese. 70 yaşını devirmiş olmasına rağmen formundan hiçbir şey kaybetmeyen büyük usta, "The Wolf of Wall Street" ile "satış" mesleğini, belki de gelmiş geçmiş en mükemmel şekilde betimleyen nefis bir filme imza atmış. Leonardo DiCaprio'nun büyük ihtimalle Oscar alacak olan enfes oyunculuğu ayrı bir yazı konusu ama filmin "sınıf atlamak isteyen" sıradan insanların dünyasına bakışı, paranın yoldan çıkardığı sefil hayatları detaylandırışı tek kelimeyle harikulade. Bahsedilecek o kadar çok erdemi var ki filmin, sayfalar dolusu yazsam yine de hakkıyla anlatamam. 172 dakikalık uzunluğun biraz fazla olması ve bir takım yan hikâyelerin gereksizliği dışında hiçbir kusuru olmayan film, o kusurları da olmasa gerçek bir başyapıt olabilirmiş.

4.. Rush (8) Ron Howard


70'li yılların iki efsane Formula 1 pilotu Niki Lauda ile James Hunt'ın pistlerdeki rekabetini anlatan "Rush", yılın en güzel sürprizlerinden biri.. İnsanın adeta nefesini kesen yarış sahneleriyle, bu türün gelmiş-geçmiş en iyi filmlerinden de biri aynı zamanda.

"Gravity"de uzunca anlattığım o "tazelik" burada yok mesela, zaten dediğim gibi sinemada bunu yapmak artık çok zor. Ama işte "Rush", spor filmlerinin o bilindik formülünü fazla eğip bükmeden, şahane senaryosunun da katkısıyla o formüle yeni bir şeyler eklemeyi başarıyor ve insanı bir duygu seline boğan muhteşem finaliyle amacına %100 ulaşıyor.

5. American Hustle (8) David O. Russell


"Three Kings"den beri 15 yıldır ilgiyle takip ettiğim ve son olarak geçen yıl "Silver Linings Playbook" ile gönülleri fetheden Russell, 3 dalda Altın Küre kazanan ve 10 dalda Oscar'a aday gösterilen yeni filmi "Düzenbaz"da 1978 yılında gerçekleşen bir FBI operasyonunu anlatıyor. "Kolay yoldan voliyi vurma" peşindeki "sıradan" insanların yaşadığı -ve filmin başında yazdığı üzere "bir kısmı gerçeklere dayanan"- olayları, her bir karaktere eşit mesafede durarak bir "gözlemci" gibi anlatan filmin, "kara komedi" türüne meyletmesi son derece yerinde bir tercih. Hırslarının, tutkularının, komplekslerinin ve kendi zayıf noktalarının akıntısına kapılmış tüm o karakterler, iki saat boyunca bu türe son derece uygun bir hengâme içinde oradan oraya koşuşturup duruyor. Yönetmenliği, senaryosu, oyunculukları, müzikleri ve -özellikle- sanat yönetimiyle "birinci sınıf" diyebileceğim film, Russell'ın kariyerindeki en iyi ikinci iş bence..

6. Blue Jasmine (8) Woody Allen


80 yaşına merdiven dayamasına rağmen her yıl film çekmeye devam eden, sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden Woody Allen, olağanüstü bir filmle 2013'e kendi imzasını attı. Mâlumunuz, kapitalizmin doğal sonuçlarından biri de yaşam standatlarını kaybetmektir, tıpkı "sınıf atlamak" gibi.. İşte "Blue Jasmine", tabir caizse Olympos Dağı'nda sürdürdüğü hayatında her şeyini kaybeden ve (bir süpermarkette çalışarak mütevazı bir hayat sürdüren) kız kardeşinin yanına taşınmak zorunda kalan bir kadının hikâyesini anlatıyor. Cate Blanchett'in, bence sinema tarihinin en unutulmaz performansları arasına giren oyunculuğu, bu filmi görmek için tek başına yeterli bir sebep. Ama Woody Allen'ın yönetmenliği ve filmini bitirirken tercih ettiği yol (seyirci beklentilerinden ısrarla kaçınması), tam anlamıyla büyüleyici. Usta yönetmenin kariyerinin de en iyi 10 filminden biri olduğunu düşündüğüm "Blue Jasmine"i, sinemayı seven herkese tavsiye ediyorum.

7. Dans la Maison (7.5) François Ozon


Seyircisini en ciddiye alan, onlara en çok saygı duyan yönetmenlerin başında gelen Ozon da, 2013 yılında filmografisinin en iyi 2 filminden birine imza attı bence. İspanyol yazar Juan Mayorga'nın bir oyunundan uyarlanan "Evde", yeni nesilden ümidini çoktan kesmiş bir edebiyat öğretmeninin, yazarlık dehasını keşfettiği bir öğrencisi ve onun yazdığı -gerçek yaşamdan esinlenen- hikâyesiyle olan ilişkisini anlatıyor. "Öğretmen" ile "öğrenci"nin zaman zaman yer değiştirdiği, başrol kahramanının bir hikâyeye müdahale etmek ve şekil vermek isterken o hikâyenin kahramanlarından birine dönüşmekten kaçamadığı, "röntgencilik" mevzuuna neredeyse "Peeping Tom" ya da "Rear Window" kadar yetkinlikle dokunan enfes bir hikâye bu. Ve Ozon'un artık resmî olarak "usta" bir yönetmen olduğunu da tescilliyor.

8. All is Lost (7.5) J.C. Chandor


2011'in en iyi filmlerinden biri olan "Margin Call"ın yönetmeni Chandor, tabir caizse "boyunu aşan" bir işe imza atarak 105 dakika boyunca perdede tek bir adamın yaşam savaşını anlatıyor. İnsana pek ümit veren bir öykü gibi görünmese de, "All is Lost" kesinlikle o 105 dakikaya değen bir film; zira yaşamdaki olgunluğa, tecrübe edilmiş deneyimlerin değerine ve ölüme karşı sergilenen o "dirayetli duruş"a bir güzelleme sanki.. Bu güzellemeyi yaparken (senaryoyu da kendisi yazan ve yine tüm o "hayatta kalma mücadelesi filmleri"nin klişelerine yüz vermeyen) Chandor'ın, tıpkı Cuaron gibi sırtını "pür sinema"ya dayaması, hikâyesini "resimlerle anlatma"ya gayret etmesi takdire şayan.

Başroldeki Robert Redford'ın harikulade bir performans sergilediği bu filmin de bence mutlaka görülmesi gerekiyor.

9. Lincoln (7.5) Steven Spielberg


ABD tarihinin belki de en saygı duyulan Başkan'ı Lincoln'ün, köleliği yasaklayan anayasa değişikliğini 1865'te Temsilciler Meclisi'nden geçirmesinin hikâyesini anlatan "Lincoln", Spielberg'ün "Minority Report"tan beri yaptığı en iyi film. Bunda Doris Kearns Goodwin'in (2005 tarihli "Team of Rivals: The Political Genius of Abraham Lincoln") romanından kusursuza yakın bir yetkinlikle uyarlanan muhteşem senaryosu kadar, elbette sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri olan ustanın "hikâye anlatma" konusundaki muhteşem dehasının katkısı büyük. Lincoln'ın kişisel hayatına ve sorunlarına da "tam olması gerektiği kadar" giren film, 150 dakikalık uzunluğunu hiç çaktırmadan, Daniel Day-Lewis'in artık alıştırdığı olağanüstü performansıyla taçlanıyor ve "bu filmi  görmeseydim yazık olurmuş" duygusunu, her sahnesinde net bir şekilde hissettiriyor.

Diğer: La vie d'Adéle (7.5), The World's End (7), Captain Phillips (7), The Lone Ranger (7), Iron Man 3 (7), Jin (7), The Great Gatsby (7), Pacific Rim (7), Not Fade Away (7), Yozgat Blues (7), White House Down (7), Oblivion (7), Thor: The Dark World (7), Despicable Me (7), This is the End (6.5), The Hobbit: The Desolation of Smaug (6.5), The Hunger Games: Catching Fire (6.5), Prisoners (6), Elysium (6), Man of Steel (6), Now You See Me (6), The Conjuring (6), 2 Guns (6), Insidious: Chapter 2 (6), Red 2 (6), Star Trek Into Darkness (6), Pain & Gain (6), R.I.P.D. (6), Kick-Ass 2 (6), Homefront (6), The Wolverine (5), Fast & Furious 6 (5), Riddick (5), Olympus Has Fallen (4), Grown Ups 2 (4)..

Görmediklerim: Frozen, Anchorman 2: The Legend Continues, Don Jon, Out of the Furnace, Nymphomaniac, Saving Mr. Banks, Her, Lone Survivor, Dhoom: 3, 47 Ronin, The Secret Life of Walter Mitty, We're the Millers, Inside Llewyn Davis, The Family, 12 Years a Slave, Grudge Match, Carrie..

Not: 19.02.2014'te liste güncellendi.

3 Aralık 2013 Salı

Fethiye maçı: Türk futbolunun ufku, Fenerbahçe'nin ufku kadardır

Bu sezon Avrupa mesaisi olmadığı için, Fenerbahçeli futbolcuların oynadığı maç sayısı çok düştü. Geçen yıl "hemen hemen hiç oynamadı" diyeceğimiz Stoch bile 32 resmî maça çıkmış mesela; Krasic 27, Bekir 44 maç oynamış. Bu sezon kadro daha geniş ama oynanan maç sayısı az. Bu yüzden Ersun hocanın işi -takımdaki rekabeti canlı tutabilme açısından- Aykut hocaya göre daha zor. Bu konuda şu âna kadarki performansı ise "iyiden öte", neredeyse kusursuz diyebiliriz.

Yarın akşam Fethiye ile Türkiye Kupası maçı var ve nihayet "yedek" oyuncuların kendine gelmeleri ve maç kondisyonunu arttırmaları için muazzam bir fırsat söz konusu. Gel gelelim, Fenerbahçe kadrosunda bu sezon şimdiye kadar en az süre almış oyunculardan bir 11 kurmak hepimiz için kolay olsa da, "o oyunculara göre bir diziliş" belirlemek çok zor. Hatta bu yüzden Caner'in "sol forvet" olarak oynayacağını okudum birkaç yerde; hücum hattındaki 3 pozisyonda sadece 1 yedek olduğu için, insanlar -doğal olarak- işin içinden çıkamıyor.

Ben yine de Ersun hocanın yeni bir diziliş yaratıp, tamamen yedek oyuncularla sahaya çıkacağını düşünüyorum. Bu doğrultuda, yani "şimdiye kadar en az süre almış" oyunculardan kurulu bir kadro yaparsak, ortaya şöyle bir şey çıkıyor:


Bekir sağ bek, Kadlec stoper olarak oynayabilir; zaten defalarca oynamışlıkları var. Onun dışında herkes yerli yerinde görünüyor ama tek sorun şu: Holmen solda oynar mı? Bazı basın organlarının Caner'i 11'e yazmasının nedeni de işte bu; takımda Sow, Kuyt -belki Emenike- ve Caner dışında orada oynayabilecek başka oyuncu yok. Ama benim görüşüm, "sadece bu sebepten dolayı" yukarıdaki 11 oyuncudan birini kesip Caner'i koymak da hoş olmazdı. Ayrıca Caner neredeyse takımın en önemli oyuncusu durumunda, riske etmeye ne gerek var? Ben Ersun Yanal'ın da böyle düşündüğünü sanıyorum ve bence onun sahaya süreceği 11 şöyle bir şey olacak:


Görüldüğü gibi 11 oyuncuyu bu şekilde dizdiğinizde, "kendi yerinde oynamayan" tek bir kişi bile yok. Burada şu sorular sorulabilir: "Takım 20 senedir oynamadığı 3-5-1-1 ile mi oynayacak? O iş o kadar kolay mı?" vs. Şimdi bu sorulara naçizane cevaplarımı vereceğim, ki bu postu yazmamın sebebi de budur.

Bildiğimiz gibi futbol, sürekli olarak gelişen ve "kendini yenileyen" bir spor dalı. Örneğin Fransa, 98 Dünya Kupası ve 2000 Avrupa Şampiyonası'nı kazandığı zaman dünyada -neredeyse- her takım 4-2-3-1 oynamaya başlamıştı. Daha sonra Yunanistan 2004 Avrupa Şampiyonası'nı kazandığında bu kez "küçük" takım teknik direktörü olan herkes kendi kendine "vay anasını; şu kadroyla ev sahibi Portekiz'i iki kere yenmek, Fransa'yı, Çek Cumhuriyeti'ni elemek vs. mümkün müymüş lan? Dur bakalım, biz de büyük takımlarla oynadığımız maçlara biraz daha kafa yoralım o zaman" vs. diye düşündü ve tüm dünyada "alan oyunu içinde adam markajı yapmak" diye yeni bir savunma tarzı türedi. Bir başka örnek: İtalya'da beş sene önce "üçlü defans" oynayan takım sayısı 20'de 1-2 idi ama şu anda 15 kadar takım üçlü savunma oynuyor. Neden? Çünkü herkes birbirinden etkileniyor, sürekli gelişmeye/geliştirmeye çalışıyor ve söz konusu devinim hiçbir şekilde bitmiyor.

