26 Aralık 2010 Pazar

Makoun ve Taiwo

Fransız gazeteleri, son günlerde Fenerbahçe'nin Lyon'dan Kamerunlu defansif orta saha Makoun ve Marseille'den Nijeryalı sol bek Taiwo ile ilgilendiğini yazıyor. Bu söylentilerin doğruluğu elbette tartışılır, asparagas olma ihtimalleri de yüksektir ama şayet öyleyse bile son yıllarda bu kadar isabetli asparagas haber yapıldığını şahsen ben görmedim.

Neden böyle diyorum? Fransa ligini az çok takip edenler sebebini rahatça anlayabilir. Adı geçen bu oyuncular, Fenerbahçe'nin Cristian ve Andre Santos'tan boşalması muhtemel mevkileri için belki de Avrupa'da bulabileceğiniz en isabetli transferler arasında sayılabilir çünkü. Makoun daha 2008 yazında Lille'den 14 milyon avro gibi bir bedelle alınmış, Kamerun millî takımının en önemli oyuncularından biri. Zaman zaman yine adı Fenerbahçe ile anılan Emana gibi de değil üstelik. Emana atak bir orta saha olduğu halde, Fener için defansif bir oyuncu gibi yazılıyor basında, tam bir cahillik örneği. Makoun ise hem defansın önünde oynayabilecek, hem de atağa destek verebilecek komple bir merkez orta saha oyuncusu. Ernst gibi Alman liginde sıradan bir orta saha olan bir adamın bu ülkede nasıl bir kahramana dönüştüğünü düşününce Makoun'un süper lige vuracağı damgayı daha iyi anlayabiliyor insan.

Taiwo ise tam bir attacking full back. Fizik gücü kusursuz, savunma yönü çok kuvvetli, hücuma gerektiği kadar destek verebilen ve frikiklerde inanılmaz şutlar atabilen şahane bir oyuncu. Dünyada sol bek mevkiinde nasıl bir sıkıntı olduğunu göz önünde bulundurursak, Taiwo'nun değeri daha da artıyor. Sezon sonunda sözleşmesi bitecek olan bu oyuncuyla Marseille kontrat yenilemek için çırpınıyordur muhtemelen. Ayrıca EPL başta olmak üzere Avrupa'nın pek çok liginden üst düzey teklifler alması olasıdır. Ama yılda 1.4 milyon kazanan Niang'a, vergiden muaf 2.8 milyon vererek ikna eden Fenerbahçe, Taiwo'yu da aynı yöntemle Türkiye'ye getirebilir.

Bir Fener taraftarı olarak bu iki oyuncunun ismi beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Transfer, uyum sorunu başta olmak üzere pek çok etmen yüzünden riskli bir iş; özellikle devre arasında. Ama kadrosunda iki Senegalli, bir de Nijeryalı oyuncu barındıran Fenerbahçe, bu iki oyuncu konusunda söz konusu riskleri en aza indirmiş olacaktır. Umarım Kocaman'ın yorum yapmaktan kaçınması nedeniyle doğru olma olasılığını yüksek gördüğüm bu haberler gerçeğe dönüşür ve Makoun ile Taiwo'yu çubuklu forma altında seyredebiliriz.

Edit: Bu iki transferle birlikte ortaya çıkacak 11'e bir bakalım:

Volkan

Gökhan - Lugano - Yobo - Taiwo

Makoun - Emre

Topuz - Alex - Stoch

Niang

Yedeklerde Bekir, Caner, Selçuk, Dia, Özer, Uğur, Semih, Güiza gibi oyuncular var. Ayrıca Okan ve Gökay.. Üstelik İlhan, Andre Santos, Cristian, Bilica, Kâzım, Gökhan Ünal gibi oyuncular da gönderilmiş olacak. Bence büyüleyici bir kadro bu..

19 Aralık 2010 Pazar

Fenerliler için sorun yok

Fenerbahçe, yeni teknik direktörü Aykut Kocaman ile bir geçiş dönemi yaşıyor. Sezon başından beri yazdığım gibi, bu dönemde bir iyi, bir kötü sonuç alınması; inişler ve çıkışların olması gayet doğal ve beklenen bir şey. Ha, bir taraftar normal şartlarda bu durumdan memnun olmaz, istikrar ve başarı ister ama kim kaybetmiş de Fener bulsun istikrarı?

Daum ile 2 şampiyonluk, 2 de ikincilik yaşandı. Yılda 3.5 milyon avro ödenen bir hocaydı Daum ve hiçbir zaman çok iyi futbol oynatmadı takıma. Ama şampiyonluğu hep sonuna kadar kovaladı. Sonuçta bakıyoruz, toplamda aldığı 14 milyonun (hatta primlerle 16 milyonun) karşılığında %50 bir şampiyonluk başarısı var. Bu durumda yılda en fazla 500 bin avro alan Aykut gibi, camia içindeki kahraman bir figürün, en azından gelecek yılın sonuna kadar takımda kalma hakkı vardır. Matematik bu kadar basit. Bu yıl olamasa bile gelecek sene şampiyon olursa şayet, o da %50 başarı kazanmış olacak ve 12 milyon avro da kulübün kasasında kalmış olacak (Zico da 2 yılın sadece birinde şampiyonluk kazanmıştı). Üstelik Daum kim, Aykut kim? Neresinden bakılırsa bakılsın Daum'un, Aragones'in, Zico'nun değil de Aykut Kocaman'ın hoca olması kulüp için her açıdan daha avantajlı özetle...

Ayrıca Türk futbolunda Süleyman Seba'dan sonra görülen en müthiş karakter ve en "adam" figürden bahsediyoruz, ki bu da hiç azımsanacak bir şey değil. Bununla karın doymuyor, doğrudur ama her sene şampiyon olunamayacağına göre, bence Fenerliler şu andaki gidişatı dert etmesin. Şahsen ben artık böyle düşünüyorum.

Hepsinden öte, o konuşmaya başladığı zaman bir Fenerbahçe taraftarı olarak içimi tarifsiz bir ferahlık kaplıyor. Takım ligi ikinci bitirirse müthiş olur, yok eğer Uefa'ya kalınırsa bile camia bu "adam"a sahip çıkmalı. İşin teknik boyutu falan ayrıca konuşulur, onlara bir şey demiyorum. Sadece Aykut Kocaman'ın duruşu ve ortaya koyduğu tavırlar ile, bir taraftar olarak bana hissettirdiklerini buradan paylaşmak istedim.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Şerefsiz bir adam

Old Trafford, deplasman takımları için 20 senedir en zor stadyumlardan bir tanesi. United burada gerçekten de çok farklı bir futbol oynuyor ve inanılmaz bir taraftar desteğine sahip. Ama bir şey var; eğer maçın hakemi Howard Webb isimli onursuz insan müsveddesi ise şayet, işte o zaman sağ çıkmanın imkânsız olduğu bir cehenneme dönüşüyor bu stadyum. Bunu, kendi gözlerimle gördüğüm maç sayısı da giderek artıyor..

Howard Webb kimdir? Bugün itibarıyla İngiltere'nin en ünlü hakemi. FA nasıl oluyor da böyle kifayetsiz, basiretsiz, insanî hiçbir duygudan nasibini almamış bir mahlûka bu kadar sitayiş gösteriyor, gerçekten de anlamıyorum. Old Trafford'da ne zaman maç yönetse, deplasman takımlarının aleyhine, sonucu direkt etkileyen en az iki tane hata yapan Webb, benim hatırladığım 2 maçta Liverpool'u burada tek başına yenmeyi başardı daha önce. Bir tanesini Eylül ayında blogda yazmıştım, o yazı burada...

Yine 2007'deki PSV-Fener maçında Fener tek kale oynarken 60. dakikada Deivid'i atıp, maçtan sonra özür dileyen de bu namussuz hakemdi, hepimiz hatırlıyoruz. Bu akşamki United-Arsenal maçında ise kariyerinin (Konfederasyon Kupası'nda geri aldığı penaltı kararı ile birlikte) en büyük skandalına imza attı. En fazla 5 metre kadar önündeki bir hava topuna uzaklardan koşarak gelip, ayağını bir karateci gibi Sagna'nın karnına saplayarak yükselen Ferdinand'ın, bu insanlık dışı hareketini görmedi Webb; yine ve yeniden gözlerine perde indi bu stadyumda.. 68. dakikada o kırmızı kart çıksa ne olurdu? Bilemiyoruz ama bence maç en azından berabere biterdi. Ama Webb, Old Trafford'da böyle anlarda devreye girip, United adına işleri hemen yoluna koyuveriyor her seferinde; yine öyle oldu.

Onun yardımcısı kılığında sahaya çıkmış, hakemden çok kadın tüccarına benzeyen yaşlı bir adam da Clichy'nin eline çarpan topu kasten oynadığını (bizzat) işaret ederek Webb'e penaltıyı çaldırdı. Gerçi Rooney hayvanca bir hırsla vurup topu tribünlere gönderdi ama bunun hiçbir önemi yok elbette.

Arsene Wenger maçtan sonra neler söyler bilmiyorum ama ben olsam Sagna'nın (Ferdinand'ın kramponunun vidalarıyla) parçalanmış olan formasını alıp basın toplantısına öyle çıkardım. Sonra da tüm kamuoyunun önünde onu FA başkanına hediye ederdim.

Dünya üzerindeki bütün küfürleri etmekten hiç usanmayacağım bu haysiyetsiz hakemin başına çok çok çok kötü şeyler gelmesini ve meslekî hayatının bir an önce bitmesini diliyorum.

12 Aralık 2010 Pazar

G.Saray'ın kurtuluşu özeleştiride

G.Saray, 1979/80 sezonundan sonra tarihinin en kötü yılını yaşıyor. Biz, blogda bu günlerin geleceğini iki yıl öncesinden beri söylüyoruz ama kör ve züppe G.Saray taraftarları bunu hiçbir zaman göremedi. Gözlerine soktuk, yine göremediler. Halbuki kampanalar çalıyor iki yıldan beri, biz de dilimiz döndüğünce anlatıyoruz. Haa, hayatta hiçbir öngörümüz yanlış çıkmadı mı? Defalarca olmuştur ama kaderin cilvesi işte, G.Saray ile ilgili burada ne yazdıysak hiçbirinde haksız çıkmadık. Bizimle burada muhatap olup çocukça tepkiler vererek "siz bizim sevgili camiamızı karıştırmaya çalışıyorsunuz!" diyen (sanki buna gücümüz kudretimiz varmış gibi) blog sahibi zavallıları ise, şimdi ara ki bulasın..