Bizim ülkemizi ele alırsak, son 30 yılda benim hatırladığım ilk devrim, Derwall'in G.Saray'ın başında 3-5-2 ile üst üste 2 yıl şampiyon olduğu yıllarda yaşandı. O zaman Fenerbahçe dâhil bütün takımlar dörtlü defans oynuyordu, zaten 3-5-2 dizilişi de -başta Piontek olmak üzere- Almanlar tarafından yeni yeni keşfedilmişti. Bu diziliş, bütün dünyada da trend olduğu için Türkiye'de birkaç hoca tarafından takip edildi, Piontek de millî takımda onu tercih ediyordu. Fenerbahçe o yıllar boyunca 4-3-3'ten vazgeçmedi.

İkinci büyük devrim, bu kez herkesin üçlü defans oynadığı bir dönemde, Fenerbahçe'deki ilk yılında 4-1-2-1-2 ile şampiyon olan Parreira tarafından gerçekleştirildi. Gerçekten de o zamana kadar Türkiye'de hiçbir takım, herhangi bir maçta dörtlü defans oynasa bile bu dizilişle sahaya çıkmamıştı; ya 4-4-2, ya da 4-3-3 tercih ediliyordu. Tüm dünyada da bu durum geçerliydi, ta ki Parreira 94 Dünya Kupası'nı 4-1-2-1-2 ile kazanana kadar.. Zaten ben "bu dizilişin babası Parreira'dır" diye boşuna demiyorum.

Aslında 3-5-2'nin bir versiyonu olan, sadece "liberoyu savunmadaki oyuncuların değil de, hücumdaki 4-5 oyuncunun süpürücüsü" yapmak gibi -deha ürünü- inanılmaz bir detay ihtiva eden bu sistem, futbol tarihinin de en müthiş buluşlarından biridir aynı zamanda. 3-5-2'ye nazaran hem savunmada, hem de hücumda artıları çok daha fazladır. Özellikle "maçı kazanmak zorunda" olan takımlar için bence tercih edilmesi elzemdir.

Parreira Fenerbahçe'nin başındayken, Fatih Terim millî takımdaydı. O güne kadar Ankaragücü, Göztepe ve Olimpik millî takım anrenörlüğünü yapan Adanalı, bütün kariyeri boyunca 3-5-2'yi tercih etmiş bir teknik direktördü. 96 Avrupa Şampiyonası'nda da yine 3-5-2 oynattı takımı. Oradan G.Saray'a geçti, aynı şekilde.. Ve fakat ilk 1 ayda Fenerbahçe'ye önce TSYD Kupası'nda -İnönü'de- 2-0, daha sonra ligde -Ali Sami Yen'de- 4-0 yenilince istifasını sundu; Faruk Süren kabul etmedi. O 4-0'lık maçı hatırlıyorum; Cine5'te Melih Şendil anlatıyor, Tanju Çolak ve Erman Toroğlu da yorumluyordu. Erman Toroğlu, maç ilk yarıda 3-0 olduğunda "Melih, G.Saray takımında Vedat libero oynuyor yav!" diye şaşkınlığını ortaya koyarken, G.Saray'ın sezon başından beri bütün maçlarda o şekilde oynadığını seyretmemişti belli ki. G.Saray'ın o maçtaki dizilişine bakınız:


Van Gobbel Boliç ile, Bekir Gür de Saffet Sancaklı ile %100 adam adama.. Bu büyük tokattan sonra Terim, G.Saray teknik direktörü olarak bir nevi "son kozunu" oynadı ve hayatı boyunca hiç uygulatmadığı 4-1-2-1-2 sistemine adeta bir can simidi gibi sarıldı. Bütün meslekî hayatını "kumar" üzerine kuran, bunu "cesurluk" kisvesi altında kamuoyuna fevkalade servis eden/ettiren; kumarda kaybettiği zamanlarda Bizans oyunlarını, entrikayı, çirkefliği ve onlar da yetmezse "derin devlet"i devreye sokan -sözüm ona- İmparator, oynadığı bu son kumarın başarısız olmaması için "saha dışı"ndan da sınırsız bir destek gördü aynı zamanda. Onu, Türkiye'nin en sıradan hocalarından biriyken "İtalya'ya transfer olabilecek kadar" ileri bir seviyeye taşıyan ve ona kol-kanat geren kişi her kimse, o 4 sezonun sonunda kazanılan Uefa Kupası da "bir minnet ifadesi" olarak o kişinin -vefat etmiş olan- oğlunun mezarına bırakılacaktı.

Yani Terim o ilk sezonunda zaten -her türlü- şampiyon olacaktı, bu kesin. İsterse 1-2-7 dizilişiyle oynasın, Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin o karanlık "derin devlet" yıllarında yapabileceği hiçbir şey yoktu. Ama şans işte, kendisinin -tribünlerdeki "istifa" seslerini düşünürsek- adeta "cebindeki son kuruş"a attığı o zar, takım için de en uygun dizilişin ortaya çıkmasına vesile oldu. Sezon başında önce satış listesine koyduğu, sonra hemen hemen her maça yedek soyundurduğu ve bir Trabzon deplasmanında mecburiyetten o bölgede oynattığı Suat'ın, 4-1-2-1-2'deki "ön libero" için dünya üzerindeki en kusursuz oyunculardan biri olduğunu keşfetti mesela. Ertesi yıl "Bursalı Selim ile takas edelim" diye bir ay boyunca uğraştığı Okan Buruk, Bursa Selim'i vermediği için takımda kaldı ve yine bir İstanbulspor deplasmanında, eksiklerden dolayı mecburen orta ikilide, "sağ iç" pozisyonunda oynadı. Ve görüldü ki, Okan Türkiye'nin en iyi orta saha oyuncusu! Hoop, Okan her maç ilk 11'de ve üç sezon boyunca takımın en etkili 3-5 oyuncusundan biri.. Emre'ye bir şey demiyorum, onu -tıpkı Semih Kaya ve Emre Çolak gibi- kazanan, Türk futboluna kazandıran kendisidir, hakkını verelim. Ama işte, bütün hayatını "kumar oynayarak" idame ettiren bir adamın, arada bozuk saat gibi günde iki kez doğru zamanı göstermesi beni hiç ama hiç etkilemiyor.

Neyse, sonuçta futbol kendini sürekli yeniliyor, geliştiriyor ve ilerliyor demiştim. Hatta bu örnekte görüldüğü gibi, bunun bir "sınırı" da yok. Kel alâka bir Brezilyalı Türkiye'ye gelip, sonraki 20 yılda o ülkenin futboluna damga vuracak olan bir kişiye ilham verebiliyor. Ben iddia ediyorum, Terim üç sene boyunca Piontek'in yanında "pratik" olarak öğrendiğinden çok daha fazla şeyi, "teoride" Parreira'yı o bir yıl boyunca seyrederken öğrenmiştir. Bu "kişisel bir görüş" değil, o sezonki her maçı, her detayına kadar hatırlayan ve bilen birinin analizi.. Doğrudur yanlıştır, ona o dönemi yaşayanlar karar versin.

Bu yazının ana fikrine yeniden dönersem: Bakınız, yıllardır '%100 Futbol' programında Rıdvan hocanın "ya, şu 4-2-3-1'i kim çıkardıysa allah onu kahretsin, ligde her takım böyle oynuyor arkadaş!" diye isyan ettiğini görüyoruz. Güntekin Onay da sürekli "hocam o iki ön liberodan bir tanesi bile ileri çıkmaz mı?!" diyerek onu destekliyor. Peki neden böyle? Neden herkes 4-2-3-1 oynuyor? Cevap çok açık: Çünkü Fenerbahçe öyle oynuyor da ondan.. Alex'in transfer edildiği 2004 yazında Daum, önceki sezonun şampiyon takımında forvet ikilisi olan van Hooijdonk ve Nobre ile Alex'i bir arada oynattığında, takım savunmasının arızalar verdiğini keşfetti. Bu yüzden Nobre'yi sağ açıkta oynattğını defalarca görmüşüzdür. Pierre sakatlanınca da o müthiş Nobre/Alex ikilisi doğmuştu. İşte o sezonlardan beri 1-2 teknik direktör hariç Türkiye liginde herkes Fenerbahçe'yi taklit ediyor. Yani 2005'ten beri -her sezon- ligdeki 18 takımın neredeyse 15 tanesi böyle oynuyor. Oysa Fransa 10 senedir o dizilişle oynuyordu kardeşim, o zamandan beri aklınız neredeydi?

Ve fakat, Fener'i taklit eden o takımların oyuncu kalitesi Marco, Appiah, Ümit, Emre vb. seviyesinde olmadığı için, 4-2-3-1'deki iki ön liberonun ikisi de -önce defansı sağlama alma güdüsüyle- hemen hiç ileri çıkmıyor. Ve biz de yıllardır, olabilecek en kısır maçları seyrediyoruz. Zico, Aragones, Daum, Kocaman dönemlerinde de Fenerbahçe 4-4-1-1 veya 4-2-3-1 denebilecek o dizilişle oynadı; Zico ve Kocaman ile şampiyon oldu. Ama şampiyon olsa da olmasa da herkes bu 8 yıl boyunca Fenerbahçe'yi taklit etti.

Geçen hafta PTT 1. liginden bir maça rastladım, 'Balıkesirspor-bilmem ne' maçıydı. Spiker kadroları sayarken şöyle dedi: "İki takım da 4-2-1-3 oynuyor sevgili seyirciler." Ne oldu abi? Ne ara 4-2-3-1, 4-2-1-3'e döndü bu ülkede? Ben ne ara olduğunu söyleyeyim: Geçen yıl!. Evet, Türk futbolu benim çocukluğumdan beri hep olduğu gibi yine Fenerbahçe'yi izliyor, yine onun ayak izlerini takip ediyor. Geçen sezon Aykut hocanın (Webo'nun transferi sonrası) inanılmaz bir dehayla oluşturduğu bu yeni diziliş, Avrupa'da pek az takım tarafından -tam olarak böyle, bizimki gibi- uygulanıyor ama Türkiye'de bırakın Süper Ligi, PTT liginde bile taklit edilmeye başlanmış!

İslam Çupi boşuna dememiş, "Fenerbahçe'nin büyüklüğü başka bir büyüklüktür, anlatılamaz!" diye.. İşte böyle detaylar çok güzel anlatıyor aslında her şeyi..

Fethiye maçına bağlayacak olursam, "futbol değişiyor" demiştik.. İşte futbolda bence dünya çapındaki yeni trend, "dizilişlerin birbirine geçmesi" meselesi.. Daha doğrusu "top rakipteyken ve biz savunmada yerleşmişken şöyle; top bizde ve sağ kanattan ataktaysak şöyle; orada atağı sonlandıramaz ve kontra yersek, faul de yapamazsak şöyle" vs. gibi, maçtaki her detay için ayrı ayrı kafa yorup birden fazla diziliş uygulanabiliyor. Fethiye maçı için yazdığım kendi kadromu, tekrar hatırlayalım:


Top rakipteyken ve set hücumu olacaksa bu şekilde yerleşilir; kimin, ne zaman, kimin kademesine gireceği anlatılır; bunlar zaten 50 yıldır bilinen şeyler..

Peki top rakibe geçince? İşte orada şöyle bir şey oluyor, diyelim ki Topuz'un kanadından bir atak geliştirdik ve top rakibe geçti:


Geride Bekir, Yobo, Kadlec, H.Ali; ön liberoda Selçuk.. Veya Hasan Ali'nin kanadında aynı şey oldu diyelim:


Geride Topuz, Bekir, Yobo, Kadlec; ön liberoda Selçuk..

Bu sayede her hücumda: Hem kanatta 2 oyuncuyla varyasyon, hem ceza sahasında sürekli 3 kişi, hem de savunmada -en az- 5 kişi olmak mümkün..