G.Saray ile ilgili olarak yaptığım en sert eleştiri, bilindiği gibi son 15 yılda peyda olmuş iğrenç taraftar profili üzerine oldu. Ve en çok da bu konuda haklı çıktık maalesef. Türk futbol tarihinin gördüğü en iğrenç figür olan mafya bozuntusu Fatih Terim'in, derin devlet ve Mehmet Ağar yardımıyla elde ettiği o kirli başarılar sayesinde G.Saray kulübü taraftar sayısını arttırdı, hepimiz bunu biliyoruz. O günler sayesinde taraftar sayısının arttığını söyleyenler, kulübün son 8 yılda tokat üstüne tokat yiyip elendiği Avrupa ve döküm döküm döküldüğü domestik mecralar nedeniyle taraftarının aynı şekilde azaldığını hiç düşünmüyor. Bu, meselenin bir başka acıklı tarafı. Ama daha (ve en) acıklı olanı, o dönemde G.Saray taraftarı olarak büyüyen gençler arasında aile terbiyesi de almamış (verilememiş) olan genişçe bir kesiminin, en küçük başarısızlıkta kendi takımını bile satacak kadar gözü dönmüş ve ağzı salyalı olması. Ali Sami Yen Stadı gibi, Türk futbolunun gördüğü en görkemli başarıların yarıdan fazlasının gerçekleştiği bir mabede veda ederken bile kendi takımına küfredip, o mabede zarar verebilecek kadar yoldan çıkmış durumdalar artık. Fenerbahçe, şampiyonluğu garantileyerek ve her zamankinden bile daha rahat bir şekilde o mabede geldiğinde, maçtan önceki röportajlarda kameralara "bu maç, eğer Fener kazanacaksa bitmeyecek!" diyecek kadar yoldan çıkmaktan bahsediyorum. O maçta, resmî kayıtlara göre 19 bin tane pet su atıldı sahaya. Maçtan önce polisle kavga ettiler. Bugünlerin geleceği, o günden belliydi. Tapılan şey G.Saray değil, başarının kendisiydi. O olmadığında G.Saray'ın da bir önemi yoktu. Tek önemli olan, ortaya çıkan öfkenin bastırılmasıydı. Bu uğurda G.Saray'ın zarar görmesinin de hiçbir esprisi yoktu.

Aynı şekilde, 17 Mayıs 2000 tarihinde Uefa finali oynayacak olan takım, Nisan'ın son haftasındaki Denizli maçını 8000 kişiye oynamıştı. Leeds'i (efsanevî bir şekilde) eleyerek finale çıkan takımını selamlamak, onu bağrına basmak, Denizli'ye yenilse, hatta fark bile yese alkışlamak yok.. Onun yerine "biz sizin ligdeki maçlarınızı sallamıyoruz, onlar bize zevk vermiyor, bize Avrupa'daki başarılar gerek" diyen bir züppelik var.. Ve 25 bin kişilik statta da 17 bin kişilik boşluk...

G.Saray'ın, maçlarına giden seyircisi işte böyle bir seyirci. Şimdi bu etrafı virüs gibi sarmış olan blogcu zibidiler "e o stattaki 25 bin kişi, G.Saray taraftarının tamamını temsil etmez" diyor ama, biz buna neremizle gülelim, bilemiyoruz. Çünkü o stattaki (taraftar dediğimiz) yaratıklar, 96-2000 arasındaki o utanç verici kirli dönemin ürünü, bu net bir gerçek. Ve tıpkı o dönemin kendisi gibi, trajik bir şekilde her yerlerinden pislik akıyor. Dolayısıyla o stada gelen 25 bin kişi on yıldır hep aynı kişiler olmadığına göre, muadillerini temsil etme konusundaki yeterliliklerinin de hakkını vermek lâzım. 96'dan önce polisle kavga eden, kendi takımını yuhlayan, stadı yakan, "bu maç bitmeyecek!" diyen bir profil var mıydı G.Saray camiasında? Elbette yoktu. Her şey o iğrenç, kirli, şaibeli ve haram kazançlarla dolu dönemin ürünü.. Bunu görmenin ve kabul etmenin vaktidir.

G.Saray taraftarları içinde aklı selim olanlar da vardır tabii ama onların sesi hiçbir mecrada çıkmıyor maalesef. Onlar, genel anlamda 1996'dan sonra ortalıktan bir şekilde çekildi (belki istemeden çekildi) ve şimdi içinde bulundukları durumdan kurtulmanın yolunu arıyor. Bilsinler ki, ne yönetim, ne Hagi, ne futbolcular; hiçbirinin gitmesi bu durumu değiştirmeyecek. Çünkü kulübün şu andaki durumu "kötü bir dönemden geçiyor olmanın" çok ötesinde.. Artık kangren olmuş bir yaradan söz ediyoruz. Bu yüzden yegane kurtuluş, aklıselim G.Saray taraftarının kendi içinde bir özeleştiri yapıp ağzından salyalar saçan o iğrenç (ve genişçe) kesimi temizlemesinden geçiyor. 10 milyon taraftar varsa bunların yarıdan fazlası dediğim modeldedir. Bu yüzden o modelden olan hiçbir insanın G.Saray'ın yeni stadında yerinin olmaması lâzım. Taraftar gruplarının (başta Ultraslan) lağv edilmesi lâzım. Aynı şekilde taraftarı daha da fazla zehirleyen bu blogların da.. Yoksa her şey aynı bugünkü gibi o statta da devam edecek. Gün gelecek, o stadın koltukları da sökülecek. Küme düştükleri dönemi de göreceğiz bu gidişle.. Özetle her şey, gerçek G.Saraylıların elinde..

Ek not: Eğer dediğim türdeki yaratıklar ortadan bir şekilde çekilirse, G.Saray yavaş yavaş ve sindirerek bu zorlu dönemi (bütün zorlu dönemleri hatta) atlatır. İnanılmaz derecede büyük bir camiadan söz ediyoruz. Her türlü badire bir şekilde (yavaş da olsa) geçer ama bu tip bir seyirci profiliyle, emek verilerek aşılan mesafeler de en ufak bir tökezlemede yerle yeksan olur, oluyor, olacak. Zaten iki yıldır yaşadıklarımız da bunlar. Görmek isteyen, görebilen, görür..

10 Aralık 2010 Cuma

'Daha ayrıksı' bir vampir filmi

Geçen yıl temmuz ayında "Låt den rätte komma in" (Gir Kanıma) filmini "ayrıksı bir vampir filmi" başlığıyla tanıtmıştım okuyanlara. Genç yönetmen Tomas Alfredson'un, sinema tarihindeki vampir kültüründen ince ince beslenirken o kültüre getirdiği özgün yorum ve taptaze fikirler sayesinde gerçek bir başarıya dönüşen yapım, zaten aradan geçen 1.5 senede biz dâhil pek çok ülkede gösterilmesi ile birlikte küçük çaplı bir efsaneye dönüşmeyi başardı. Şimdilerde ise yıl biterken daha yeni seyrettiğim, bizde 2010'un başlarında gösterime giren ama aslında 2009 yapımı olan Güney Kore yapımı bir başka vampir filmi ile tekrar başım dönmüş durumda. Söz konusu filmi henüz görmemiş herkese önermek amacıyla da işbu postu döşeniyorum.

Sinema tarihini ezbere bilen bir insan olarak en zaaf duyduğum tarz, kasvet ve karanlık ihtiva edenidir, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hele işin içine distopya girdiği zaman, benim için kaymaklı ekmek kadayıfı tamamlanmış olur. İşbu yüzden çoğu kişinin sıradan bir bilimkurgu muamelesi yaptığı "Blade Runner" sinema tarihinin en iyi 20 filminden biridir benim için; sıradan muamelesi yapılmasa da hak ettiği değer hak ettiği ölçüde verilmeyen "Alien" da aynı şekilde.. İşin içinde kasvet ve karanlık oldu mu, yelkenlerim suya iniyor özetle. Zevkleri böyle olan birinin sinemada en sevdiği janrlardan birinin vampir filmleri olması da tevekkeli değil, takdir edersiniz. Bu alanda da Amerikalıların çöp muamelesi yaptığı, Tony Scott'ın ilk filmi olması nedeniyle özel bir ilgiyi hak eden "The Hunger"a (1983) ayrı bir selam göndermek gerekiyor. Bu filmi çekmiş birinin 3 yıl sonra "Top Gun"ı yapması ise ayrı bir yazı konusu.

Neyse, bu yazının konusu olan "Bakjwi" (Thirst - Kan Arzusu) ise aslında saf bir vampir filmi değil. İlk 15 dakikaya baktığınız zaman apaçık bir şekilde sosyal içerikli bir dram seyrettiğinizi düşünebilirsiniz. Sonra filmde gerçekleşen mucizevimsi olay sonucu "şifa dağıtan mesih" ile ilgili bir filme dönüştüğünü görürsünüz. Akabinde bedensel deformasyonlar üzerinden ilerleyen, Cronenberg'ün filmlerine benzer bir korku-gerilime meylettiğine şahit olursunuz ve sonra ne olduğunu anlamadan aslında bir vampir filmi seyrettiğinizi anlarsınız. Filmin kimi yerlerinde ortaya çıkan trajikomedi havasını da bu karışıma ekleyebiliriz. Usta yönetmen Park Chan-wook, tüm bu türler arasında o kadar doğal bir şey yapıyormuş gibi, o kadar rahat ve o kadar zincilerinden boşalmış bir şekilde geziniyor ki, ortaya çıkan yapıtın bir çorba olup hiçbir tadı tam olarak verememe riski çok yüksek. Amma velakin seyrettiğimiz şey bir "tür harmanı" değil kesinlikle; "yoldan sapan içgüdülerin sineması" diyebiliriz belki, bilemiyorum.. Neticede özgün ve yaratıcı bir yönetmenin, sinemaya vakıf bir sanatçının coşkulu ve hevesli bir şekilde, farklı anlatım yolları kullanarak (insan psikolojisi, Güney Kore'nin ahval ve şeraiti vs. hakkında mesela) söylemek istediklerini net bir şekilde söyleyebildiğini görüyoruz. Önemli olan da bu değil midir?

Filmin öyküsünden bahsetmek, onu ilk kez keşfedecek olanlara haksızlık olacağı için o işlere hiç girmiyorum, biliyorsunuz. Burada yapmak istediğim, "Oldboy"dan sonra en iyi ikinci filmini çektiğini düşündüğüm Chan-wook'un başarısını dillendirip, bu güzel filmi yapabildiğim kadar kişiye tanıtmak. Bu yüzden sinemada özgün tatlar arayan, değişik deneyimlere açık olan, perdede "iyi ile kötünün mücadelesi" dışında da bir şeyler görmek isteyen ve tabii ki vampir filmlerini seven herkese bu harika filmi tavsiye ediyorum.

5 Aralık 2010 Pazar

M.Paşa'da gündüz maçı

Beşiktaş-Bursa maçının çok zor geçmesini hepimiz bekliyor zaten. Bursa taraftarının stada alınması maçla ilgili en önemli ve olumlu dipnot sayılabilir. Ama benim açımdan Türkiye'nin en yakışıklı stadında belki 20 yıl sonra bir öğle maçı yaşayacak olmanın heyecanı, maçla ilgili en önemli ayrıntı. 80'li yılların ikinci yarısı ile 90'ların başında bu stadyumda hatırladığım bütün gündüz maçları Beşiktaş-Fener arasındaydı ve Fener'in puan aldığı tek bir tanesini bile hatırlamıyorum :) Bu stad, sözümü dinleyin, gündüz bir başka güzel görünüyor. Çekişmeli geçmesini beklediğim karşılaşmanın tadını çıkarmaya çalışacağım. Beşiktaş'ın kazanmasını bekliyorum, Bursa'nın da kazanamamasını. Ama Ömer Üründül'ün, tahmin yapmaktan ölümüne korkan Ömer Üründül'ün, maçtan önce hiç konuşmayan Ömer Üründül'ün, nadiren yapmak zorunda kaldığı maç öncesi tahminleri esnasında hep söylediği gibi: "Ama futbol bu, her şey olabilir tabii..."

1 Aralık 2010 Çarşamba

Barça, Real, Mourinho...

Barcelona, Real Madrid'i sadece yenmedi geçen gece. Zaten bu takımlar birbirini onlarca defa yenmiş ve yenmeye de devam edecek. Maçın asıl önemi, Barça'nın ezelî rakibini bütün dünyanın gözü önünde rezil rüsva etmesi, rakip futbolcuları birkaç gün boyunca insan içine çıkamayacak bir hâle getirmesiydi. İki takım arasında futbolcular bazında kalite farkı (hepimizin bildiği üzere) o kadar azken, sahadaki farkın bu kadar devasa olması nasıl açıklanabilir peki? Bence bunun tek açıklaması, Barça'nın alt yapıdan yetiştirdiği oyuncular ve bu oyuncularla kurduğu, dünyanın başka hiçbir kulübünde görülemeyecek, nevi şahsına münhasır modeldir. Onların oynadığı futbol sonuçta 3-4 yıldır tüm dünyanın imrenerek izlediği ve diğer bütün takımların öykündüğü bir futbol. Peki taklit etmek mümkün mü? Gayet tabii, zaten bu yapılıyor da.. Peki ona ulaşmak, bırakın ulaşmayı, yaklaşmak mümkün mü? İşte o imkânsız. 20 yıllık bir plan dâhilinde olabilir elbette ama bu da çok realist bir hedef değil, takdir edersiniz..

Evet, benim çocukluğumdan beri Barcelona aynı futbolu oynuyor, en azından oynamaya çalışıyor. O zamanlar Guardiola ve Bakero vardı, şimdi Xavi ve Iniesta var. O zamanlar Laudrup ve Stoichkov vardı, şimdi Villa ve Messi var. O zamanlar Nadal, Abelardo, Sergi ve Ferrer vardı; şimdi Puyol, Pique, Abidal ve Alves var. Ve elbette o zamanlar Zubizaretta vardı, şimdi Valdes var. Sistem, 1994 finalinde Milan'a 4-0 yenilen Barça'da da 4-1-2-3 idi, Real'i beşleyen Barça'da da 4-1-2-3. Bu ekol, Cruyff kulübün kapısından girdiğinden beri 23 senedir dişle, tırnakla, binbir zahmet ve emekle oluşturuldu. Realiteden uzak, dünya futboluna yabancı ve romantik bir oyun oynamakla suçlandılar kimi zaman (doğrusu çoğu zaman). Hatta o oyundan ödün vermemek adına yeri geldi, Şampiyonlar Ligi finalinde pozisyona giremeden dörtlük oldular. Ama hiçbir zaman bu "güzel oyun" sevdasından, güzel oyunla kazanma aşkından vazgeçmediler. 2000 yılında Beşiktaş maçı için İstanbul'a geldiklerinde basın mensupları, teknik direktör Lorenzo Serra Ferrer'e "deplasmanda oynadığınız için önce 1 puanı mı hedefleyeceksiniz?" diye sorduğunda, daha kulübe geleli 2 ay olmuş olan hoca "biz Barcelona'yız, her koşulda kazanmak için oynarız" diye cevap vermişti. Ertesi gün maça çıktılar, Beşiktaş'a karşı üçlük olup gittiler.

Ama bu ulvî amacın, bu kutsal alın terinin meyvelerini toplayacakları zaman, bir gün gelecekti. En azından gelmeliydi. Ve 2000'lerin ilk yarısı kapanırken Rijkaard döneminde söz konusu süreç yavaş yavaş başladı. Bugünkü başarılı takımın meyvelerinin atıldığı yıllar olarak bahsedebiliriz söz konusu dönemden ama o zamanlar Şampiyonlar Ligi kazanılmış olmasına rağmen yine de modelin en mükemmel, en pür hâline ulaşılmamıştı. Çok sayıda yabancı futbolcu ile istikrarsız iniş-çıkışlar yaşanabiliyordu. Belletti, Ronaldinho, Deco, Eto'o, Van Bommel, Giuly gibi "fabrika ürünü" olmayan birçok dişli vardı. Sahadaki oyundan, performanstan, yetenekten ziyade işin "manevi" yönüne bu oyuncuların Xavi, Iniesta, Messi, Valdes ya da Puyol kadar adapte olması mümkün değildi. Nitekim Guardiola geldikten sonra o isimler teker teker takımdan temizlendi ve tamamen altyapı fetişizmi üzerine özgün bir yapı inşa edildi. Şu anda bakıyoruz, ilk 18'inde neredeyse 12 tane altyapıdan gelme oyuncu var Barça'nın. Bu oyuncular hem kulüp terbiyesini, hem mevcut mentaliteyi, hem sporcu etiğini hem de "birlik olma" duygusunu en küçük yaşlardan itibaren öğrendiği için, saha içinde genci-yaşlısı ile adeta tek bir bütünmüş gibi hareket edebiliyor. Ve ortaya öylesine muazzam, öylesine ulaşılmaz, öylesine kusursuz bir yapı çıkıyor ki, Rıdvan Dilmen'in dediği gibi "Barcelona ve diğerleri" şeklinde bir ayrım da kaçınılmaz bir hâle geliyor. Çünkü sahada oynanan oyun, sadece "somut" çalışmalara değil, böylesi "metafizik" bir takım unsurlara da doğrudan bağlantılı bir görünüm arz ediyor. Ve tam da bu yüzden, yukarıda belirttiğim üzere Barça'nın, taklit edilse de ulaşılması "neredeyse imkânsız" bir model olarak dünya futbolundaki elit ve benzersiz konumunu uzun bir süre muhafaza etmesi neredeyse kesin gibi görünüyor...

Mourinho'ya gelelim. Hazret, maçtan sonra diyor ki: "Onlar tamamlanmış bir proje, biz ise daha yolun başındayız." Kısmen doğru ama kısmen de yanlış bir saptama. Çünkü Barcelona'nın "tamamlanmışlığı" anlamında bir tamamlanma, kendisininki dâhil hiçbir takıma hiçbir zaman nasip olmayacak belki de.. Bu yüzden o, geçen senenin Inter'i gibi hırslı, performansının yüzde yüzünü sahaya yansıtan, takım için terinin son damlasına kadar savaşan, kazanmak için her yolu mübah gören, bu uğurda çirkeflik yapmaktan çekinmeyen, hatta gururu-onuru bir tarafa bırakıp rakibini tamamen "durdurma" üzerine sinsi bir oyun oynamaktan da imtina etmeyen sevimsiz bir yapının tamamlanmasından bahsediyor olmalı. Nitekim bunun emarelerini de, sporcu demeye bin şahit isteyecek Arbeloa'nın, oyuna giriş amacını demonstratif bir şekilde açık eden performansından anlamak çok mümkün. O Arbeloa ki, Liverpool'da şu antipatikliğinin yüzde birine bile sahip değildi, hatta sert bir oyuncu bile sayılmazdı ama Mourinho'nun elinde bir yok etme makinesi, kasıtlı fauller yapan bir kasap hâline dönüştü. Aynı şekilde Ronaldo, Ramos, Pepe, Alonso gibilerinin tavır ve davranışlarına bakınca, dünyanın en özel ama en itici teknik direktörünün oyuncularına ne yönde motivasyonlar verdiğini net bir şekilde görebiliyoruz.

Bendeniz, 1990 yılından beri dünya futbolunu izleyen, Fenerbahçe ve Liverpool ile birlikte Barcelona'yı (tam da yukarıda yazdıklarım nedeniyle) tutan bir futbol romantiği olarak, blogda hep belirttiğim üzere futbolun kendi içindeki adaletine (uzun vadede) fazlasıyla inanan biriyim. Mourinho gibi ahlâk yoksunu kişilerin aldığı yenilgiler de bu yüzden kendi tuttuğum takımlarınki kadar zevk veriyor bana. İşlerin, onun için hep Pazartesi akşamındaki gibi gitmesini diliyorum.

30 Kasım 2010 Salı

1973'ün en iyi filmleri




1. Don't Look Now (10)
Nicolas Roeg

2. Amarcord (10)
Federico Fellini

3. Badlands (10)
Terrance Malick

4. Pat Garrett and Billy the Kid (10)
Sam Peckinpah

5. Mean Streets (9)
Martin Scorsese

Diğer: American Graffiti (8), Scenes from a Marriege (8), Serpico (8), The Long Goodbye (8), Paper Moon (8), Sleeper (8), The Last Detail (8), Sisters (7), Jesus Christ Superstar (7), The Exorcist (7), The Sting (7), Enter the Dragon (7), Papillon (7), The Way We Were (7), High Plains Drifter (7), Dirty Harry: Magnum Force (6), Battle for the Planet of the Apes (5)


Görmediklerim: The Wicker Man, 007 Live and Let Die, The Holy Mountain, Robin Hood, Soylent Green, The Day of the Jackal, The Crazies, Westworld, The Paper Chase, Turks Fruit, Sex and Fury, The Three Musketeers, Day for Night, The Mother and the Whore, The MacKintosh Man, Emperor of the North Pole, El Espíritu de la Colmena, Breezy, O Lucky Man!, The Friends of Eddie Coyle, Dillinger, The Iceman Cometh, Charley Varrick, Save the Tiger, The Last of Sheila, The Offence, The Homecoming, Der scharlachrote Buchstabe


29 Kasım 2010 Pazartesi

Ahlâksız(lığ)ın ölümü

Barcelona - Real Madrid maçı, futbolu futbol olduğu için seven ve seyreden, "dürüst oyun"u kazanmanın bile önüne koyan, herhangi bir şekilde kural dışı kazanmaktansa kaybetmeyi yeğleyen, futbolda ilâhî bir adaletin olduğuna inanan, efendiliği çirkefliğe tercih eden vs. vs. herkes için adeta bir resitaldi bu gece. Dünya futbol tarihinin gördüğü en şerefsiz, en ahlâksız, en çirkef figür olan Jose Mourinho'nun maç boyunca düştüğü durum, yaşadığı travma ve üzüntü, yeryüzünde erdem sahibi olarak yaşamaya gayret eden her ademoğlunu mest edecek kadar güzeldi. Cristiano Ronaldo, Pepe, Carvalho, Ramos, Arbeloa gibi "tencere-kapak" misali layık oldukları hocayı bulmuş olan it sürüsünün; 14 tane delikanlı tarafından insan içine çıkamayacak kadar rezil edilmesi ise duyulan zevki ikiye, üçe katladı. Gerçek futbolseverler, etik sahibi futbolseverler ne kadar sevinse az bu gece. Şahsen ben Fener şampiyon olduğu zaman en fazla bu kadar mutlu oluyorum. Mourinho'nun ve dünya üzerinde, onun zihniyetini hiç utanmadan destekleyen on milyonlarca insanın yaşadığı hayal kırıklığı ve utanma duygusu, tarifi imkânsız bir zevk veriyor bana. Maç ile ilgili yazıyı yarın yazacağım; bu gece sadece duygularımı bu sayfalara dökmek istedim.

"Bana sevdiğin sporcuyu, spor adamını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim."

Barcelona 5 - Real Madrid 0

Telegol diyalogları #4

Ahmet Çakar: Niang ilk devre "beni değiştirin" demiş zaten. Penaltıyı niye ona attırıyorsun? Eğer o penaltı kaçtıktan sonra maç berabere bitseydi ben bugün burada Aykut Kocaman'ı buğulama yapıyordum.

Ziya Şengül: Aykut da seni ızgara yapmasın dikkat et Ahmet..

Ahmet Çakar: Yapsın! Eğer ben haksızsam yapsın. Suyuma da sen banarsın artık.

Gökmen Özdenak: Ahmet'ten iyi çevirme olur.

Ahmet Çakar: Ya sulandırmayın muhabbeti. Niang ilk yarıda çıkmak istedi sonuçta, penaltıyı ona attırmayacaksın orada.

Erman Toroğlu: Aklıma tandır getirdiniz ya...