Söylediğim gibi, bunlar atla deve değil; 50 yıldır sürekli uygulanan ve eğilip bükülen şeyler.. Şahsen ben Fethiye gibi zayıf bir rakibe karşı, 3-6-1 diyebileceğim böyle bir denemeyi -bu oyuncularla!- seyretmeyi çok isterdim. Fethiye maçını kazansak ne olur, kazanmasak ne olur.. Kaldı ki, bu kadroyla da kaybetme olasılığımız bence %5'in üzerinde olmaz.

Hem kim bilir.. Bakarsınız bu maçtan sonra ligde 3-6-1 oynayan hocalar da görürüz ;)

30 Kasım 2013 Cumartesi

Ersun hocanın mütevazı devrimi..

Ersun Yanal, aşağı/yukarı 14 yıldan beri takip ettiğim bir isim. Dikkatleri ilk kez üzerine çektiği 2000/2001 sezonunun 32. haftasında, A.Gücü takımıyla G.Saray'ı Ali Sami Yen'de 2-1 yenerek bir nevi Fenerbahçe'nin şampiyon olmasını sağlamıştı. O G.Saray ki; son 1 yıl içinde Türkiye Ligi, Türkiye Kupası, Cumhurbaşkanlığı Kupası, Uefa Kupası ve Avrupa Süper Kupasını kazanmış, daha üç hafta önce de Sanitago Barnebau'da CL Çeyrek Finali oynamıştı.

A.Gücü maçında, G.Saray'ın 11'i şöyleydi:


Bu takımı yenmek kolay mı? İdeal 11'inden sadece Bülent, Suat ve Jardel yok; Hasan Şaş yedek.. A.Gücü'nün kadrosu:


İşte böyle çılgın bir hocaydı Ersun Yanal; zira Rogerio, Faruk, Cafer, Hakan ve Augustine aslında hücumcu oyuncular. Aynı takımla, bu maçtan birkaç hafta önce Ankara'da Mustafa Denizli'nin Fenerbahçe'sini de yenmişlerdi. G.Birliği ve Manisa'da kendine has tarzını aynen devam ettirdi, G.Birliği ile son haftalarda şampiyonluğu kaybetti. 30 hafta boyunca G.Birliği'nin "Yugoslav faulleri"ne sesini bile çıkarmayan Türk hakemleri, son 4-5 haftada o takımı adeta doğradı ve patır patır kart gösterdiler. Kadro dar olduğu için de yarıştan kopup gitti G.Birliği. Ama o sezon Rafa Benitez ile Uefa Kupası'nı kazanan Velencia'nın aldığı tek yenilgi de G.Birliği'ne karşıydı. Manisa'da bu kez 31. hafta 5-3 yenerek Fenerbahçe'yi şampiyonluktan etti. O maçta Arda Turan sağ bek, Caner Erkin sol bek oynamıştı, düşününüz. Millî takımda hiç de fena işler yapmamasına rağmen Fatih Terim'in Bizans oyunları sonucu ayağını kaydırmasıyla kendini kapının dışında buldu. Koordinatörlük gibi saçma sapan görevlerde istihdam edildi ve son olarak 1.5 sezon Eskişehir'i çalıştırdı.

Bu Eskişehir dönemi önemli, çünkü Ersun hocanın o "çılgın" futbolunun biraz daha durulduğu, "pas futbolu"na da adapte olmaya çalıştığı, bir nevi "staj" dönemiydi. Zaten sonuçlar anlamında kariyerinin en başarısız periyodu da Eskişehir'de geçmiştir. Buna rağmen Aziz Yıldırım'ın kişisel risk ve inisiyatif almasıyla Fenerbahçe teknik direktörlüğüne getirildi.

Fener'deki başlangıç, genel olarak Eskişehir dönemini hatırlatıyordu. Denemeler yaptı, kimisi tuttu, kimisi tutmadı. Ama kesin olan şey, Aykut Kocaman gibi "siyah ile beyaz kadar farklı düşündüğü" bir teknik direktörün kendi damgasını vurduğu, kadroyu da ona göre oluşturduğu bir takımı devraldığı için, Ersun hocanın zamana ihtiyacı olduğuydu. Salzburg ile CL ön elemesi, Arsenal ile CL play-off'u, G.Saray ile de Süper Kupa finali oynanacağı düşünülürse o zamanı yoktu ve geçiş döneminde olunduğu için, doğal olarak sonuçlar anlamında başarısız bir başlangıç yapıldı. 3 Temmuz komplosunun uzantısı olarak "Avrupa Kupaları stresi" ortadan kalkınca Ersun hoca da rahatladı ve takıma kendi imzasını yavaş yavaş, adeta bir oya gibi işleyerek atmaya başladı.

Nedir? Fenerbahçe'nin 106 yıllık tarihinin en önemli üç maçından biri olan, aslında hiç de hatırlamak istemediğimiz Benfica maçıyla gireceğim. O maç öncesi bilindiği gibi Topal, Emre, Meireles ve Webo -muhtelif nedenlerden ötürü- oynayamayacak durumdaydı. Hepimiz bu oyuncuların mevkiinde kimlerin görev yapacağına ilişkin günlerce kafa yorduk, Aykut hocamız şu kadoyla çıktı sahaya:


Sadece bu kadroyla çıkmadık; işin kötüsü, top bizdeyken de sahaya bu şekilde yayıldık. Benfica gibi Avrupa'nın en önemli hücum takımlarından birine karşı, en hareketli forvetlerine karşı bu şekilde sahaya yayılmak intihar gibi bir şeydi. Neden? Onun için Benfica'nın kadrosunu hatırlayalım:


Benifca'nın bu kadoyla nasıl oynayacağı belli: Topu aldığı anda hızlı, dikine oyun ve kontr imkânı varsa onu değerlendirmek; yoksa bir şekilde rakip yarı alana yerleşmek.. Orada yetenekli oyuncuları ile çeşitli hücum varyasyonları yaparak pozisyona girmek, duran top kazanmak vs. Ama asıl önemlisi, TOPU KAPTIRDIĞI ANDA inanılmaz bir baskı ve hücum pres ile -rakip savunma çıkarken- topu yeniden kapmak ve ani paslarla pozisyona girmek.. Bütün maç böyle geçti, hiçbir ânında oyuna ortak olamadık. Eğer 11. dakikadaki o şanslı penaltı olmasa, maç çok daha önce kopabilirdi. Ha, 1-1 iken Kuyt golü atsa o zaman da durum çok farklı olabilirdi ama bence sonuç değişmezdi. Maç boyunca dünyanın sayılı beklerinden biri olan Gökhan orta sahayı bile geçemedi; Benfica, bizim ceza sahasına tam 61 pas attı vs., bunun gibi çok fazla veri var. Sonuçta da elendik.

Hepimiz "acaba Topal, Raul ve Webo olsaydı nasıl olurdu?" diye düşünüyoruz, bu konuda muhtelif fikirler var. Bence de tura çok daha fazla ortak olurduk ama o maçtaki Benfica'ya karşı koymak çok zordu. Ayrıca, asıl konuya gelirsem, o günkü OYUN ANLAYIŞIMIZ maalesef fazla teslimiyetçiydi. Aykut hocayı kendi babamdan bile çok seviyorum ama bu, gerçekleri söylemeye engel olmamalı diye düşünüyorum.

Ersun Yanal'ın gelmesiyle, top Fenerbahçe'deyken sahaya yayılışımız şöyle oluyor, biliyorsunuz:


Naçiz kanaatim, bir futbol takımı "kendi dengi ya da kendisinden daha iyi" bir takımla oynuyorsa, top ayağındayken bundan gayrı dizilme şansı yok. Neden? Burada Ümit Özat'ın bir anekdotunu anlatayım. Bilindiği gibi 2004 yılında, CL grubunun son maçında yedek ağırlıklı Manchester United'ı Kadıköy'de 3-0 yenmiştik. Tuncay'ın hat-trick yaptığı o maçın en önemli detayı, sağ açık oynayan Cristiano Ronaldo ve Fener'de sol bek oynayan Ümit Özat arasındaki mücadeleydi. Ümit eski libero, önceki sezonun inanılmaz merkez orta sahası vs. ama Daum o sezon başında Ümit'i sol bek oynatmaya başlamıştı. Sürati ve çabukluğu olmaması yüzünden çevremdeki herkes Ümit'in o maçta rezil olmasını bekliyordu ama Ümit kariyerinin en müthiş maçlarından birini oynadığı gibi, Tuncay'ın en güzel golünde Ronaldo'yu "çarşıya gönderip" sağ ayağıyla ortayı yapan kişiydi. Sonraları o maça nasıl hazırlandığı sorulduğu zaman Ümit, Türk futbolunun gördüğü en zeki futbolculardan biri olduğunu gösteren şu cevabı vermişti: "Abi karşımda Ronaldo.. Ben ondan çekinsem, sürekli onu DURDURMAYI düşünsem baş edebilmem mümkün değil. Ben de şunu yaptım, sürekli ileri çıktım ama bütün maç boyunca!. Çünkü biliyorum ki Ronaldo Avrupalı, belli bir futbol altyapısı almış, karşısındaki bek ileri çıkarsa -eli mahkûm- o da onunla birlikte geri dönecek.. Nitekim öyle oldu, ben onun ayağına top gelmesini bekleyip ondan sonra durdurmaya çalışacağıma, sürekli ileri çıkarak onu bizim kaleden uzak tutmaya çalıştım." İşte bu futbolcu büyük futbolcudur, büyük takım futbolcusudur. Belki hocasının bile aklına gelmemiş bir konuda inisiyatif alıp uygulayabiliyor. O maçtan hiç kimse Ronaldo'nun bir hareketini hatırlamıyor ama Ümit'in ona attığı çalım ve enfes muz ortasıyla yaptığı asist hâlâ hafızalarda.

Neyse, sonuçta Benfica'ya karşı Ersun hocanınki gibi bir dizilişle oynamadığımız sürece, Fener, GS veya Beşiktaş'ın o takımlara kafa tutması mümkün değil. Birbirlerine kafa tutmaları bile çok zor, Ersun Yanal'ın tercihlerinin ne kadar doğru olduğunu G.Saray maçında gördük, bence bugünkü derby'de tekrar göreceğiz. Yani beklerini ileri çıkarmazsan, Gaitan ve Salvio'yu onları KOVALAMAK ZORUNDA BIRAKIP kalenden uzaklaştırmazsan "o güneşe kar bile dayanmaz"; dayanması mümkün değil. Sanki grogi olmuş boksör gibi maç boyunca kafamızı bile kaldıramamızın nedeni, ilk maçta ezerek yenmiş olmamıza rağmen rakipten çok fazla çekinmemiz ve maç içinde hiçbir karakter ortaya koyamamamız yüzündendi. Oysa top bize her geçtiğinde sahayı enlemesine kullanıp oyunu genişletmek, bunun için bekleri orta sahaya çıkarıp stoperleri çizgiye açmak ve rakibi her koşulda GERİYE KOŞTURMAK gerekiyordu. O maçta bunları yapmadık, geldi geçti sonuçta. Hepimizin hafızasında yerini koruyan ve hep koruyacak o maç üzerinden derdimi anlatabilmişimdir umarım.

Burada iki konuya açıklık getirmek zorundayım:

1. Söylediklerim asla ve asla "Ersun Yanal iyidir, Aykut Kocaman kötüdür" olarak okunmasın. Benim bu iki hocaya karşı beslediğim duygular arasında Aykut hoca lehine çok büyük bir fark var. Ersun Yanal'ı 14 senedir her geçen yıl daha çok severek seyrettim, Fenerbahçe'ye gelmesiyle birlikte bizim de hocamız oldu ve sevgimiz/saygımız elbette sonsuz. Ama Aykut Kocaman benim çocukluğumun en büyük kahramanlarından biri, üç kez gol kralı olmuş ve hoca olarak bize 2011 şampiyonluğu ile 2013 EL yarı finalini yaşatmış bir efsane. Yanal birkaç sezon çalıştıktan sonra gönlümüzdeki bu en üst mertebede Aykut hocanın yanına yerleşecek. Bundan hem ümitliyim, hem de bunun olmasını çok istiyorum.

Ama öte yandan bana "30 yıldır seyrettiğin Fenerbahçe futbol takımı için bu iki teknik direktörden hangisi daha uygun?" diye sorulsa, 100 kere Ersun Yanal derdim. Aykut hoca zaten bu iğrenç Türk futbol camiası için çok temiz bir insan, onun Türkiye'de çalışmasını şahsen hiç istemiyorum. Ama basında birkaç kez yazıldığı gibi Fransa'ya gitse, mesela Bordeaux'nun hocası olsa, ben 20 yıl falan o kulübün başında kalacağını düşünüyorum. PSG dışında bütün takımlar için geçerli bu, hatta Marseille en muhteşemi olurdu.