28 Kasım 2010 Pazar

Sami Yen'de "Dördüncü"

G.Saray, Ali Sami Yen Stadı'nda bu sezon oynadığı 7 lig maçında dördüncü mağlubiyetini aldı. Son 20 senede bütün bir sezon boyunca oynadığı maçlarda bile bu kadar yenilgi aldığı sadece 2 sezon var: Bir tanesi 2000/2001, diğeri ise Souness'li 1995/1996 sezonu.. Üstelik daha kendi sahasında oynayacağı 10 maç var, düşününüz..

Fenerbahçe, 1990'lı yılları hep böyle geçirdi. Taraftarları böyle şuursuzdu (gerçi onlar bile bu kadar değildi). 2 galibiyetle, bir derbi zaferiyle her şeyi unuturdu. Ondan sonra tokat üstüne tokat yer, kendine gelir, yönetimi istifaya davet eder, koltukları yerinden söküp sahaya atardı vs. Sonra hoca kovulurdu, yeni hoca gelirdi, her şey yeniden başlardı. İki galibiyet, bir derbi zaferi, karnaval havası; ondan sonra yine tokatlar, yine istifalar, yine tezahüratlar... Akıl almaz bir kısırdöngü, akıl almaz bir umutsuzluk, tünelin ucunda toplu iğne ucu kadar bile ışığın olmadığı bir karamsar tablo.. İşte G.Saray da şu an o durumda.

Bunu yaratan elbette kötü yönetim şeklidir ama hep blogda yazdığım gibi rezil, şakşakçı, makyavelist, kazanmanın kölesi olmuş taraftar en az yönetim kadar suçludur. Açıkçası tarafsız bir sporsever olarak bakıyorum, bu yönetim gitse bile enkazının (mevcut mâlî tablo ile) kolay kolay temizlenebileceğini sanmıyorum. Önümüzdeki hafta Kasımpaşa'nın da G.Saray'a kesinlikle yenilmeyeceğini düşünüyorum. Ondan sonra G.Birliği ve deplasmanda Konya ile 6 puanlık maçlar var. Bunlardan birini kazanamazsa düşme potasına bile girebilirler.

G.Saray'a o gitse bu gelse, bu gitse öbürü gelse her daim "umut" tacirliği yapan blogger züppeleri bir okuyun şimdi.. Rijkaard'ın cesedi dahi soğumadan Hagi'yi pompalayan reziller.. Bir de Rijkaard'ı unutmamışlarmış, ona olan saygıları ve sevgileri devam ediyormuşmuş; falan filan.. Ulan reziller, Rijkaard'a haksızlık yapıldıysa yapan kim? Bu yönetim değil mi? Onların getirdiği Hagi'ye nasıl şakşak tutarsınız o zaman? Utanmazlar.. Yazsınlar şimdi, biz de okuyalım..

G.Saray 1 - Beşiktaş 2

25 Kasım 2010 Perşembe

Üzülmez'den "Quaresma"

Beşiktaş'ın istikrar abidesi sol beki İbrahim Üzülmez, Lig TV'nin Futbol Life programında hayalindeki onbiri açıklamış. Hatta eline kalemi alıp tahtaya yazmış tek tek.. Ben sağ açığa yerleştirdiği Quaresma'nın adını yazışına tav oldum. Q ve U harflerini seçmek mümkün olmadığı gibi A'yı da büyük harf olarak yazmış Deli İbrahim. Tam bir trajikomedi durumu ama bu adam yapınca sempatik geliyor işte..

Not: İbrahim'in rüya kadrosu "Rüştü - Gökhan Gönül, Servet, Ersan, Kendisi - Ernst, Emre - Quaresma, Guti, Arda - Bobo" şeklinde..

Türk futbolu utansın

Bursa'nın Şampiyonlar Ligi'nde düştüğü şu kepaze durum kimleri utandırmalı, bilmiyorum. En başta geçen yıl 9 puanı sahaya çıkmadan alan, son haftalarda rakiplerine hiçbir penaltı verilmeyen, Beşiktaş maçında Toraman'ın ve Rüştü'nün asistleriyle şampiyon olup kendini dev aynasında gören Bursa takımının mensupları utansın elbette. Bu halleri nedir böyle, neyle açıklanabilir? Öyle ya da böyle, Türkiye'nin şampiyonu olmuş bir topluluk, tecrübesiz de olsa bu duruma düşer mi? Başta Ertuğrul Sağlam olmak üzere, oynadıkları hiçbir maçtan ders almaz mı? Beşiktaş ile Liverpool'dan 8, Metallist'ten 4 yiyen Sağlam'ın takımlarına şimdi Şampiyonlar Ligi'nde gol yeme rekoru kıran Bursa da ekleniyor. Yazık..

Ama asıl yazık üç büyüklere tabii ki. Onların, mevcut tablodan daha da fazla utanmaları lâzım zira bu Bursa geçen yıl ve bu yıl hepsinin üstünde yer alacak kadar puan toplamış ligde; Bursa buysa onları nereye koyacağız? Uluslararası futbola bu kadar yabancı bir takım ligde diğer takımları rahatça (bu haftaki Manisa maçı misal) yenebiliyorken, onlar nasıl oluyor da puanları ulûfe gibi dağıtıyor rakiplerine? Ve daha da önemlisi, üç büyükleri bu hâle düşürmüş yönetimlerden, o kulüplerin "sahibi" olan kongre üyeleri nasıl hesap sormuyor? Muhalefetler nerede? Eğer muhalefet etmeyeceklerse o kongrede ne işleri var?

Şu Bursa'nın şampiyon olduğu ligin değeri yaklaşık 450 milyon dolar, inanabiliyor musunuz? İspanya'nın şu anda vasat takımlarından biri olan Valencia'dan iki maçta 10 yiyen Bursa yani.. Neremizle gülelim bu işe, bilemiyorum. Böyle bir ligi ne diye ateşli ateşli seyrediyoruz, onu hiç anlamıyorum. Anlayabilen de beri gelsin diyorum..

(Valencia 6 - Bursa 1)

22 Kasım 2010 Pazartesi

Talih kuşuymuş!

Almanya'da yayımlanan 4-4-2 dergisinin yaptığı bir habere göre, EPL takımlarından Liverpool Fenerbahçe'nin, bu sezon oynadığı futbolla izleyenlere adeta parmak ısırtan dinamosu Emre Belözoğlu'na talip olmuş ve ara transfer döneminde bu oyuncuyu mutlaka transfer etmek istiyormuş. Gözden çıkarılan meblağ ise 7 milyon avro ve Fabio Aurelio imiş. Bu haberi ben Lig TV'de gördüm ve haberin kendisi kadar, hatta ondan daha fazla haberin prezentasyon biçimine şaşırıp kaldım. Başlık şu: Fener'e talih kuşu kondu!

Şimdi bakalım: Fenerbahçe takımında bu sezon açık ara en iyi iki futbolcu Emre ve Niang, sanırım herkes bu konuda hemfikir. Hatta bana göre Emre, Niang'dan da bir adım önde zira Niang olmadığında en azından Semih'i koyup idare edebilirsiniz ama Emre'nin şu anda Türk ya da yabancı, herhangi bir şekilde bir alternatifini bulmak mümkün değil.

Kendisinden insan olarak ne kadar nefret ettiğimi blogu takip edenler biliyor. Karakterindeki antipatik yanlar bir yana, dünya görüşü ve hayata bakışı ile (ve en başta gol sevinçleri ile) şahsen benim milyonlarca ışık yılı uzağımda olan bir insan. Ama bu, Türkiye'nin en iyi futbolcusu olduğu gerçeğini görmemi engellemiyor. Bu bakışımın Fener'de oynamasıyla da alâkası yok. Ben, Emre daha 19 yaşındayken (yakın çevrem şahittir) Avrupa'nın en önemli orta saha oyuncularından biri olduğunu söylüyordum; Türk futbol tarihinin en çirkef takımında oynamasına rağmen.. Yurt dışında sakatlıklarla boğuşarak geçirdiği ama inanılmaz tecrübeler edindiği 7 yılın ardından ülkeye döndüğünde ise performansından pek ümitli değildim. Hatta kendisine yıllık 3.5 milyon avro verileceği için yönetime de ateş püskürüyordum. Ama geçen 2.5 yılın ardından, bu adama 7 milyon da verilse sesimi çıkaramayacak bir pozisyondayım şu anda. Bunun nedeni de Emre'nin herkesi ama herkesi ters köşeye yatıran profesyonelliği, hırsı, azmi ve performansı..

Avrupa futbolunu hepimiz çok yakından takip ediyoruz, büyük liglerdeki bütün büyük takımların kadrolarını ezbere biliyoruz. Her maçlarını da seyrediyoruz ve ben gönül rahatlığıyla Emre'nin, Avrupa'nın 5 büyük liginde oynayan orta saha oyuncularının %90'ından daha iyi olduğunu söyleyebilirim şu anda. Mesela Liverpool'un orta sahasında (Gerrard'ı forvet arkası sayıyorum) ondan daha iyi değil, onun seviyesine yakın bir oyuncu bile yok! Dolayısıyla Liverpool'un bu muhteşem futbolcuya talip olması kadar doğal bir şey de yok benim için. Ama sanırım Lig TV isimli "kırk tilki" oluşumun kafasında bunlar yok. Onlar, Emre'nin kolayca elden çıkarılabilecek, hatta bir an önce kurtulunması gereken bir isim olduğunu düşünüyor belki; kim bilir?

Şu anda Barcelona ve Real Madrid'de Emre'den daha iyi oyuncular var (Xavi, Iniesta, Xabi Alonso, belki Lassana). Chelsea'de sadece Essien var. ManUtd'da kesinlikle yok (Carrick, Fletcher, Anderson vs. Emre bunların hepsinden iyi). Liverpool'da yok, ManCity'de (bence) yok. Bayern'de Scweini var, onun dışında Bundesliga'da daha iyisi yok (Nuri kısa süre sonra olacak ama). İtalya'ya bakıyorum, Sneijder dışında Inter'de, Pirlo dışında Milan'da daha iyi bir oyuncu yok. Juventus ise Emre gibi bir oyuncuya sahip olmak için her şeyi verirdi bence. Fransa'yı bir kalemde geçiyorum zaten.. (Bu arada Melo'nun 25 milyona transfer yaptığı bir yerde, ondan sadece 3 yaş büyük olan ama 2 kat daha iyi futbolcu olan Emre'ye 7 milyon teklif edilmesi talih kuşu mu oluyor? Allah belanızı versin sizin..)

Neyse uzatmayayım, at gözlüklü diğer takım taraftarları bu dediklerime belki güler, belki itiraz eder; bilemiyorum. Ama bunlar benim görüşüm. Hayatımda 25 senedir hiçbir futbolcu hakkındaki görüşlerimde de yanılmadım. Şu anda Emre, Türk futbol tarihinin en iyi oyuncularından biri olabilecek bir performans gösteriyor; sadece oyunuyla değil, takım içindeki duruşu ve liderliğiyle de.. Ama hiç kimse farkında değil. Kesinlikle daha fazlasını hak ettiğini düşünüyorum. Fenerbahçe'nin onu bir başka takıma vereceğini de, kendisinin yıllık 3.5 milyonu bırakıp bir yere gideceğini de hiç sanmıyorum.

21 Kasım 2010 Pazar

Çarşı, salonlardan defol!

Beşiktaş'ın, aralarında kafasının güzel ya da dumanlı olmadığı tek bir kişi bile bulunmayan, ağızları salyalı, ne idüğü belirsiz iğrenç taraftar grubu Çarşı, Allen Iverson transferinden sonra basketbol salonlarına da pisliğini bulaştıracak gibi görünüyor. Aile terbiyesinden yoksun, insanlıktan nasibini almamış, kendi tribünlerindeki kadın ve çocuklara bile zerre kadar saygısı olmayan bu insan müsveddeleri, bugünkü Fenerbahçe maçında yine mideleri bulandırdı. NBA televizyonundan banttan verilecek olan ve Chris Webber'ın yorumlayacağı bir maçta sergileyecekleri rezillikten hepimiz korkuyorduk zaten ama bu kadarını şahsen ben bile beklemiyordum. Maçın bitişi ile birlikte yağan yabancı maddeler bir yana, maç boyunca koro hâlinde yaptıkları tezahüratlardan birkaç örnek:

- La la la la la la la la la la.. Fuck you Kinsey!

- Mirsad a.anı g.tünden s...

- Ömer a.anı g.tünden s...

- O.. çocuğu Ömer Onan!

Amerikalılar son üç küfürü muhtemelen anlamayacak ama ilkini duyduklarında, yüzlerce insanın koro hâlinde ve senkronize olarak "fuck you" diye bir oyuncuya bağırdığını duyduklarında, ne düşünecekler çok merak ediyorum. Bu tezahüratı yapanların hepsinin alkol ve uyuşturucu etkisinde olduğunu hemen anlayacaklardır muhtemelen.

Üzücü olan ise şu: Blogda daha önce de birkaç kez değindiğim bu tiksindirici topluluk, Beşiktaş gibi diğer iki büyüğe göre her zaman daha asil durmuş bir kulübün taraftarlarının tamamını temsil ediyormuş gibi bir pozisyonda bulunuyor. Böyle bir şey bizim için elbette geçerli değil; biz Süleyman Seba'nın kulübünü izleyerek büyüdük, bu çapulcuların gerçek Beşiktaş taraftarı olmadığını biliyoruz. Ama yaptıkları pisliği beynenmilel bir izleyici kitlesinin önüne taşıyıp hem kendi kulübünü hem ülkeyi böyle rezil etmeleri fazlasıyla üzücü.

Salonlara hiç alınmasalar, salyalarını o seçkin taraftar ve sporcuların mecraına da bulaştırmasalar; birileri buna engel olsa ne güzel olurdu.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Retro #2: Informer

Kanadalı beyaz rap şarkıcısı Snow (Darrin O'Brien, 1969), 1993 yılında bütün pop ve R&B listelerini sallayan bu müthiş hitiyle çıkış yapmış, ne var ki takip eden yıllarda müzik dünyasından silinip gitmişti. Yine de, onun için bu gibi durumlarda kullanılan en yaygın tabir olan "one hit wonder" yakıştırmasını yapmanın haksızlık olduğunu düşünüyorum. Zira şarkının yer aldığı '93 tarihli "12 Inches of Snow" bugün neredeyse başyapıt olarak kabul ediliyor ve bu da Snow'u, aynı dönemin diğer rap şarkıcılarından ve onların hitlerinden ayırıyor; tek şarkılık değil ama "tek albümlük" bir sanatçı yapıyor.


Şarkıya dönersek, en hardcore reggae dinleyicilerinin bile anlamakta zorlandığı vokali, elbette en belirgin özelliği. Melodisi de insanı hemen yakalıyor. O zamanlar hatırlıyorum, Snow'un hapse girip çıkmışlığından da beslenerek şarkıyı "kendisini gammazlayıp içeri girmesine neden olan arkadaşı için" yazdığı gibi şehir efsaneleri üretilirdi. Videoda giydiği gömlekleri pazarlarda arayan da pek çok genç hatırlıyorum bu arada...



[CHORUS:]
Informer
You know say daddy me snow me-a (gonna) blame
A licky boom-boom down
'Tective man he say, say Daddy Me Snow me stab someone down the lane
A licky boom-boom down

Police-a them-a they come and-a they blow down me door
One him come crawl through through my window
So they put me in the back the car at the station
From that point on I reach my destination
Well the destination reached in down-a East detention
Where they whip down me pants look up me bottom

[CHORUS]

Bigger they are they think they have more power
There on the phone me say that on hour
Me for want to use it once and-a me call me lover
Lover who me callin'-a the one Tammy
And me love her in my heart down to my belly-a
Yes say Daddy Me Snow me I feel cool and deadly
Yes the one MC Shan and the one Daddy Snow
Together we-a love 'em(?) as a tornado

[CHORUS]

Listen to me ya better listen for me now
Listen to me ya better listen for me now
When-a me rock-a the microphone, me rock on steady-a
Yes-a Daddy Me Snow me are the article don
But the in an a-out (?) a dance an they say, "Where ya come from?"
People them say I come from Jamaica
But me born and raised (in the ghetto) I want ya to know-a
Pure black people man thats all I man know
Yeah me shoes are-a tear up an-a my toes used to show-a
Where me-a born in-a the one Toronto

[CHORUS]

Come with a nice young lady
Intelligent, yes she gentle and irie
Everywhere me go me never lef' her at all-ie
Yes-a Daddy Snow me are the roam dance man-a
Roam between-a dancin' in-a in-a nation-a
You never know say Daddy Me Snow me are the boom shakata
Me never lay-a down flat in-a one cardboard box-a
Yes-a Daddy Me Snow me-a go reachin' out da top

[CHORUS]

Why would he? [repeat]

[MC Shan:]

Me sittin round cool with my jiggy jiggy girl
Police knock my door, lick up my pal
Rough me up and I cant do a thing
Pick up my line when my telephone ring
Take me to the station, black up my hands
Trail me down 'cause I'm hangin with the Snowman
What an I gonna do, I'm backed and I'm trapped
Smack me in my face, took all of my gap
They have no clues and they wanna get warmer
But Shan won't turn informer

---

-O günleri mi özlüyorsun?
-Hayır, o günlerde hayalini kurduğum hayatı özlüyorum.
("Akıl Çağı" romanından...)

16 Kasım 2010 Salı

G.Saray taraftarı üzerine

Evet, bu blog bir Fenerbahçeli tarafından hazırlanıyor ama bir Fenerbahçelinin, bu hayatta G.Saray kadar ilgilendiği başka ne olabilir? Birinci sırada Fener gelir bizim için, ikinci sırada G.Saray.. Ama "bu G.Saray" değil tabii ki; Ali Sami Yen'in, Baba Gündüz'ün, Metin Oktay'ın G.Saray'ı.. Şimdi bu isimlerin hepsinin kemiklerini sızlatacak bir çürümüşlük ve kokuşmuşluk var koskoca G.Saray camiasında ve uzun süre de temizleneceğe benzemiyor.

Bu blogda müteattit defalar yazdım, G.Saray'ın genel taraftar kitlesi yıllardan beri başarının kölesi olmuş, sportif başarıyı G.Saraylılığın önüne koymuş, inanılmaz derecede makyavelist bir topluluk. 96-2000 arası Türk futbol tarihinin en kirli, en ahlâksız başarılarını elde ederken bunların hepsi diğer takımları küçümsüyor, dalga geçiyordu ama şu an içinde bulundukları ahval ve şerait, insana "ilâhî adaletin var olduğuna" ilişkin sarsılmaz bir inanç aşılıyor. Zira bugün yaşananlar, o günlerde oturtulan dejenere kültürün bir yansımasıdır; bu kültür bugün o kadar derinlere nüfuz etmiştir ki camia içinde, bir kangren gibi her tarafı sardığı için aklı selim kaybolmuş, bir kısırdöngü içinde debelenen koskoca bir kulüp görüntüsüne bürünülmüştür. Dolayısıyla içinde bulunulan durumdan çıkılması için doğru fikirler de, böyle kokuşmuş bir ortamda üretilememektedir.

3 büyüklerin hepsinin belirli karakteristik özellikleri var. Mesela Fenerliler için snob, kendini en üstün gören ve diğerlerini küçümseyen bir taraftar olduğu söylenir. Bunlar fazlasıyla olumsuz bir psikolojiye işaret etse de, hangi Fenerlinin buna itiraz ettiğini görürsünüz? Veya Beşiktaş için hem Fenerli hem G.Saraylılar "üçüncü" büyük derler. Bu hor görülmenin etkisiyle olduğu kuşku götürmez bir şekilde takımına en bağlı, en cefakâr taraftar da onlardadır ama aklı selim her Beşiktaşlı, taraftar sayısı ve popülarite olarak diğer ikisini geçemeyeceklerini bilir, bunu kabul eder; başka şeylerle övünmeye çalışır. G.Saray taraftarı ise bence içlerinde en kötüsü. Hem kendini en büyük olarak görme derdinde, hem de ne yaparsa yapsın içinden Fener kompleksini atamıyor; bütün varlığını Fenerbahçe ile anlamlandırıyor. Ayrıca 90'lı yılların ikinci yarısından itibaren daha kötü bir özellik kazandı bu taraftar, sportif başarının kölesi oldu. Daha büyük başarılar elde ettikçe, daha küçük olanları sıradan görmeye başladı. Arsızlık diz boyunu aştı, nankörlük tavan yaptı. G.Saray'ın 17 Mayıs 2000 tarihinde UEFA Kupasını almasından 1 ay önce oynanan Denizli maçında stadyumunda 8000 seyirci vardı. "Bizi Türkiye'deki başarılar kesmiyor mirim, biz Avrupa'ya bakıyoruz" demek iyi bir şey de, böyle bir nankörlük, böyle bir kadir bilmezlik, böyle bir şımarıklık olabilir mi? En büyük olduklarını, en fazla olduklarını iddia edenlerin tribününde, derbileri çıkarsan son 10 yılda 7-8 bin seyirci var ortalama olarak. Fenerbahçe, Pendik faciasını yaşadığında, kendi kaptanı tesislerde saldırıya uğradığında, kulüp batağın içine saplandığında bile 20 binin altını görmemiştir. Hiçbir zaman.

Peki G.Saray taraftarı nasıl bu hâle getirildi? Ben bu süreci bizzat yaşadığım için, G.Saraylı blog sahibi veletlerin hepsinden fazla bilgim var kendi kulüpleri hakkında. Şimdi 25 senedir yaşadığım, gözlemlediğim, okuduğum, dinlediğim, seyrettiğim onca şeyden kaynaklanan bir takım analizler yapacağım. Bunların hepsi isabetlidir ve onlar bu yazdıklarımı göremediği sürece camia olarak bu bataktan çıkamayacaktır. Arada şampiyonluklar görse de çıkamayacaktır. Anlık sevinç, başarı ya da çözümlerin iyileştirmeyeceği kadar büyük bir kangren söz konusu çünkü...

Neden mi? Bakın şu söylediğime: 1980'lerin ikinci yarısı geçilirken 86 yılında Fenerbahçe'nin 11 şampiyonluğu vardı bu ligde, G.Saray'ın kaçtı biliyor musunuz? Sadece 6. Bugün durum ne? 17-17! Yani ilk 27 senede Fenerbahçe 11-6 öndeyken, son 24 seneyi bu kez G.Saray 11-6 önde geçmiş. Bunun yanında Cumhurbaşkanlığı Kupalarını, Türkiye kupalarını saymıyorum bile. Avrupa'daki başarılar ona keza. Yani Fenerbahçe'ye göre son çeyrek yüzyılda açık ara bir şekilde daha başarılı bir kulüp söz konusu. Buna rağmen içinde bulundukları huzursuzluk, Fener'e karşı eziklik, içinden çıkılamayan sorunlar yumağı vs. nasıl açıklanabilir? Bunun tek açıklaması vardır, o da "G.Saray'ın camia ve taraftar kültürü".