Ama Fenerbahçe çok ilginç bir camia.. Türkiye içinde o kadar büyük ve taraftarı da bu büyüklüğü o kadar net bir şekilde hissedip yaşıyor ki, bu aynı zamanda bir İLLÜZYON çıkarıyor ortaya; kendimizi dünya futbol camiasında da çok büyük falan zannediyoruz. Ha, taraftar sayısı, taraftarın kulübe bağlılığı, sahip olduğu ekonomik potansiyel ile bu zaten böyle, eyvallah.. Ama kaynaklar iyi yönetilmediği zaman işte bu kadar büyük ve 106 yaşında bir kulübün Avrupa Kupalarındaki en büyük iki başarısı, son beş sezonda gelebilmiş; o da bir CL çeyrek finali, bir EL yarı finali.. Oysa bu potansiyelde bir kulüp 2-3 sezonda 1, bu başarılardan en az birini zaten kazanmak zorunda. Yani bence böyle..

İşte bu sebeplerden dolayı Fenerbahçe teknik direktörlüğü dünyadaki en zor işlerden biri. Takıma öyle bir oyun anlayışı ve sistem uygulatacaksın ve ezberleteceksin ki, Türkiye'deki maçlarda EN BÜYÜK gibi oynayacak, Avrupa'da ise KONTROLLU olacak ve haddini bilecek. Bu neredeyse imkânsız bir görev, o yüzden son 30 yıldır ne zaman Avrupa'da yoksak ligi kazanıyoruz, Avrupa'da devam edersek de ligi kaybediyoruz. Bu konuya birazdan dönüp yazıyı tamamlayacağım.

2. Yazıdan "Aykut hoca kötüdür, Ersun hoca iyidir" anlamı çıkarılmaması gerektiği gibi, "hattta Ersun hoca o kadar Fenerbahçe'ye uygundur ki, her koşulda başarılı olur/olacaktır" gibi bir anlam da çıkarılmamalı.. Sonuçların ne olacağını hiçbirimiz bilemez ama en azından o sonuçlar için mücadele ederken, "taraftarın ve camianın daha fazla tatmin olduğu" bir futbol ortaya konabilir ve konuluyor, söylemek istediğim bu.

Ayrıca Ersun Yanal Fenerbahçe'ye "olabileceği en muhteşem zamanda" teknik direktör oldu. Neden böyle diyorum? Aykut hocanın halefi olduğu için.. Son 30 yılını en ince ayrıntısına kadar ezbere bildiğim Fenerbahçe'de, iddia ediyorum, Parreira Venglos'tan sonra gelseydi başarılı olamayacaktı mesela. Parreira'nın en büyük şansı, teknik direktörlüğü tartışılabilir olsa da disiplin ve kondisyon konusunda kusursuz bir antrenör olan Osieck'in takımını teslim almasıydı. Osieck, kulüpte laçkalığın adeta "rutin"leştiği bir dönemde ve tam bir "yabancı" gibi geldiği Fenerbahçe'de ligi kazanamadı belki ama bu konudaki hizmetleri çok büyük oldu. Ondan önce Fenerbahçe nasıldı, önce onu bir hatırlatayım genç arkadaşlara; sonra konuyu yeniden Ersun hocaya bağlayacağım.

Fenerbahçe'nin 1980 ve 90'lı yıllarda en nasiplenmediği iki kavram "sistem" ve "istikrar"dı. Bu 20 senede elde edilen bütün başarılar "günlük" rüzgârlarla elde edildi, uzun vadeli bir plan/programın esamisi bile okunmadı. Ta ki Aziz Yıldırım gelene kadar, orası ayrı bir yazının konusu.

Mesela 103 gol atarak şampiyon olan 1989 kadrosu, tamamen "tombala" yöntemiyle kurulmuştu. Sistem ve disiplinden hiç nasiplenmemiş ama futbolu çok iyi bilen, iyi bir taktisyen olan ve baba şefkatine sahip bir hoca; Veselinovic.. "Ya tutarsa" diye yapılmış Sakaryalı transferler, yedek olarak alınan ama sezonun yıldızlarından biri hâline dönüşen 21 yaşındaki Hakan Tecimer.. "Yahu biz bu takıma santrfor almamışız" diyerek 10. haftada kiralanan Hasan Vezir.. Çok doğru ama kel alâka bir transfer hamlesi olan Harald "Toni" Schumacher ve onun kaptan yapılması.. Sonuçta ortaya inanılmaz bir takım çıktı; saha içinde tamamen yıldızların üzerine kurulu bir futbol oynayan, takım savunması denen şeyle ise alâkası bile olmayan.. Ama Rıdvan, Oğuz, Aykut, Hakan ve Hasan gibi olağanüstü yıldızlardan bir tanesi mutlaka maçı alıyordu.

Sonraki sezon yaşananlar ise tam bir facia..  O takımın en kritik futbolcularının başında gelen (ve kiralık oynayan) Hasan Vezir'in G.Saray'a kaptırılması, onun yerine Nielsen gibi acayip bir transfer yapılması, Rıdvan'ın Yesiç tarafından 10. haftada katledilmesi vs. vs. Hem şanssızlık hem de "kadro mühendisliği" konusunda imza atılan skandallar sonucu, ben çok tasvip etmesem de iyi- kötü 1 şampiyonluk, 1 de ikincilik kazanmış olan Veselinovic'in sistemi terk edildi. Soru şu: Yerine kim getirildi?

O dönem çok büyük Yugoslav hocalar var, hepsi de Türkiye'de seve seve çalışır, hatta çalışmışlar. İlk aklıma gelenler, takımı daha önce şampiyon yapan Stankovic, G.Saray'da çalışmış (ve 94'te Fener'e gelecek olan) Ivic, Kaleperovic vs. Hayır, Fenerbahçe tuttu, iki sezon önce PSV ile Avrupa Şampiyonu olan Hiddink'i getirdi. Hiddink Türk futbolunu, Türk futbolcusunu nereden bilsin? Aynı 2000'lerde G.Saray'a gelen Rijkaard gibiydi ama daha kötüsü.. Ligin açılış maçında, Kadıköy'de, tarihinde ilk kez 1. ligde oynayan Aydın'dan 6 gol yedi Fenerbahçe. Sezonun bitmesine 6 (!) maç kala Hiddink postalandı, millî takımdaki koltuğunu Piontek'e bırakmış ve boşta olan Tınaz Tırpan göreve getirildi. Sezon sonunda o da gönderildi ve yerini Çek Josef Venglos'a bıraktı.

Şu silsileye bakar mısınız, böyle sistemsiz, böyle "akıl"sız bir kulüp olabilir mi? Enteresan bir şekilde Fenerbahçe'de iki tam sezon çalışan Venglos, 1990 Dünya Kupası'nda iz bırakan Çekoslovakya takımının teknik direktörüydü. Fener'den ayrıldıktan sonra "hocaların hocası" olarak "dünya teknik direktörler birliği" gibi bir kurumun başına da getirildi vs. Ama çok yumuşak yüzlü bir insandı. Kulüpteki lakaytlığı düzeltemeyeceğini kısa sürede anladığı gibi, ortama uyum da sağladı. Şöyle iki örnek vereyim:

Bir keresinde Venglos futbolcuların disiplinsizliğinden artık yaka silkmiş ve ceza olsun diye kamp yaptıkları yere yakın bir ormanlık arazide futbolcuları kros'a çıkarmış. Bir süre sonra yolda "kendin pişir kendin ye" tarzında bir restoran görmüşler, Semih (Yuvakuran) "hocam şurada iki nefeslenip bir şeyler yiyelim" demiş ve Venglos da buna olur vermiş (!!). Bu haberi gazetede okuduğumu, mangal resimlerini vs. dün gibi hatırlıyorum. Hatırlamak istemediğim ikinci konu ise Tanju Çolak ile ilgili.. Tanju, bir antrenmanda Venglos'a şaka olsun diye parmak atmıştı. Evet, yanlış okumadınız, halk arasında "pandik" denen hareketi, bir futbolcu hocasına yapabiliyor :s Ben bu haberi de gazetede okumuştum ve şöyle yazıyordu: "Venglos, Tanju'ya 'bir daha böyle bir şey yaparsa o parmağını kıracağını' söyledi." Söyledin de, geçmiş olsun sevgili hocam.. Sen o harekete "muhatap" oluyorsan orası ayrı kabahat ama artık olduktan sonra o futbolcuyu takımdan kov(a)mıyorsan, futbol bilgin ne düzeyde olursa olsun sen hocalık falan yapamazsın demektir.

Bu durumdaki bir futbol takımının, Avrupa Kupası maçında 7 gol yedikten 3 gün sonra deplasmanda G.Saray'ı yenmesi normal değil mi? Bence çok normal, o dönemleri yaşayanlar iyi bilir ve hatırlar :s

İşte Osieck böyle bir Fenerbahçe'ye geldi, laçkalığın diz boyu olduğu.. Rahmetli başkan Güven Sazak, kulüpteki o iklimi değiştirmek için müthiş bir reform yapmış ve transfer döneminde 20-25 genç oyuncu transfer ettiği gibi, 3 yıl öncesinin Dünya Kupası şampiyonu Batı Almanya'da Beckenbauer'in yardımcılığını yapmış olan isimsiz Osieck'i takımın başına getirmişti. Osieck ilk olarak ne yaptı peki? Rıdvan ve Tanju'yu daha birkaç haftalık antrenmandan sonra kadro dışı bıraktı. Rıdvan, Türk futbol tarihinde son 30 yılın (Sergen Yalçın ile birlikte) en iyi futbolcusu, taraftarın gözbebeği falan ama "gelmiş geçmiş en kötü yaşayan futbolcu" aynı zamanda.. Benim bildiğim, günde iki paket sigara, karı-kız, kumar vs.. Üstelik antrenmanı da sevmiyor. Tanju bire-bir kopyası.. Osieck, Venglos'un yaptığını yaparsa takım üzerinde hiçbir otoritesinin kalmayacağını anladığı için, kellesini ortaya koyup bu radikal kararı alabilmişti. Ben o zaman 16 yaşında bir çocuğum, nereden bileyim, Osieck'e ana-avrat küfrediyordum. Taraftar da puan kaybedilen her maçta Rıdvan/Tanju diye bağırıyordu. Basın, zaten ateşe benzin döküyor ve o zamanlar Kanal 6 spor müdürü olan Şansal Büyüka, Rıdvan ile hepimizi ağlatan şu röportajı yapıyordu:


Benim gönlümdeki yeri Zeki Rıza Sporel'den, Fikret Arıcan'dan, Cihat Arman'dan, Can Bartu'dan, Lefter'den, Rıdvan'dan daha aşağıda olmayan İslam Çupi ise Milliyet gazetesinde yine beni bir çocuk olarak ağlatan şu satırları yazmıştı:

"Osieck denen Alman, takımın futbol bireyleriyle yığınla hazırlık ve TSYD maçı oynadıktan sonra, kendi ölçülerine göre bir sıralama yapmış ve lig oyunlarına Tanju ve Rıdvan'sız bir kadro ile başlamayı tercih etmiştir, şimdilik..."

"Rıdvan ve Tanju, son 20 yılın yerine alternatifler koyamayacağımız 2 futbol ilahıdır. Rıdvan sürati, dripling hüneri ve tekniği ile bir takımın simetrisini bozup, golü en kolay atılan nesne hâline getiren bir futbol sihirbazıdır (Yazarın notu: sanki Messi'den bahsediyor, değil mi? Ama Rıdvan öyle bir futbolcuydu işte..). Tanju ise, her türlü golü en kolay atan/atabilen bir 'bin namlulu silah'ın adıdır."

"Rıdvan ve Tanju, futbola geliniz. Top, statların içinden başka hiçbir yerde satılmaz çünkü..."

---

:'(

---

Osieck'in genç takımı, ligin ikinci yarısında kondüsyonu ve fizik gücüyle rakiplerini adeta ezip geçerken, mesela (14. haftada namağlup ünvanını kaybedip 2-0 yenildiği) Samsun'u 29. haftada 8-1 yenen bir takım hâline dönüşmüştü. Ama ligin bitmesine 3 hafta kala Kocaeli deplasmanında Vahap Beyaz'ın gözünün önünde (gerçekten böyle, hakemin 3-5 metre önünde!) topu eliyle alıp götüren Saffet Sancaklı golü attı, Fenerbahçe 1-0 kaybetti ve şampiyonluk da o maçta gitti. Beşiktaş tribünleri "Vahap Beyaz/Ahmet Çakar.." şarkısını 96 yılında bestelerken sadece o sezondan değil, önceki birkaç sezondan da ilham almıştı yani; bu vesileyle bunu da hatırlatmış olalım.

Osieck'in ikinci sezonu çok kötü geçti, tıpkı Nielsen transferi gibi büyük umutlarla (önceki sezon Bursa'da 12 gol atmış olan) dev santrfor Pingel alındı ama daha sezon başında 6 aylığına sakatlandı. Cannes'dan iki maçta 9 gol yenerek Avrupa'ya veda edildi, lig daha Aralık ayında ona keza.. Devre arasında olağanüstü kongre ile başkan olan Ali Şen önce Osieck'i gönderip İviç'i getirdi, sezon bitince de Parreira ile anlaştı (Parreira'dan önce Fatih Terim'e teklifte bulunmuş ama millî takım Euro 96 elemelerinin tam ortasında olduğu için bu transfer gerçekleşmemişti).

Sonraki yılları başka bir yazıda anlatırız. Ama işte birkaç paragraf üstte belirttiğim gibi Parreira, Osieck'in geldiği sezon (Venglos'u müteakip ve Oğuz, Rıdvan, Tanju, Aykut'un tam ortasına!) gelmiş olsaydı, işi çok daha zor olurdu. Bu yüzden "Fenerbahçe açısından bakıldığında 90'lı yıllar için Osieck neyse, Aykut Kocaman da 2000'li yıllar için o"dur. Aragones ile geçirilen felaket sezon ve sonraki yıl Daum ile son hafta kaçan şampiyonluk, ancak ve ancak Aykut Kocaman gibi biri tarafından o derece göğüslenebilirdi. 3 Temmuz'u zaten hiç söylemiyorum bile..

Bu yüzden çok sevdiğim Ersun hocamızın yerinde olsam, ara ara Aykut hocayla görüşüp konuşur, dertleşir ve ona teşekkür ederdim. Bu takımın temelini o attı; Kuyt, Sow, Webo, Egemen, Topal, Caner, Hasan Ali gibi inanılmaz transferlerle müthiş bir "takım kimyası" oluşturdu. Yoksa Ersun hoca belki de 1 yıl boyunca bu işle kendisi uğraşacaktı.

Ayrıca Ersun hoca, o "dönüştürmeye" çalıştığı kendi oyununda 'eksik olan/tamamlanması gereken' kısmı adeta "futbolcuların iliklerine kadar aşılamış olan" bir teknik direktörden devraldı takımı, bu da çok kutlu ve mutlu bir tesadüftür. Yani Ersun Yanal "top rakipteyken" Türkiye'nin en iyi hocalarından biri, Aykut hoca bu konuda çok "tedbirli" bir teknik direktör modeliydi mesela. Ama top bizdeyken ve "rakip savunma yerleşmişse" bu konuda da Ersun hoca eksik, Aykut hoca ise Türkiye'nin en iyi teknik direktörü bence. Onun bıraktığı mirasın bu yönü, Yanal'ın o "pratiğe ihtiyaç duyan" tarafını mükemmel bir şekilde tamamlıyor. Yanal'ın "usta" olduğu konu ise o mirasın eksik kısmını tamamlıyor. Yani, "kusursuz karışım"! Eğer bundan sonra transfer yapılırken Aykut hocanın "iş ahlâkı yüksek oyuncu" takıntısı devam ettirilirse, gelecek sezon son 30 yılın en iyi futbol oynayan Fenerbahçe'sini seyredebiliriz. Ben çok ama çok umutluyum.

ANAFİKİR:

Yazının ana fikri ve Ersun hocanın yaptığı devrim şu, aslında yukarıda da az-çok bahsettim: Artık büyük takımların, dörtlü defansta 3-5-2'nin kanatları gibi görev yapan iki bek ile oynamak dışında bir seçeneği bulunmuyor. Bunun 2 faydası var: 1. Oyunu genişletip daha fazla boş alan bulmayı ve top kaptırıldığında görev dağılımları açısından sahaya en optimum şekilde yayılıp, rakibi baskı altına almayı sağlıyor. 2. Rakip sizi baskı altına almak istediğinde de yediğiniz presi aşmak adına sahaya "en ideal şekilde" dağılmayı sağlıyor. Ayrıca artık bütün takımlar "iki kanat ve bir merkez forvet" ile oynadığı için rakip teknik diretörler de o kanat oyuncularına mutlaka "karşınızdaki rakip beki kovalayın" diyor. Dolayısıyla rakibin hücumunda -tabir caizse- başrolde yer alan iki oyuncusunu, kelenize 100 metre uzakta tutmak istiyorsanız beklerinizi salacaksınız. Böylece top rakibe geçtiği anda ilerideki 7 oyuncuyla muazzam bir hücum pres yapılabiliyor.

Öte yandan bunun dünya futbolu açısından bir devrim olmadığının fazlasıyla farkındayım. Avrupa'nın bütün büyük takımları zaten bu şekilde oynuyor yıllardır, hatta bizim takımlarımızda da kimi zaman bu futbolun "kırıntı"larını görüyoruz. Ama bunu bir "felsefe" olarak ortaya koymak ve yapıyı ısrarla bunun üzerine inşa etmek, Ersun hocanın en büyük doğrusu. Onun bu çalışkanlık ve iş ahlâkıyla, yıllar boyu Fenerbahçe teknik direktörü olarak kalacağını sanıyorum, umarım öyle olur.

18 Kasım 2013 Pazartesi

En iyi 5 Andrei Tarkovsky filmi


1. Andrei Rublev (10)
1966

2. The Mirror (10)
1974

3. Solaris (10)
1972

4. Stalker (10)
1979

5. Ivan's Childhood (9)
1962

Diğer: The Sacrifice (8), Nostalghia (7), Steamroller and the Violin (6)

Görmediklerim: Tempo Di Viaggio (Tv Belgeseli), Ubiytsy (Kısa), There Will Be No Leave Today (Kısa)

Best albums of 2013 (So far)


1. Parquet Courts - Light Up Gold (10)
2. My Bloody Valentine - m b v (10)
3. Nick Cave and the Bad Seeds - Push the Sky Away (10)
4. Unknown Mortal Orchestra - II (9)
5. Vampire Weekend - Modern Vampires of the City (9)
6. Daft Punk - Random Access Memories (9)
7. Arcade Fire - Reflektor (9)
8. Darkside - Psychic (9)
9. Foxygen - We Are the 21st Century Ambassadors of Peace & Magic (9)
0. Bill Callahan - Dream River (9)

11. Kurt Vile - Wakin' on a Pretty Daze (9)
12. Suede - Bloodsports (9)
13. Tricky - False Idols (9)
14. Yo La Tengo - Fade (9)
15. Phosphorescent - Muchacho (9)
16. Fuck Buttons - Slow Focus (9)
17. Kanye West - Yeezus (9)
18. Boards of Canada - Tomorrow's Harvest (9)
19. Jason Isbell - Southeastern (9)
20. Kacey Musgraves - Same Trailer Different Park (9)

Not: Çalışmayan link varsa, yorum kısmında belirtiniz.

8 Kasım 2013 Cuma

Meireles değil, Holmen; Emenike değil, Webo!

Bursa maçından önce yazdığım yazı aşağıda.. Kısaca hatırlatırsam, Fenerbahçe'nin orta sahadaki üç pozisyon için 'Topal/Selçuk', 'Emre/Meireles/Cristian/Salih' ve 'Alper/Holmen' şeklindeki üç 'havuz'dan 'birer' oyuncu seçerek oynaması gerektiğini söylemiştim. Bu havuzlardaki oyuncuların da 'mücbir sebepler dışında bir arada kullanılmasının' iyi olmayacağını eklemiştim.

Bursa maçında Ersun hoca, kendisinin de keşfettiğini umduğum bu gerçeğe paralel bir üçlü ile oynadı: Topal, Cristian, Alper. Ağzı ile kuş tutsa taraftara yaranamayan Cristian yine hiç fena oynamadı ama yine eleştirildi. Topal her zamanki Topal, bu takımın en vazgeçilmez oyuncularından biri. Alper ise Fenerbahçe tarihinin en önemli genç yıldızlarından biri, hatta 'ikinci bir Tuncay Şanlı' olacağına dair oluşan kanaatimizi, her geçen maç güçlendirmeye devam ediyor. Neticede benim için de makbul olan orta saha, Bursa maçında buydu. Takım belki çok iyi oynamadı ama 'dengeli' bir görünüm arz etti, yeni bir teknik diretör ile ligin 10. haftasında önemli bir göstergedir bu.

"O zaman sorun ne, aynı şekilde devam etsin işte!" denebilir. Sorun şu: Alper cezalı olduğu için bu haftaki G.Saray maçında yok. "E iyi ya, o havuzda bir de Holmen yok mu? Alper'in yerine o oynasın, olsun bitsin" denebilir, o da Holmen'in 'yabancı' futbolcu olması nedeniyle öyle kolay yapılabilecek bir şey değil. Artı, bir problem daha var, hatta belki de en büyük problem: Meireles ve Emre iyileşti! Bu iki oyuncuyu 'denge'yle, 'kimya'yla, 'sistem'le veya başka herhangi bir gerekçeyle yedek bırakamazsın. Son iki hafta sakat oldukları için hocanın eli rahattı. Ama şimdi bu takımın en kaliteli 5 oyuncusundan 2'si olan bu iki oyuncu tam olarak hazır durumda ve forma bekliyor. Ne yapacaksın?

Bu durumda naçiz kanaatime göre 'yapılması gereken' başka, Ersun hocanın yapacağı başka, maalesef. Ersun hocanın yapacağı, sanırım (ve basında söylenenlere göre) şu:


Böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş olacak. Hem Alper cezalı diye oynamıyor, hem de Meireles ve Emre'nin ikisi birden sahada olabilecek. Fenerbahçe Aykut Kocaman yönetiminde, geçen sezonun ikinci yarısındaki G.Saray maçına bu orta saha ile çıkmış ve hiç iyi bir futbol oynamamasına rağmen 2-1 kazanmıştı. Ersun Yanal ise sezon başında birkaç maçta denedi bu üçlüyü, o maçlardan hiçbirinde Sivas karşısındaki Holmen ya da son haftalardaki Alper gibi bir performans hatırlamıyoruz. Zaten geçen haftaki yazıyı bunun için yazmıştım, "artık hangi oyuncuların birlikte kullanılması ya da kullanılmaması gerektiği ortaya çıktı" demiştim. İşte o analize göre Meireles ve Emre de, Topal'ın önünde 'birlikte' kullanılmaması gereken oyuncular arasında yer alıyor.

Peki ne yapılmalı? Cevap şu: Topal'ın önünde Meireles 'veya' Emre ile Holmen birlikte oynamalı. Ama burada da bir sorun var: Holmen yabancı oyuncu. Alves, Kuyt, Webo, Sow ve Emenike banko olduğuna göre, bu durumda tıpkı CL kura çekiminde bir takımın hangi grupta olacağı belirlenirken aynı ülke takımlarının elenmesi gibi (maalesef, Holmen'den bir gömlek daha iyi bir oyuncu olmasına rağmen) Meireles 18 dışında kalıyor. Yani geriye Topal, Emre, Holmen üçlüsü kalmış oldu.

Burada bir konuya açıklık getireyim. Yabancı hakkı sınırsız olsa ben "Topal, Meireles, Holmen oynasın, Cristian ve Emre de kulübede olsun" derdim. Zira hemen her yazıda belirttiğim gibi Meireles bu ligin seviyesinin çok üzerinde, Fenerbahçe kalibresindeki takımlar için adeta paha biçilemez bir oyuncu. Ama orta saha oyuncusu olarak (dünya üzerindeki her futbolcu gibi) onun da iyi olduğu ve iyi olmadığı, iyi yaptığı ve pek iyi yap(a)madığı birçok şey mevcut. Tüm bunların sonucu onun nasıl bir oyuncu olduğuna bakınca ortaya şu çıkıyor: Defansın önündeki o kesici oyuncunun yardımcısı olan, çok koşan, 'defans aklı yüksek', kısa ve uzun pası çok iyi oynayan, vizyonu geniş, iki ceza sahası arasında yorulmadan gidip gelen ama rakip ceza sahasına pek girmeyen (hatta hemen hemen hiç girmeyen), hücumda çok etkili olmayan şahane bir orta saha oyuncusu. Dediğim gibi, bu kalitede bir oyuncuyu Avrupa'dan en kötü 10 milyona alırsınız ve zaten Fenerbahçe de 29 yaşında bu parayı vererek Meireles'i transfer etti. Çok da iyi yaptı, geçen yılki yarı final başarısında azımsanmayacak bir katkısı vardı Raul'un. Hatta hepimizin hemfikir olduğu üzere Lizbon'da Topal ve Meireles oynasaydı, Fenerbahçe Benfica'yı elerdi. Neyse, şimdi o konuyu hiç hatırlamayalım.