'84 yılında 14 senelik şampiyonsuzluk yıllarından sonra Derwall'i getirerek müthiş bir hamleye imza atan, bunun semeresini ilerleyen yıllarda 2 şampiyonlukla toplayan G.Saray, onun emekli olmasını müteakip Mustafa Denizli döneminde Avrupa'da yarı final görmesine rağmen seviye olarak ve zihniyet anlamında geriye gitti. Onu sportif başarısızlıklar yüzünden gönderip Sigi Held gibileriyle zaman kaybettikten sonra bir başka müthiş hamle daha yapıldı ve Kalli göreve getirildi. Onunla ve referans olduğu Hollman ile gelen üst üste 2 şampiyonluktan sonra, son 25 yıldaki ilk facia karar gündeme geldi ve Hollman, şampiyon olmasına rağmen gönderildi. Yerine ise Kocaelispor ile başarılı bir sezon geçiren Saftig getirildi. Sigi Held'den bir farkı olmayan bu Alman, sezon içerisinde Samsun-Antep-Antalya skandalını takiben kovuldu. Sonraki sezon Alman ekolü (nedense) terk edilerek Graeme Souness transfer edildi. O da takımı şampiyon yapamayınca Fatih Terim göreve getirildi ve her şey ondan sonra başladı zaten.

Tüm G.Saray camiasında adı uğursuza çıkmış olan ve millî takımdaki başarısına rağmen hiçbir şekilde benimsenmeyen Terim'in, ilk sezonunda 3 defa istifa etmesine karşın Faruk Süren tarafından görevde tutulması önemliydi. Ayrıca o sezon Fenerbahçe'nin Vahap Beyaz ve İbrahim Aksoy gibi hakemler (bu ikisi G.Saray tribününde maç seyrederken bizzat görülmüştür) tarafından adeta doğranmasına Ali Şen ses çıkarmazken, İstanbulspor maçında 99. dakikada orta sahadan ve (önünde Suat olduğu için) pozisyonu görmeden penaltı çalan Vahap Beyaz, şampiyonluğun en önemli emekçilerinden biriydi. Terim'in derin devletle ve Mehmet Ağar ile olan bağlantıları tüm gücüyle devredeydi ve 4 yılın sonunda kayıkçı kavgası başlamadan hemen önce kazanılan Uefa Kupası, Ağar'ın çocuğunun mezarına götürülüp bırakılacaktı.

1998 yazında Aziz Yıldırım paraları saçarken, Baliç'i , Moldovan'ı, Murat Yakın'ı transfer etmişken ve Hasan Şaş'ı da tam almak üzereyken (Hasan Yeni Yüzyıl gazetesine "beni daha çok isteyen Fenerbahçe oldu, artık Fenerliyim" demişti) Fatih Terim ve Mehmet Ağar A.Gücü kulübünü basmış, Hasan'ı transfer etmiş ve çıkışta da olayı görüntüleyen atv kameramanına saldırmışlardı. Olayın üstü hemen kapatıldı, G.Saray çiftliğinde "yönetimde olmayan" Ağar'ın ve alt tarafı hoca olan Terim'in transfer görüşmesi yapmasının tüyler ürperticiliği hemen unutuldu.

97 yılında Sami Yen'deki bir Antalya maçında Kona'nın 47. dakikadaki golüyle yenik duruma düşen takım, 52'de olmayan bir frikik sonucu Bülent ile beraberliği sağlamıştı. Hemen akabinde Tugay, sağ taraftan gelen ortada penaltı noktası üzerinde topu net bir şekilde koluyla alıp golü attı. Hakem Metin Tokat golü vermesine karşın yardımcı hakem 30 metreden pozisyonu süzüp golü iptal ettirdi. 30. dakikadan sarı kartı olan Tugay'ın ikinci sarıdan atılması gerekiyordu ama Tokat'ın g.tü yemedi. Bunun yanında, pozisyon sonrasında tüm takım olarak yardımcı hakemin üzerine çullanan G.Saray takımında Hagi isimli aşağılık insan müsveddesi, Tokat'ın gözünün önünde yardımcı hakemin yakasına yapışmış (resmen ve alenen böyle, formasının yaka kısmını sol eline almış) onu tartaklarken Metin Tokat tüm kamuoyunun kabul ettiği kırmızı kartı çıkar(a)madı. Hemen sonrasında ise Cafer Aydın'ı oyundan atarak galibiyetin yolunu açtı.

Bunun gibi sayısız örnek sayabilirim ama bunlar, G.Saray dışındaki kamuoyunun en fazla gözüne sokulan ve artık gemin azıya alındığı, namussuzluğun tavan yaptığı örnekler olduğu için bunları saydım. Sonuçta G.Saray kulübü bu dönemde Terim ve Ağar'ın oyuncağı hâline getirilmiş, bu sayede gelen başarılarla tüm camia inanılmaz bir pişkinlikle olanlara sesini çıkarmamış ve "gelen kirli başarıların tadını çıkarmıştır". Türkiye'nin (sözüm ona) batıya açılan penceresi, bir Adanalının hegomonyasına girmiş ve onun, kendi işverenleri (yöneticileri) için "daha dün önünü iliklemeden, kapımı vurmadan odamdan giremezlerdi" deyişine ses çıkarmamıştır. Bu hâliyle de batının değerlerinden tamamen uzaklaştığını, Türkiye'nin en şark zihniyetli kulübü hâline geldiğini net bir şekilde göstermiştir. Kendi yöneticisine bunları diyerek İtalya'ya giden adamı, daha sonra tezahüratlarla geri getirmiş; akabinde yine aynı adamı "s.ktir ol git Terim!" diyerek kulüpten kovmuştur.

Neyse, 2000 yılında İtalya'ya giden Terim'in yerine Lucescu'nun getirilmesi, G.Saray'ın son 25 yılında, Derwall ve Kalli'den sonra üçüncü doğru hamledir. Gönderilmesi de 100 yıllık kulüp tarihinin en vahim, en isabetsiz kararıdır. Ve bu gönderiliş, G.Saray camiasının ve taraftarının nasıl zıvanadan çıktığını, nasıl şımardığını, nasıl züppeleştiğini gösteren en kusursuz örnektir. Zira ilk yılında Hakan Şükür'süz bir şekilde Süper Kupa'yı kazanan, Şampiyonlar Ligi'nde iki gruptan birden çıkıp (bence) Türk futbol tarihinin en büyük başarısını elde ederek çeyrek final oynayan, şampiyonluğu (75 milyon dolar harcayan) Fener'e kaptıran Luce, ikinci yılında bebelerle lig şampiyonu olurken Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finali tek golle kaçırmıştır. Barcelona'ya Sami Yen'de yenildikleri o maçı kazansa, takım yine çeyrek finale çıkacaktır. Ve Barça, Luis Enrique'nin ofsayt golüyle maçı kazanıp gruptan çıkan takım olmuştur. Görüntü o dönemde net bir şekilde şudur: Eğer böyle giderse, G.Saray 3-4 sene içinde Şampiyonlar Ligi'nde final oynayacaktır. Bunun için futbolcular, yıldızlar vs. önemli değildir çünkü kim gidip kim gelse, 7-8 futbolcu birden değişse vs. sonuç değişmemekte, bir şekilde takım başarılı olmaktadır. Ama öte yandan takımın oynadığı futbol fazlasıyla defansif bir futboldur ve izleyenlere zevk vermemektedir. Ve tam da bu yüzden o günlerde ne olur biliyor musunuz? Şımarık, g.tü kalkmış, başarıların sarhoşu olmuş, kadir-kıymet bilmez, vefasız G.Saray camiası, tüm o başarılara rağmen "oynanan futbol zevk vermiyor" diye Lucescu'yu gönderip Terim'i yeniden göreve getirir. G.Saray Spor Kulübü tarihinin gelmiş geçmiş en facia kararı da budur. Sadece Lucescu söz konusu olduğu için değil. Giderken yöneticileri için "hepsi benim köpeğimdi" mealinde şeyler söyleyerek giden, İtalya'da tokadı yiyip ülkeye dönen ve televizyon yorumculuğu yapan bir adamı yeniden kapıdan içeri soktuğu için.. Onun 50 milyon dolar harcayıp kulübü batağa sokmasına seyirci kalındığı için.. Ve tabii ki Luce gibi başarılı ve mütevazı bir hocayı gönderdiği için.. İşin tüyler ürpertici yanı, tekrar belirtiyorum, gönderilme sebebinin "takım başarılı ama bizi kesmiyor, biz keyif veren futbol da istiyoruz" gibi bir zihniyet olması.. Hayatınızda bundan daha züppe bir taraftar grubu görebilir misiniz?

Sonrası mâlum. Terim "s.ktir ol git" tezahüratlarıyla kovuldu, Hagi geldi. Hagi "hırsız Hagi" tezahüratlarıyla kovuldu, Gerets geldi. O gitti Skibbe geldi, son olarak da total futbol duayeni Rijkaard.. Sonra o da kovuldu ve tekrar pislik bir insan müsveddesine dönüş.. G.Saray, Fenerbahçe'nin 80 ve 90'lardaki hâlinden bile daha beter durumda şu anda. Bu açık bir şekilde görülebiliyor.

Herhangi bir kurumda böylesi bir kaos varsa, bundan kurtuluş imkânsız değildir. Ama kurtuluşun birinci aşaması, "teşhisin doğru konması" ve gelinen noktada "özeleştirinin" yapılmasıdır. G.Saray camiası ise özeleştiri kavramından o kadar uzakta ki, günü kurtarmaktan başka hiçbir çözüm yoluna başvuramıyorlar. Şımarıklık, züppelik, vefasızlık, adam harcama, "giden ağam gelen paşam" zihniyeti, günlük düşünme vs. en üstünden en alta kadar her yeri kangren gibi sarmış durumda. Büyük resmi hiçbirisi göremiyor, hele de blog âlemindeki reislerinin eteğine tutunmuş sidikli bir takım veletler, kendilerini takip eden azınlığı adeta zehirliyor. Ama sadece onlar ve takipçileri değil, genel olarak G.Saray taraftarının neredeyse tamamı aynı kafada ve çürümüşlük seviyesinde şu anda. Gerçekleri göremedikleri sürece, âkil bir takım adamlar çıkıp idareyi ele almadığı sürece de burunları b.ktan çıkmayacak. Biz dostane bir şekilde eleştirdiğimiz zaman da o şımarıklığın, o züppeliğin yansımalarını gösterip saldırmaya devam edecekler. Ama biz düşüncelerimizi yazmayı sürdüreceğiz. Merhum Ali Sami Yen'in, Fenerbahçe ile aynı otelde kamp yaptıkları bir maç arefesinde, kendi futbolcuları odalarına çekilmişken geç saatte arkadaşlarıyla sohbet eden Can Bartu'yu görüp "Can, yarın önemli bir rakibinizle (G.Saray ile!!!) maçınız var, bu saatte burada ne yapıyorsun? Git odana dinlen!" diye azarladığı dönemleri özlüyor, bir ezelî rakip olarak o G.Saray'ın hasretini çekiyoruz. Bugünün, Yen başta olmak üzere tüm efsanelerin kemiklerini sızlatan başarı kölesi, vefasız, kadir bilmez, Fener kompleksi ile polise saldırıp kendi stadını yakan, sahaya 19 bin bardak su atan, tüm değerlerini bozuk para gibi harcayan taraftarıdan da ölümüne iğreniyoruz.

14 Kasım 2010 Pazar

Müstahaksınız

G.Saraylı blogger veletler, sözüm ona bu ülkenin okullarında eğitim almış, okuyup yazmasını bilen ama ruhları dünya üzerindeki en cahil insanları işaret eden o zavallılar ordusu bu gece ne düşünüyor acaba? Rijkaard'ın 1.5 sene boyunca adeta b.kunu yiyip, onun gittiği gün Hagi'ye marşlarla kucak açan ikiyüzlü reziller, "hepimizde umut var" diyen körler şimdi zerre kadar utanıyor mu? Hiç zannetmiyorum. 2.5 yıldır G.Saray ile ilgili ben ne yazdıysam (G.Saraylı olmadığım halde) oldu, onlar ne dediyse hepsi g.t oldu. Ama bunların önemi yok. Önemli olan, bunların hepsi büyüyecek, bir takım pozisyonlarda işlere girecek, belki ülke yönetiminde söz sahibi kişiler olacak. Yazık..

Futbolu mutbolu boşverin. Haksız olmaları da çok önemli değil. Ama G.Saray'ın şu günkü hâline bakın, sonra onların 2 senedir çizdiği tabloya bakın, insan zekâsının söz konusu olduğu yerde "bu kadar büyük bir fark" olabilir mi? Bu ülkede eğitim almış gencecik çocuklar bile bu kadar geri zekâlı, bu kadar gerçeklikten uzak, bu kadar cahil, bu kadar erdemsiz olduktan sonra Fener'in, G.Saray'ın ne önemi var?

Hepsine bu geceki tablo kutlu olsun, tadını çıkarsınlar. Erdem sahibi, başından beri gerçek tabloyu görebilen çok çok azınlıktaki G.Saraylı arkadaşlara ise sabır diliyorum.

G.Saray 0 - Manisa 2
(Makukula, Simpson [p])

12 Kasım 2010 Cuma

Best Music Videos Ever #7: Sabotage

90'lı yılların en baba gruplarından biri olan Beastie Boys'un bu videosu, aynı zamanda tüm zamanların en stil sahibi ama en boş klipleri arasına da rahatlıkla girer. Herhangi bir şey söyleme gibi bir amacı olmayan; kamera açıları, çekimleri, karakterleri ve kostümleriyle 70'lı yılların "kaçma-kovalamaca" merkezli Amerikan dizi ve filmlerinden (bkz. "San Francisco Sokakları") feyz alan ama başı-sonu belli bir hikâye anlatmak gibi sıkıntılardan tamamen uzak, izleyicisine full aksiyon vaat eden muhteşem bir eğlencelik... Feyz aldığını belirttiğim o yapımlarla kafa bulduğu da söylenir genelde ama ben amacın tam olarak bu olduğunu sanmıyorum. Zira yönetmen Spike Jonze 1999'da çektiği "Being John Malkovich" ile sinemada da kendini kanıtlamadan önce yıllar boyunca bu dâhil pek çok muhteşem videoya imza atmış ve onlarda da sinema tarihine olan sevgisini ve ilgisini açık etmişti (örneğin Björk'un "It's Oh So Quiet" şarkısına çektiği video Jacques Demy'nin "Cherbourg Şemsiyeleri" isimli muhteşem müzikalinden, The Breeders'ın mucizevî "Cannonball" şarkısına çektiği video ise 1956 yapımı, "The Red Balloon" isimli çocuk filminden esinleniyordu). Ne olursa olsun bu video bile tek başına onun dehasını kanıtlamaya yeterli.

Ve tabii ki şarkı ayrı bir güzel, onu da eklemek gerekiyor.. Ancak araba kullanırken dinlememek lâzım, tehlikeli şeyler olabilir..

Beastie Boys - Sabotage (1994)
Yönetmen: Spike Jonze

11 Kasım 2010 Perşembe

Sergen Yalçın #11

Ercan Taner: Fatih Tekke 2 haftadır ilk 18'e alınmıyor; bugün de alınmadı ve takım maça 17 kişi çıktı. Sizce Schuster gözden çıkardı mı Fatih Tekke'yi?

Sergen Yalçın: O kesin zaten çünkü ben Schuster'in Fatih transferinden haberi olmadığını net bir şekilde biliyorum. O son olaydan sonra bütün takımın önünde Fatih'ten özür dilemiş ama dışarıya karşı ne görüntü verdiğin çok önemli değil, o muhtemelen içinden takmıştır ona. Çünkü Schuster İspanyol, bu İspanyollar çok kibirli olur..

Ercan Taner: Artık İspanyol olmuş Alman..

Sergen Yalçın: Yani ne olduğu da tam olarak belli değil de...

Sergen Yalçın #10

"Beşiktaş'ta inanılmaz bir vurdumduymazlık var, birilerinin bu olaya el koyması lâzım. Mesela 2-3 kişi takımı sabote ediyorsa, sabote derken, çok kötü bir performans gösteriyorsa, takımın içindeki bir abi, bir yetkili çıkar der ki 'siz üçünüz akşam benim odama bir gelin bakalım' der. Beşiktaş'ta bunu diyen de yok.."

1974'ün en iyi filmleri


1. Alice in den Städten (10)
Wim Wenders

2. The Conversation (10)
Francis Ford Coppola

3. The Godfather Part II (10)
Francis Ford Coppola

4. Chinatown (10)
Roman Polanski

5. The Enigma of Kaspar Hauser (10)
Werner Herzog

Diğer: Alice Doesn't Live Here Anymore (8), Young Frankenstein (8), Blazing Saddles (8), The Parallax Wiev (8), Lenny (8), Thieves Like Us (8), The Front Page (7), The Sugarland Express (7), Phantom of the Paradise (7), The Longest Yard (7), Dark Star (7), The Texas Chainsaw Massacre (6), Emmanuelle (5)...

Görmediklerim: Zardoz, The Taking of Pelham One Two Three, Thunderbolt and Lightfoot, Foxy Brown, Angst essen Seele auf, Les valseuses, Female Trouble, The Phantom of Liberty, The Yakuza, Mahler, The Legend of the 7 Golden Vampires, Lacombe Lucien, The Gambler, McQ, California Split, Harry and Tonto, Murder on the Orient Express, The Towering Inferno, We All Loved Each Other So Much, Uptown Saturday Night, Céline et Julie vont en bateau - Phantom Ladies Over Paris, Conversation Piece, Lancelot du lac, Fontane - Effi Briest...

9 Kasım 2010 Salı

Özat ve Sapara

Marek Sapara hakkındaki düşüncelerimi daha önce blogda özel bir postla belirtmiştim: Bu ülkenin, Emre'den sonra en iyi orta saha oyuncusu o bence. Emre hariç Fenerbahçe'de ve diğer 3 büyük takımın hiçbirinde böyle kaliteli bir oyuncu yok. Elano, Misimovic, Ernst dâhildir buna. İnanılmaz bir oyun zekâsı, yeteri kadar koşu ve ikili mücadele, lokum gibi kısa-uzun paslar, oyun içi liderlik gibi sayısız vasfa sahip olan bu oyuncu, izlemek için özel çaba sarf edilmesi gereken muhteşem bir yetenek. Kendisine olan hayranlığımı buradan ifade etmeyi sürdüreceğim.

Bu akşam ilk yarıda çok iyi oynayan, topa sahip olan, oyunun merkezini ileride kuran ve iyi mücadele eden bir Fenerbahçe vardı. Böyle bir takıma karşı yenik de durumdaysanız artık kaybedecek neyiniz vardır? Elbette hiçbir şey. Yani her türlü çılgınlığı yapmak o dakikadan itibaren serbest! Ama bizim Anadolu takımlarındaki yaratıcılıktan uzak korkak hocalarımız, genelde o durumda dahi takımını ileri sürmez ve tutucu oyuna devam eder. Ümit Özat ise maça inanılmaz müdahalelerde bulunarak, en azından gece "elinden geleni yapmanın verdiği iç huzurla" uyumayı garantiledi ama şansının da yardımıyla yaptığı o hamleler takımına 4 gollü müthiş bir galibiyet getirdi. Şans diyorum, asla A.Gücü takımının başarısını küçültmek için değil. Ama ilk golün bir duran toptan hemen ikinci yarının başında gelmesi, ön direkte vurulan kafanın Semih'e çarpıp Rajnoch'un önüne düşmesi, Gönül'ün kendi kalesine attığı akıl almaz gol vs. Bunlar hep şansın yardımıyla oldu ama "şans çok çalışana yardım eder" denir bu topraklarda; söz konusu enstantaneleri de öyle yorumlamak lâzım.

İlk yarıda Stoch'un etkili oyununa karşılık olarak güçlü, çabuk ve sert Weeks'i sağ beke çekip müthiş bir karşılık verdi Özat; ikinci devredeki ilk doğru hamlesi buydu. Kaan gibi yaratıcılığı sıfır bir adamı sağ kanada koyarak yaptığı hatayı, onu içeri çekip Çakır'ı sağa koyarak bertaraf etti sonra. Gökhan'ı kovalamaktan top oynayamayan ve rakibe hiç tehdit oluşturmayan, karşı sahaya bile zor geçen Metin'in yerine Turgut'u monte etmesi ise üçüncü doğrusuydu. Böylece Sestak'ın arkasında Mehmet, Sapara ve Turgut'tan müteşekkil delici bir üçlü yerleştirdi. Uğur'a sadece Kâzım'ı savunma, Weeks'e de Stoch'u sindirme görevi verdi. Bu hamlelerin hepsi olumlu netice verince, Fener takımı da çabuk demoralize olup oyundan erken düşünce beklediklerinden çok daha kolay bir galibiyet elde etmeyi başardılar. Özat'ı ve Sapara başta olmak üzere tüm takımı tebrik etmek gerekir. Ümit, kendisinden iğrendirdiği Fener taraftarının, sportif alanda da canını yakarak gözümüzdeki antipatisine bir katkı yapmamalı bu maçtan sonra. Yiğidi öldürsek de, hakkını vermek lâzım. Terim'den ve Uygun'dan sonra ülkenin en itici ve en iğrenç mizaçlı teknik direktörü olması başka bir şey, işini doğru yapması başka..

Fener'de ise bizi şaşırtan ilk devre oyunu, ikinci 45 dakikada bir balon gibi söndü. Bence maçı kaybettikleri an, Kocaman'ın yaptığı değişiklikler esnasında oldu. Üründül "doğru değişiklik" diyerek saçmalasa da, üçlü orta sahanın bozularak ikinci forvet Gökhan Ünal'ın oyuna girmesi tam bir faciaydı. Kocaman bir daha asla bu adama forma vermemeli, bu ayrı bir şey. Ama futbolcudan biraz anlıyorsa Gökhan'ı devre arası bir Anadolu takımına verip karşılığnda 1-2 genç oyuncu alır (Kayseri'den Furkan? belki). Bu oyuncuda ne gördüğünü, neden bu kadar ısrarcı olduğunu bir türlü anlayamıyorum. Adamın ayakta duracak hâli bile yok. Paçalarından ruhsuzluk akıyor, bizlere Güiza'yı bile aratıyor.

Gökay, Fenerbahçe'ye çok faydalı olabilecek müthiş bir cevher ama Kocaman söz konusu değişikliklerle orta sahayı Cristian ile Gökay'a bıraktığı anda maçı kaybetti bence. O dakikadan itibaren Kaan, Adem ve Sapara, Fener orta sahasına büyük bir üstünlük kurdu. İleride iki ağır forvet ve kanatlarda Stoch ile Dia vardı ama topu onlara atacak kimse kalmamıştı. Hatta topu rakipten almak, ona sahip olmak bile çok zorlaştı.