Sonuçta Meireles böyle, Holmen'den daha iyi bir futbolcu olmasına rağmen onun iyi yapamadığı şeyleri Holmen çok iyi yaptığı için G.Saray maçında Holmen'in oynaması gerekiyor. Eğer Alper cezalı olmasaydı "Topal, Meireles, Alper" derdim. Meireles'in yaptığı her şeyi yapabilen Emre gibi bir yerli oyuncu kadroda olmasaydı (yani Meireles'in tek alternatifi Cristian olsaydı, Meireles mutlaka oynamak zorunda olacağı için) "Topal, Meireles, Salih" derdim. Ama neyse ki Emre gibi muazzam bir futbolcuya sahibiz ve şayet tam anlamıyla hazırsa, derby için de olmazsa olmaz bir isim Emre.

Orta sahayı, Holmen'in Meireles'ten neyi çok iyi yaptığı konusuyla bağlıyorum. Son yazıda ne demiştik? Topal'ın önündeki iki '8 numara'dan biri oyun kurucu, iki yönlü oynayan, iyi pasör olan bir oyuncu olacak. Rakip ceza sahasına pek fazla girmese de bir maçta 3-5 kez yapsa yeter. Ama savunmada Topal'a yardımı, olmazsa olmaz bir unsur. Diğer '8 numara' ise yine iki yönlü, 'pres zamanlaması'nı doğuştan bilen, driblingçi, agresif, çok koşan ve sürekli rakip ceza sahası civarında 'avlanan', 'tempolu' bir oyuncu olmak zorunda. İşte bu tanıma uyan, kadrodaki yegâne iki oyuncu Alper ve Holmen. Bu pozisyondaki oyuncular (yani Alper ve Holmen) işin defans yönünde, 'defans aklı' yönünde diğer oyuncular (yani Meireles, Emre ve Cristian) kadar yüksek kalitede olmak zorunda değil. Bunlarda aranan ilk özellik 'üçüncü bölgede etkin olmak'. Meireles, Emre ve Cristian bu yapıda olmadığı için, bence her ikisi de toplam kalitede bu üçünden geride olan Alper ve Holmen bir 'cankurtaran'a dönüşüyor Fenerbahçe için. Dediğim gibi, Ersun hocanın da bunu anladığını umuyorum.

Orta saha hakkında söyleyeceklerim bu kadar; 'kimyası en yüksek, birbirini en iyi tamamlayan' ve yabancı kuralına göre şekillenen üçlü şöyle:


FORVET:

Emenike gol atmaya devam ediyor ama Webo kesildiğinden beri Fenerbahçe'nin iyi futbol oynamıyor olduğu gerçeği de aynı şekilde.. Webo bu takım için 'olmazsa olmaz' isimlerden biri olduğunu, oynadığı zamanlar kadar oynamadığı zamanlarda da kanıtladı artık; Kuyt ve Webo hücumun 'kesilemez' iki ismidir Fenerbahçe'de. Emenike ve Sow'dan daha isimsiz ve daha az popüler olmaları yüzünden Rıdvan hoca gibi "zaten koşmasalar, debelenmeseler bu seviyede oynayamazlar" diyebilirsiniz, ki haklı buluyorum bu görüşü. Ama ne ironiktir ki kalitesi daha düşük olan, daha az popüler olan, 'yıldız' olmayan bu iki oyuncunun tabelaya olan katkısı da 'yıldız' olan diğer ikisinden geride değil. Bu durumda adalet duygusu da Webo ve Kuyt'ın oynaması gerektiğini söylüyor.

Üçüncü oyuncu kim olacak? Soru bu. Cevabı da bence tartışmasız şekilde Moussa Sow. Emenike'den daha iyi futbolcu, daha fazla özelliği var, dar alanda çok daha etkili ve daha yaratıcı. Ha, daha az çalışkan olursa o zaman kulübede oturabilir; ona, antrenmanlarda oyuncularla birlikte yaşayan hoca karar veriyor zaten. Ama mevcut şartlarda forvette oynaması gereken üçlü şöyle:


Kadro böyle olmazsa ne olur, maçı kayıp mı ederiz? Hayır, geçen sezonki maçta olduğu gibi pozisyon üretemediğimiz, sahada futbol açısından 'kavga ettiğimiz' kısır bir maç olabilir ve kazanır ya da kaybederiz.

Ama bence aşağıdaki kadro çıkarsa sahaya ve oyuna mutlak bir baskı ve pres ile başlarsak, ilk 15 dakikada 2 gol attığımız maçlardan biri olabilir:


Neden bu kadro biliyor musunuz? Çünkü G.Saray, tıpkı Juventus deplasmanında oynadığı gibi oynayacak da ondan.. Yani Trabzon nasıl oynadıysa birkaç hafta önce Kadıköy'de, aynen öyle oynayacak. Yani bizim açımızdan 0-0'da da, 1-0 yenik olsak da rakibin oyunu açısından bir şey değişmeyecek. Ve Webo'lu kadro 0-0'da da, 0-1'de de Fenerbahçe'nin oynayacağı futbola en uygun kadro. Eğer böyle olmasaydı, yani yukarıdaki 11 biz yenik duruma düştüğümüzde etkinliğini kaybedecek olsaydı, o zaman yazmazdım mesela. Ama işte, Webo'nun sahada, Emenike'nin kulübede olması bütün taşları kusursuz bir şekilde yerine oturtuyor. Öyle ki, G.Saray'ın oyunu 'sadece biz öne geçtiğimizde' değişir, o durumda da Emenike muazzam bir silahtır.

BASINDA YAZILAN KADRO OYNARSA

Basında maça çıkacağı söylenen 11 şu:


G.Saray'ın, Drogba'dan da destek alan 8 kişilik gömülü alan savunması karşısında kendi kendine kurşun sıkmak demek bu kadro. Neden? Bir kere dar alanlarda etkisiz, tekniği ve yaratıcılığı sınırlı, sırtı dönük oynamak gibi en önemli özelliklerden birinden yoksun olan Emenike'nin etkisi minimize olur. G.Saray'ın savunması Webo gibi 'set oyununda da, uzun toplarda da baş belası olan' bir oyuncu yerine Emenike'yi davul/zurna ile karşılar. Ha, G.Saray baskılı ve 'önde' oynayacak olsaydı o zaman da Emenike'yi istemezlerdi. Zira açık alanlarda dünyanın sayılı forvetlerinden biri Emenike.

İkincisi, orta sahada rakip savunmanın dengesini (en çok da driblingler ile) bozan Alper ve Holmen gibi oyuncular yerine Emre ve Meireles gibi 'belirli' rolleri oynayan, rakip ceza sahasına çok girmeyen ve 'oralarda sürprizi olmayan' iki oyuncunun birden oynaması da G.Saray savunması için avantajdır. İşin kötüsü, o durumda Holmen kulübede de olamayacak. Bu yüzden "Holmen oynamalı" diyorum.

SONUÇ:

Kuşkusuz Ersun hocadan daha iyi bilmiyoruz; hâşâ, onun futbol bilgisinin kırıntısı olamayız. Ama sözünü ettiğim şeyler 'sadece futbolu bilmekle ve/veya futbolla' ilgili değil. "Umarım her hâli kârda kazanırız, gerisi teferruat" demek isterdim ama şu şartlarda şunu diyebiliyorum: "Basında yazılan kadro sahaya çıkarsa umarım o teferruatlar belirlemez kazananı."

Şimdiden başarılar Ersun Yanal, başarılar Fenerbahçe.

29 Ekim 2013 Salı

5 maçlık zor viraja girerken..

Fenerbahçe ile ilgili son yazıyı Kasımpaşa maçından sonra yazmıştım. Ve "takımın dizilişi çok riskli, bu dezavantajı değerlendiren, orta sahada iyi pas yapan, oyunun yönünü çabuk değiştiren bir takım başımıza çok iş açar" diyerek takımın savunmadaki yerleşimini göstermiştim. Şöyle bir şeydi:


Yuvarlak içine alınmış yerler, Fenerbahçe'nin kanat savunmasını maksimum derecede zayıflatıyordu. Kasımpaşa maçı, bu tespitin tavan yaptığı maçtı ve rahatlıkla kaybedilebilirdi. Ama Webo'nun son dakika golüyle 3 puan alındı.

O zamandan beri takım 4 lig maçını (içeride Elazığ ve G.Antep, dışarıda G.Birliği ve Erciyes) kazandı, Trabzon ile de (içeride) berabere kaldı. Önce bu rakipler Fenerbahçe karşısına nasıl çıktı, onu değerlendirelim:

Elazığ: Takımın hocası Trond Johan Sollied zaten bu hafta itibarıyla gönderildi. Fenerbahçe maçına da çapını, cürmünü hiç bilmeyen, aşırı hayalperest bir kadro ve oyun anlayışıyla çıkmıştı. Fenerbahçe'nin avantajlı olduğu noktaları (kendince) belirlemiş, onlar hakkında oyuncuları uyarmış ama top kendilerindeyken "çıkın oynayın" demiş gibiydi. Haddini hiç bilmeyen bir futbol oynattı ve 4-0 yenildi. 100 maç oynansa, 100'ünü de Fenerbahçe kazanırdı, öyle bir maçtı. Şu âna kadar sezonun en rahat maçı (Sivas'ın bile önünde hatta).

G.Birliği: Bu dönemdeki en zor maç buydu. Egemen'in muazzam eforu, Kuyt'ın inanılmaz fırsatçılığı ve takipçiliği ile tek golle 3 puan geldi ama maç rahatlıkla berabere de bitebilirdi. Metin Diyadin, Kasımpaşa'yı model alan bir plan kurmuştu ama kadrosu onlar kadar kaliteli olmadığı için bu planı onun istediği oranda uygulayamadılar. Fenerbahçe de bir büyük takım olarak duran toptan golü atıp 3 puanı aldı. Takımın oyunu çok tatmin edici değildi ama Ersun hocanın bu kadar kısa bir sürede aşıladığı istek, arzu, iştah vs. kendini belli ediyordu. Futbol ümit verici değildi ama bu çok ümit vericiydi. Zira takımları şampiyon yapan unsurların en başında biliriz, bu "hava" gelir.

Kayseri: Yine son dakika golüyle kazanılmış bir maç, yine taraftarın büyük çoğunluğunun beğenmediği bir futbol. Üstelik Erciyes'in teknik direktörü Fuat Çapa da, benim hayatımda gördüğüm en kötü teknik direktör performanslarından birini sergiledi bu maçta. Topu %70 oranında Fenerbahçe'ye bıraktı, Fenerbahçe'nin dezavantajlarına ilişkin hiçbir planı yoktu, sadece ve sadece 1 puanı hedefleyen bir anti-futbol oynattı. Adil bir skorla da mağlup oldu. Bence yine Fenerbahçe için fikir verecek bir maç olmadı.

Trabzon: Trabzon teknik direktörünün planlarına bakınca, aslında bu da Fenerbahçe'nin kazanması gereken bir maçtı. Trabzon da bu maçta 1 puan için çıkmıştı, "70'ten sonra skor hâlâ dengedeyse şunu şunu yaparım, galibiyet kovalarım" şeklinde hiçbir düşüncesi yoktu. Hatta Ersun hoca paniğe girip dört santrforlu dizilişe geçtiği andan itibaren Trabzon oyunun hâkimiyetini ele geçirdi. Orada bir hamle yaparak orta sahayı tamamen eline alsa gol bulmaları işten değildi ama Reşit Akçay burada hiçbir hamle yapmadı, kelimenin tam anlamıyla "yetersiz" kaldı ve Ersun hoca da dezavantajı görüp Kuyt/Topuz değişikliği ile oyunu yeniden dengeledi. Dört santrfora dönmesi, bunu düzeltmek için Kuyt'ı çıkarmak zorunda kalması, oyuna Salih'i değil Topuz'u alması vs. hataydı belki ama canı sağ olsun, dünyada hata yapmayan teknik direktör yok. Hiç değilse takım kaybetmedi maçı, genelde böyle fahiş hatalar söz konusu olduğunda kaybedilir çünkü.

Bunun yanında Ersun hoca, yazının girişinde belirttiğim o riskli dizilişi de (biraz da Meireles'in sakatlanmasıyla) değiştirip, top rakipteyken 4-2-1-3 değil, 4-1-2-3 şekline çevirdi. Bu da bence ciddi bir teknik direktör doğrusudur. Orta sahadaki iki oyuncudan hiçbiri 10 numara değil, kâğıt üzerinde "iç oyuncusu" olarak görünüyorlar. Dolayısıyla görev tanımları da değişti, artık beklerine yardım etmeleri gereken bir pozisyonda oynuyorlar.

G.Antep: Bülent Uygun da Fenerbahçe'nin zaaflarını düşünmemiş, bunlar üzerine bir plan kurmamış, "ayağa oynayın, bunu yapabilirseniz geride boşluk buluruz" vs. gibi klişe şeyler söylemiş muhtemelen. Son 30 yıldır Fenerbahçe'nin bir takımı bu kadar sürklase ettiğini en fazla 10 kere görmüşümdür (maçın ilk yarısını kast ediyorum). Fenerbahçe orta sahada Topal - Cristian- Alper üçlüsüyle oynadı bu maçta. Üçü de harika bir performans sergiledi.

Özetlersek, Ersun hoca şu ânâ kadar büyük oranda doğrulara imza atarak, biraz deneme/yanılma ile çok iyi bir çıkardı. Şimdi önümüzde Bursa (d), G.Saray, Antalya (d), Beşiktaş ve Rize (d) maçları var ve herkesin takdir ettiği üzere her biri çok zor olacak. Şimdiye dek bu beş maç kadar zor olan sadece iki maç oynadı Fener; biri Kasımpaşa, diğeri Trabzon. Diğerlerinin hiçbiri, bu beş takımın herhangi birinden daha zor değildi. Eskişehir ve Sivas, bugün oynasak daha zorlanacağımız takımlar, onu da görüyoruz.

Dolayısıyla takımın rüştünü ispat edip etmeyeceği de önümüzdeki beş maça bağlı. Bu zorlu viraj için başarılı sonuç nedir? 9 maçta 22 puan alındığına göre önümüzdeki beş maçtan (G.Saray ve Beşiktaş maçlarını kazanmak şartıyla!) 11 puan alınsa bence kâfidir; yani üç galibiyet, iki beraberlik. Son üç maçtan da en az 7 puan alacağımızı düşünürsek ilk yarıyı 40 puanla bitirebiliriz. Son yılların en iyi performanslarından biri olur bu. Ama işte önümüzdeki beş maç çok önemli. Ersun hocanın kadro seçimi ve daha da önemlisi "oyun anlayışı", bu maçlardaki kaderimizi belirleyecek. Onun şimdiye kadarki tercihlerini ve sonuçlarını değerlendirerek devam edelim.

FORVET

Forvette 13 milyona alınan Emenike ciddi bir problem gibi görünüyor. Zira Webo gerçek bir büyük takım santrforu gibi oynarken, takımın en çalışkan ve özverili oyuncularından biriyken ve belki de en önemlisi takımın sahaya dizilişi açısından "alternatifsiz" bir oyuncuyken (başta Emenike olmak üzere) diğer üç forvetin ismindeki ışıltıya kurban olup yedek kalıyor. Webo iyi oynamasa, takıma faydası diğer üç oyuncunun herhangi birinden daha az olsa veya formsuz olsa eleştiri yapılmazdı. Veya bu dört oyuncunun dördü de aynı formda olsa ve dördü de "büyük takım santrforu olarak sırtı dönük oynama"yı aynı seviyede bilip uygulasa, yine eleştiri yapılmazdı; "hepsini birden oynatamayacağına göre biri yedek kalmak zorunda" vs. denilirdi mesela. Ama bunların hiçbiri değil. Webo hem iyi oynuyor, hem özverili ve çalışkan, hem de gerçek bir 9 numara olarak takımda alternatifi bulunmuyor. Bu yüzden onun kesilmesi, takımdaki adalet duygusu için de tehlikeli.

Bu dört oyuncuyu "üçlü" kombinasyonla düşünerek kısa değerlendirmeler yapalım:

Kuyt - Webo - Sow

Bence en ideal üçlü bu, geçen sene EL yarı finalinin de mimarıdır Webo transferi. Ha, Webo yerine Drogba'yı alsaydık mesela EL finali bankoydu, onu da söyleyeyim. Webo'yu taparcasına seviyorum ama kalitesi belli bir seviyede (Süper Lig seviyesi diyebiliriz) sonuçta, Drogba ise başka bir oyuncu. Türkiye'de yerli/yabancı başka hiçbir futbolcu onun seviyesinde değil bence.

Emenike - Webo - Kuyt

Eskişehir, Sivas ve Kasımpaşa maçlarında oynadı bu üçlü ve toplam 9 gol atıldı. Ama Sow küsmek üzere diye (bence doğru bir kararla) Elazığ maçında bu tim bozuldu.

Kuyt - Emenike - Sow

Bu üçlü bence en kötüsü. 90 dakika boyunca kapalı olarak oynaması kesin olan rakiplere karşı Emenike'yi 9 numaralı pozisyonda oynatmak tam bir çılgınlık. Şimdilik sonuç vermiş gibi görünebilir ama uzun vadede başarılı olması imkânsıza yakın. Emenike hep söylediğim gibi dar alanlarda etkisi sınırlı bir oyuncu, neden? Çünkü oyun zekâsı, tekniği ve yaratıcılığı sınırlı, "ceza sahası reaksiyonları" da alt seviyede. Bir forvet için bu sonuncu özellik çok önemlidir. Mesela Webo, Semih Şentürk, Umut Bulut gibi oyuncular bu konuda Emenike'den çok daha üstün. Çünkü Emenike geniş alanlarda, topu alıp götürerek, adam geçerek vs. oynamaya daha uygun/alışık bir oyuncu. Peki Emenike'nin üstün özellikleri ne? Güç, hız ve şut. Hatta bu parametrelerde o kadar inanılmaz bir seviyede ki, total kalitede Webo, Semih, Umut vs. onunla kıyaslanamaz bile. Ama işte, oyuncuların X bir takımdaki performansını belirleyen temel kriter oyuncunun sahip olduğu kalite değil, sahip olduğu özellikler ve "ROL"E UYGUN OLUP OLMAMASI. Bu yüzden Emenike Avrupa'daki bütün liglerde, "küçük" dediğimiz bütün takımlarda "ligin yıldızı" olarak oynayacak bir oyuncu. "Büyük" takımda oynuyorsa, ona uygun bir şablon ve oyun anlayışı oluşturulmak zorunda. Yoksa şu anda nasılsa öyle olur, sezon sonuna kadar da böyle gider. Fenerbahçe'nin de "Emenike'ye göre" bir futbol oynaması mümkün değil. Alex'e göre bir futbol bile lüks görülüyor artık, ki bence haklı bir önermedir.

Mesela Kuyt öyle mi? Kuyt büyük takımda da, küçük takımda da üçlü forvet, ikili forvet, kanat vs. nerede istiyorsan oynar. Bu vesileyle Türk futbol tarihinin en iyi 5 yabancı transferinden biri olduğunu düşündüğüm Kuyt için Aykut hocamızın ellerini bir kez daha öpüyorum.

Velhasıl, Fenerbahçe gibi kanatları fazlasıyla kullanan, pas yaparak sete yerleşen, oyunu rakip yarı alana yıkan vs. bir takım için Webo alternatifsiz bir oyuncu. E, Kuyt da alternatifsiz diyoruz. Bu durumda ya Sow, ya Emenike oynamak zorunda. Ben, 64 maçlık(!) bir sezonda ligi son haftaya kadar kovalayıp EL'de yarı final oynayan ve Kupa'yı kazanan Kuyt-Webo-Sow üçlüsünü tercih ederim. Takımın 2 farklı önde olduğu her maç Sow yerine Emenike'yi oyuna aldığın anda bu oyuncunun da tabela yapacağını (gol ya da asist) düşünüyorum.

Bursa, G.Saray, Antalya, Beşiktaş ve Rize.. Bu takımların hiçbiri, maç başından itibaren skor dezavantajına düşmedikleri sürece Fenerbahçe'ye kontratak imkânı vermeyecek, buna uygun bir oyun oynamayacak; bu çok önemli! Maç başında da durum 0-0 olduğuna göre maça Emenike'nin başlaması çok yanlış olur. Ama bu maçlarda Fenerbahçe skor avantajını aldığı anda 50. dakikada bile Emenike'yi sahaya sürebilir, 70'e kadar beklemek de geç oluyor çünkü.

Buraya kadar yazdıklarımın özeti ve özü şu: Fenerbahçe, öne geçmediği sürece ligdeki maçların %90'ını "kapalı savunmalara karşı" oynuyor. Emenike bu savunmalara karşı etkisiz, etkisiz olduğu gibi kendi güçlü olduğu özelliklerini de kullanacak bir ortam bulamıyor. Dolayısıyla performansı ve değeri düşüyor. Kayseri'de ve G.Antep maçında goller attı ama bence bu bir illüzyon. Uzun vadede hangi görüşün isabetli olduğunu göreceğiz.

ORTA SAHA

Burada 3 pozisyona (Topuz'u saymıyorum) 8 aday olduğu için hocanın işi daha zor. Şimdiye kadar forvette olduğu oranda tantana olmamasının sebebi ise sakatlıklardı. Emre ve Meireles gibi yedek kalması sıkıntı yaratabilecek oyuncular uzun süreli sakatlık yaşayınca Ersun hoca hemen hemen her maç farklı tercihler yaparak ilginç bir yol izledi. Normalde yeni bir teknik diretörün bir 11 belirleyip işler iyi gittiği sürece değiştirmemesi gerekir ama bu sezonki Fenerbahçe'nin orta sahası için, bu neredeyse imkânsız. Çünkü belirttiğim gibi 8 oyuncu var; bunlardan üçünü seçip 4 maça onlarla çıktığın anda, diğer beşlinin en az üç tanesi küser, haftalarca da kendine gelemez. Futbolcu milletini tanıyoruz neticede.

Bu yüzden Ersun hoca usta bir teknik direktör gibi oyuncu psikolojilerini dengede tutmaya çalışıp orta sahasını sürekli değiştirdi. Bunun dezavantajı şu olabilirdi: Her maç farklı üçlü oynadığı için oyuncuların birlikte oynama alışkanlığı kazanamamasından dolayı "oyun organizasyonu"nda sıkıntı olabilir ve puan kaybedilebilirdi. Sıkıntı oldu ama fikstürün muazzam avantajıyla söz konusu puan kayıpları minimum seviyede kaldı.

Aynı zamanda puan kayıpları beklenenin altında kalınca, hocanın tercihinin olumlu bir tarafı ortaya çıkmış oldu: "Rakipler için Fenerbahçe'yi analiz etmek".. Şimdi Daum mesela, hafta sonu Fenerbahçe'nin hangi orta saha üçlüsüyle maça çıkacağını bilmiyor, hiçbirimiz bilmiyoruz. Bu ciddi bir avantajdır.

Oyuncu isimleri değişse de, oyuncunun "mevkiinin gerekliliği" açısından Fenerbahçe orta sahası için artık net fikirlere sahibiz. Ne demek istiyorum? Yine forvetten başlayayım: Anlaşılıyor ki Ersun hoca, Aykut hocanın üç santrforlu sistemini devam ettirecek. Dört forveti takımda tutup Krasic ve Stoch'u göndermesiyle de bunu belli etmişti zaten. Ya iki santrfora dönecekti ya da üç santrforlu bir 4-3-3 oynayacaktı. O ikinciyi tercih etti ve devam ediyor. Mesela Hollanda, Fransa tarzı takımlarda ileri üçlü 7, 9 ve 11 numaralardan oluşur. Fenerbahçe ise geçen sezon Aykut hocanın oturttuğu çok ilginç modelle oynuyor. İşe yaradığı için de Ersun Yanal bunu bozmadı, bunda bir sakınca yok. Hatta bir teknik direktör doğrusudur diyebiliriz.

Orta sahada ise Kasımpaşa maçından sonra bir değişiklik yaptı, dizilişi görerek bu konuyu açalım:


Diziliş bu. Eski tabirlerle söylersek takımda iki 4 numara, bir 2 ve bir 3 numara, bir 6 numara (ön libero), iki 8 numara (box-to-box), üç tane de 9 numara var. Bu diziliş Aykut hocanınkinden farklı, zira onun orta sahası şöyleydi:


Bu sistemde mesela Meireles'in tek bir maçta bile son hafta Alper'in yaptığı ceza sahası dalışlarını göremedik. Zaten Topal hiç yapmıyor onu, dolayısıyla roller çok belliydi ve tedbir alınması daha kolaydı.

Ayrıca Alex'ten daha defansif diye 10 numara olarak oynatılan Cristian pek çok maçta Alex kadar koştu, Alex kadar mücadele etti, defansa da Alex kadar yardım etti. İleri gittiğinde geri gelemedi, gerideyken ileri gidemedi. Çünkü çok basit: Cristian 10 numara oynayabilecek bir oyuncu değildi. Buna rağmen sahip olduğu özellikleri kullanabildiği anlarda takıma çok faydalı oldu, onu da söyleyeyim.

Yeniden Ersun hocanın sistemine dönersek, burada tek bir 6 numara ve onun önünde iki tane 8 numara var dedik. Fenerbahçe bu sezon 14 resmî maç oynadı ve eldeki 8 orta saha oyuncusunun özelliklerine ve ayrıca dizilişteki "rol"lerin gerekliliklerine göre hangi oyuncunun nerede oynaması gerektiği, en fazla verimi nerede vereceği de artık belli oldu denebilir. Yani demek istiyorum ki, 6 numaralı pozisyon için takımda iki aday var: Topal ve Selçuk. Topal oynamazsa Meireles değil, Cristian değil, Emre değil, Selçuk.. Ama mesela Selçuk ile Topal da "hiçbir surette" aynı anda oynayamaz artık, "roller belli oldu" derken bunu kast ediyordum.

Sezon başında da yazdığım gibi Fenerbahçe kadrosunun en önemli oyuncusu Mehmet Topal, o olmazsa Selçuk. Bu oyuncuların varlığı sayesinde Gökhan ve Caner gibi iki hücumcu bek oynatabiliyor Fenerbahçe, "yani Topal veya Selçuk sayesinde, hücumdaki en büyük silahını işletebiliyor". Bu bir..

8 numaralı oyuncular içinse konu karışık. Çünkü futbolda 8 numaraların oyundaki rolleri, 6 numaralar kadar "sınırlı çizgilerle çizilmiş" değil. 6 numaralı oyuncuların özellikleri çok klasiktir; stoper özelliği de olan, ikili mücadelelerde güçlü, hava topuna çıkabilen, kısa pası iyi oynayan, defansta oyunu iyi okuyup pasların atılacağı yerleri iyi tahmin edebilen vs. bir oyuncudur. 8 numara ise sınırsız çeşitlilikte özelliğin herhangi üç-beş tanesini haiz olabilir. En tanınmış oyunculardan örnek vereyim: Mesela Barcelona takımında tıpkı bu seneki Fenerbahçe gibi bir 6 numaranın (Busquets) önünde iki tane 8 numara (Xavi, Iniesta) oynuyor. Bu ikisinin benzer özellikleri de var elbette ama Xavi daha "orta saha" gibi ve daha geride oynayan oyuncuyken Iniesta daha hücumcu, rakip ceza sahasına daha çok giren, daha hareketli ve maç içinde "daha ileride pozisyon alan" bir oyuncu. Ersun hoca da kendisine bu modeli örnek alıyor. Son iki sezondur ligde Eskişehir'in oynadığı maçların 3/4'ünü seyrettim (Eskişehirspor kongre üyesi olan bir dostumun hatrı nedeniyle), şöyle oynatırdı o takımı:


Burada Tello Xavi rolünde, Alper de Iniesta rolündeydi. Fenerbahçe'de oyuncuların söz konusu rolleri bakımından (Kasımpaşa maçından beri) aynı şablonu uygulatıyor Ersun hoca. Şimdi bu sezon Fenerbahçe takımındaki oyuncuları, bu rollere göre mevkilere dağıtalım:


Bu ne demek? Eğer müşkül bir durum yoksa Topal ile Selçuk aynı anda oynamamalıdır. Emre, Meireles, Cristian ve Salih aynı anda oynamamalıdır. Alper ve Holmen de aynı anda oynamamalıdır. Bu üç havuzdan birer oyuncu seçerek orta saha kurulmalı. Nedenlerini saymaya başlıyorum:

Ön libero oynayan oyuncunun özelliklerini yukarıda anlattım, bir daha sayayım: Stoper özelliği de olan, ikili mücadelelerde güçlü, hava topuna çıkabilen, kısa pası iyi oynayan, defansta oyunu iyi okuyup pasların atılacağı yerleri iyi tahmin edebilen vs. Kadroda bu özellikleri taşıyan oyuncular kim? Topal ve Selçuk. Başka var mı? Yok. Diğer altı oyuncudan hangisini burada oynatsan, mevkiin bazı "olmazsa olmaz" gerekliliklerini yerine getiremeyecek demektir. Kendiniz de tek tek bakarak bunu görebilirsiniz.

8 numaralı oyunculardan biri daha geride kalan, oyun kurma ve pas bağlantılarında etkili, en önemlisi "kilit pas, uzun pas, atağın yönünü aniden değiştiren pas atma" konusunda maharetli olacak dedik. Aynı zamanda 6 numaralı oyuncu beklerden birinin kademesine girdiğinde onun boşalttığı pozisyona geçerek orada ön liberoluk yapması gerekiyor. Yani şöyle:


Diyelim ki takım Gökhan'ı hücuma çıkardı ve top bir şekilde rakibe geçti. Orada Gökhan'ın kademesine Topal gittiği için stoperlerin önünde "geriden gelen oyuncuları karşılayacak" kimse kalmıyor. İşte 8 numaralardan biri bunu yapmak zorunda. Aykut hoca zamanında iki adet çakılı 6 numara ile oynuyorduk; böylece hangisinin tarafındaki bek çıkmışsa o oyuncu kademeye giriyordu, diğeri de merkeze yanaşıyordu. Ama Ersun hocanın "iki 8 numaralı" dizilişinde ön liberonun önündeki diğer iki oyuncuya "top rakibe geçtiği anda hanginiz Topal'a yakınsa o geriye koşsun" gibi bir şey söyleniyor muhtemelen. Son maçta Alper daha hücuma dönük oynadığı için genelde Cristian geride kaldı ama önemli olan Alper'in pozisyonunda oynayan oyuncunun geçen sezonki Cristian gibi değil, son maçtaki Alper gibi ya da Sivas maçındaki Holmen gibi oynaması.. Yani nedir? Hem ileride hücum prese muazzam bir katkı ve agresyon, hem de diğer 8 numara ileri çıkıp kaldıysa (zira çıkabilir, hatta çıkmalıdır) mutlak surette geriye koşmak.. Sivas maçında Holmen, son maçta da Alper bunu çok iyi yaptı.

Velhasıl Raul, Cristian, Emre, Salih, Holmen ve Alper'den de "herhangi iki tanesinin" oynaması asla ve asla söz konusu değil. Emre, Raul ve Cristian'ın, "hücuma dönük olan 8 numara" pozisyonunda oynaması im-kân-sız. Oyna dersen oynarlar tabii ama Alper ve Holmen'in 3/4'ü kadar bile katkı sağlamazlar. Çünkü bu oyuncuların üçünde de orası için büyük bir eksiklik var: "Ceza sahası içine dalışlar". Emre yaşlandıkça bu özelliğini kaybetti, yoksa 5 yıl önceki Emre muhteşem olurdu. Raul aynı şekilde, o zaten hiçbir zaman son maçtaki Alper tipinde (ya da Iniesta tipinde) bir oyuncu olmadı. Hep "ön liberonun yardımcısı olan, geride pas trafiğini yöneten, rakip atakları kesen" (ama tabii bunları kusursuza yakın bir kalite ile yapan) bir oyuncuydu. Cristian'ı hiç söylemiyorum bile.

Bu yüzden Fenerbahçe'de rol dağılımları artık belli oldu bence. Orta sahadaki bir pozisyonda ya Topal, ya Selçuk; diğer pozisyonda ya Emre, ya Meireles, ya Cristian, ya Salih; diğer pozisyonda da ya Alper, ya da Holmen oynamalıdır. Trabzon maçında Alper/Holmen ikilisi beni de çok heyecanlandırmıştı ama takımın ne kadar "kazma" kaldığını hep beraber gördük. Bu iki oyuncu aynı anda değil, "Cristian/Emre/Meireles üçlüsünden biri ile oynadığında" verimli oluyor.

Peki hangi üçlü oynayacak? Topal ya da Selçuk banko, onları geçiyorum. Twitter'da takip ettiğim Fenerbahçeli hesapların %99'u ile ayrı düşünerek 8 numaralardan "pasör" olanı için "şu gün itibarıyla" Cristian'ın en doğru tercih olduğunu düşünüyorum ben. Emre zaten formda değil, yavaş yavaş toparlanacak ve bu maçlar, o maçlar değil. Meireles aynı şekilde, o da birkaç maçtır yok. Cristian bu iki oyuncudan defansta daha az akıllı, daha az gayretli ve daha az agresif belki ama bu konularda onun "sahip olduğu kadarı" da şimdilik su götürüyor. Ama öte yandan Cristian diğer ikisinden de "daha iki yönlü ve daha iyi pasör" bir oyuncu. Meireles'in sezon boyunca ceza sahasına attığı "kilit pas" sayısı beşi geçmez ama Cristian her maç en az bir tane atıyor bunlardan. Emre de mesela Erciyes maçında Sow'a muhteşem bir uzun pas atmıştı, 12. dakikada.. Crsitian burada en iyi tercih, şimdilik.. (Bu arada şu notu eklmeyi bir borç biliyorum: "Total kalite" olarak Meireles bütün Fenerbahçe orta sahasındaki en iyi futbolcu, bu ayrı bir şey.. Önemli olan en iyi oyuncuları oynatmak değil, "birbiriyle en uyumlu" oyuncuları oynatmak. Çok sevdiğim Raul ile ilgili yazdıklarım bu açıdan değerlendirilsin.)

Diğer 8 numara içinse sadece iki aday var: Alper veya Holmen. Bu ikisi dışında, hatta zorlarsa burası için müthiş bir oyuncu olabilecek Salih de dâhil, hiçbir oyuncu bugün itibarıyla Alper ve Holmen'in verdiği katkıyı veremez. Çünkü bunlar geçen sezon ligimizin "rakipten en çok hücum ribaund'u alan" oyuncuları, bu bir. İkincisi "pres zamanlaması" dediğimiz şeye doğuştan sahipler. Üçüncüsü ceza sahasına sürekli giren, sürekli arayışta olan "temposu yüksek" oyuncular. Bu yüzden bunlar birbirinin alternatifidir ama Emre, Meireles ve Cristian bu ikisinin alternatifi değil. Onlar "tempo" konusunda Alper ve Holmen'in çok çok gerisinde. Yani ne demek istiyorum? Atılan bir uzun top Webo tarafından yay civarına indirilse, Alper veya Holmen orada bir şekilde olur ama Cristian, Emre ve Meireles olmaz. Çünkü bunların iki tanesi hayatlarında hiç böyle oynamamış, diğeri Emre ise artık yaşlandığı için tamamen "geriden pas trafiğini yöneten oyuncu" modeline dönüştü. Selçuk İnan bile Cristian, Meireles ve Emre'den daha çok yapıyor bu koşuları, ki pozisyon olarak daha geride oynamasına rağmen..

SONUÇ:

Fenerbahçe, önümüzdeki beş maçtan (G.Saray'ı ve Beşiktaş'ı yenmek şartıyla) 11 puan alırsa, büyük ihtimalle ilk yarıyı açık bir farkla önde kapatacak. Sezon sonunda da muhtemelen şampiyon olacak. Ersun hocanın 9 haftalık denemelerden sonra bu zorlu dönemeçte artık "kimyası en yüksek" kadroyu sahaya sürmesi gerekiyor, naçizane görüşüm bu. O da an itibarıyla şöyle:


0-0'ı en iyi oynayacak kadro bu.

Skor avantajı yakalanırsa 60'ta (devre arasında bile olabilir) Alper'in yerine Emre, Sow'un yerine Emenike girdiği anda Fenerbahçe Emre vesilesiyle önce oyunun hâkimi olup, Emenike ile sayısız kontratak fırsatı yakalayabilir. Özellikle Bursa, G.Saray ve Beşiktaş maçlarında öne geçersek Emre ve Emenike kozunu mutlaka oynamalıyız.

En azından son maçı bu şekilde oynayıp kazandığı için Bursa maçında da orta sahanın değişmeyeceğini umuyorum. Yalnız Emenike 2 gol attığı için muhtemelen Webo yine yedek oturacak, bunun sonuçlarını da (olumlu ya da olumsuz) yaşayıp göreceğiz.