Onun dışında söylenecek ekstra bir durum yok. Sakatlıklar yüzünden Caner, Gökay ve Cristian'ın orta sahada oynadığı bir maçın kaybedilmesi normaldir. Önemli olan bu maçtan, yapılan hatalardan ders almak. Umarız Kocaman bunu yapar.

Hagi bu, ve daha kötüsü de olabilir






Hagi işte bu. Bu kadar ahlâk ve edep yoksunu bir adam. Romanya'nın en avam kesiminden gelen bir insan müsveddesi. Onunla ilgili yazdıklarıma tepki koyanlar ya bu sahneleri hatırlamıyor, ya unuttular ya da bunlar olurken bebeydiler.

Ha, şu da var: Buna karşılık olarak Emre'yi göstermesin kimse çünkü 1. Emre hiçbir zaman şu kadar çirkin, rezil ve ahlâksız olmadı. 2. Olsa bile Hagi ile Terim'in öğrencisi olduğu için suç G.Saray'ın "edepsiz oyuncu yetiştirme fakültesi"ndedir. 3. Eğer Hagi'ye karşılık Emre örnek gösterilecekse sahtekâr Arif Erdem, "soktuk mu len!" Hakan Ünsal, çirkinlik abidesi Bülent Korkmaz ve benzerlerine kadar gider iş. Onları bırakın, şu Rumene bakın. Bu adam bu ülkede trilyonlarca lira para yedi, yemeye devam ediyor. Şuur yoksunu bebeler de ona tapınıyor. İşte acı olan taraf burası..

7 Kasım 2010 Pazar

Hagi bu, daha fazlası olmaz

G.Saray'ın büyüklüğünü (ne kadar büyükse) en iyi bilmesi gereken adam Hagi ama kişinin normal bir andaki düşüncesi ile teknik direktör olarak düşüncesi çok farklı. Hagi, bir kere özgüveni sıfırlanmış bir hoca. Futbolcular her ne kadar yalakalık yarışına girip "çok hırslı, kaybetmeye tahammülü yok" vb. yorumlar yapsa da, Hagi'nin hayatı boyunca çalıştığı her takımdan kovularak ayrılması nedeniyle inanılmaz bir güven bunalımı yaşadığı net bir şekilde görülüyor. Artı, şuurunu da yitirmiş. Benim tuttuğum takımın hocası, kariyeri bu kadar rezil bir adam olsa zaten zerre kadar umudum olmazdı ama bu tip mağlubiyet ya da beraberliklerden çok, şöyle bir maçtan sonra "aslında iyi oynadık, bir puanı hak ettik" demesiyle beni hayal kırıklığına uğratırdı. Trabzon gibi zor bir deplasmanda savunma tandanslı bir takım kurmasına belki itiraz edilmez ama maç boyunca tek bir tane tehlikeli atak geliştiremez mi insan? Rakip, 4-2-4 ile kendi sahasında olmanın ve her şeyden önce mevcut "büyüklüğünün" hakkını vererek, yüreklice oynarken tek bir kontratak yapamaz mı? Yapamadın kifayetsizsin diyelim, maçtan sonra "iyi oynadık" der mi? Hakikaten yazık..

Trabzon atak yapıyor, rakip yarı alanın ortalarında top çeviriyor; bir bakıyorsunuz G.Saray'ın sol ve sağ bekleri içe doğru kat etmiş, kanat savunmacısı rolünde Elano ve Misimovic var! Maç boyunca kaç kere gördüm bu manzarayı, sayısını hatırlamıyorum. Büyük takım böyle olmaz. Büyük takım zaman zaman defans ağırlıklı oynayabilir, zor deplasmanlarda önce savunmayı düşünebilir vs. ve bunlar büyüklüğünden götürmez. Stratejidir hepsi. Amma ve lâkin top ayağına geçtiğinde 3 pas bile yapamıyor, 90 dakika boyunca tek pozisyona bile giremiyorsa hakikaten acınacak halde demektir. Hele maçtan sonra "iyi oynadık" diyorsa, vah vah..

Trabzon içinse ayrıca konuşacağız. Geçen sene Güneş geldikten sonra yazdığım yazılar arşivde mevcut. Çok ciddi övgüleri hak ediyorlar.. Dediğim gibi, başka bir yazıda..

6 Kasım 2010 Cumartesi

Retro #1: Here We Go



Müzik tarihinin gelmiş geçmiş en müthiş dans albümlerinden biri C&C Music Factory'den "Gonna Make You Sweat" kuşkusuz. Ta 20 yıl önce yapılmış olmasına rağmen bugün dinlendiğinde nasıl bu kadar taze olabildiğine herkesin şaşırabileceği inanılmaz bir sound'a sahip olan albüm, 10-15 yaş aralığındaki bizleri o zamanlar resmen kendine esir etmişti. Şarkıları söyleyen rapper/dansçı Freedom Williams ise Vanilla İce ya da MC Hammer'dan çok daha fazla etkiliyordu hepimizi. Sahi, ne oldu bu adama? 1993'te "Freedom" diye bir albüm yapıp müzik dünyasından silindi gitti. Ama bu şarkılarda duyulan fazlasıyla etkileyici sesi her daim yaşayacak. Zira bu albüm insanlık var olduğu müddetçe hep dinlenecek. Buna hiç kuşkum yok.

Rock must come and soul, yeah!!

---

[guitar solo intro]

You all want this party started? Right?
You all want this party started ... quickly! Right?
Play that beat. Play that beat. (Bang)
Play that beat. Play that beat. (Bang)
Play that beat. Play that beat. (Bang)
Play that beat. Play that beat. (Bang)
Go Go Here we go!
Go Go Here we go!
Go Go Here we go!
Go Go Here we go!
Ah-h-h-h Freak out!

Hit me!

Slam it baby!

Enter the jam. The party is packed and I rapped
Girls wall to wall. There's my man hanging out at the back
Till I cruise slide through the dance floor
I've never seen the club so hyped before
Get off the mic if you're bored
Back to back, front to front, door to door
Everybody dance to the new sound rock and roll
Soul to soul. I bring it down.
>From the bottom to the top. From the top to the bottom.
Hmm I've got 'em.
People everywhere they jump, they swing their hair,
They shake their derriere. Oh yeah.
So loosen your body and let me take control.
Let's rock and roll.

Here we go. Here we go.
Here we go, here we go, here we go.
Here we go. Here we go.
Here we go, here we go, here we go.

We're gonna rock and roll
We're gonna move this sound
We're gonna make a groove
Everybody move
Everybody movin' yeah
Everybody move. Yeah.
Ah-h-h-h Freak out!

Whenever your at the club and dance to rap or acid
Come on get with it. That's it.
Throw your hands in the air. Scream go! go! go!
Rock and roll will go with the flow. Yo!
Whenever you develop into a new form, break the norm,
Get warm and then swarm. Come back again.
Give it up and then transform.
>From BB King to Bo Diddly. Ed Sullivan.
Remember he sreamed to be seen with the Beatles and the Jackson Five.
The Who, The Doors, The Rolling Stones, even Oz dibbled the bit to get
rich.
Helpin' the dude who (?) the chick
Your parents dished back in the days
The same way they dished this crap. Are you amazed?
So D.J.'s Let's rock and roll.

[guitar solo]

Slip in da da da Yeah.
Here's that rock and roll
Rock must come and soul.

Get em up and dance (yeah)

We're gonna rock and roll
We're gonna move this sound
We're gonna make a groove
Everybody move
Everybody movin' yeah.
Everybody move. Yeah.

Get on up
Get on up
Get on up, get on up, get on up and dance (yeah)

Play that beat, play that beat (bang)
Play that beat, play that beat (bang-em)

Go Go Go Go
Go Go Go Go
Go Go Go Go
Go Go Freak out!

(Toward) the dance floor
That's where we all get raw
Like a kid in a candy store
So get up, get out of your seat and arise.
Everybody Everybody up and get live
The C & C Music Factory
Is mastery and full of jams that has to be
Pumped till your ears get sore.
Live from Brooklyn out the the California sea shore
We can give rock and roll
To get on down with something funky with soul
Roby on bass (deuce dick and I) on two sticks
Spruced it, mass produced it and you proofed it
Party people. Are you havin' a good time?
Singin' along with my rhyme
Disco's out for the young and took the old
Let's rock and roll

Here we go
Here we go
Here we go, here we go, here we go
Let's rock and roll

Here we go
Here we go
Here we go, here we go, here we go
Go ahead baby

We're gonna rock and roll
We're gonna move this sound
We're gonna make a groove
Everybody move
Everybody move yeah
Everybody move. Yeah.
Go Go Here we go
Go Go Here we go

We're gonna rock and roll
We're gonna move this sound
We're gonna make a groove
Everybody move
Everybody move yeah
Everybody move. Yeah.
Here we go
Here we go
Here we go, here we go, here we go

We're gonna rock and roll
We're gonna move this sound
We're gonna make a groove
Everybody move
Everybody move yeah
Everybody move. Yeah.
Play that beat, Play that beat
Play that beat, Play that beat

[flute solo]

Get on up and dance (yeah)

Rock and roll to please your soul
Rock and roll to please your soul
Rock and roll to please your soul (more sexy)
Rock and roll. To PLEASE YOUR SOUL

---

-O günleri mi özlüyorsun?
-Hayır, o günlerde hayalini kurduğum hayatı özlüyorum.
("Akıl Çağı" romanından...)

4 Kasım 2010 Perşembe

Tarih yazıldı

Fenerbahçe Ülker, bu gece belki de tarihinin en görkemli galibiyetini aldı Barcelona deplasmanında. O Barça ki, sadece geçen senenin Avrupa şampiyonu değil, aynı zamanda kıtanın en iyi kadrosuna da sahip takımı. Sezon başı itibarıyla henüz en iyi basketbolunu oynamıyorlar belki ama neticede kalite olarak tartışılmayacak noktada duran bir takım. Ama Fenerli oyuncular, uzun yıllardır her branşta özlemini duyduğumuz bir yüreklilikle, ruhlarını sahaya koyarak, ellerinden gelenin en fazlasını vererek hepimizi mest etti bu gece. Ne kadar teşekkür etsek, minnet duysak azdır. Bir Fener taraftarı olarak bu kadar sevindiğimiz son an ne zamandı, onu da hatırlamıyorum doğrusu.

Sezon başından beri yakın çevreme hep söylüyorum; Fenerbahçe bu sezon Avrupa'nın en iyi savunma takımı. Bu kıtanın en iyi 5 dış savunmacısı kimdir diye sorsak; Ömer, Kinsey ve Tomas o listeye yüzde yüz girer. Ayrıca Ukic'in de müthiş bir savunmacı olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Vidmar, Kaya gibi sert uzunların yanı sıra takımın ruhu Mirsad da 34 yaşına göre müthiş bir mücadele sergiliyor.

Salsabasket blogundaki sezon başı yorumlarımda mevcut; Fenerbahçe bu sezon Euroleague'de ilk 8 oynamazsa başarısızdır. Ama ilk 8 oynayıp çok güçlü bir takıma kaybederse başarısız sayılamaz. Final four için ise destur deyip temkinli olmak lâzım. Oraya, Efes gibi 10 senede 1 kere değil sindire sindire gitmek lâzım. Bu kadro muhafaza edilip üstüne ufak ufak koyulduğu sürece Fener hep oralarda olacak zaten. Şimdilik kutlu olsun bu galibiyet, haftaya Siena maçına da 2 kat ehemmiyet gösterilmeli artık...

24 Ekim 2010 Pazar

Zavallılar #3

Öncelikle G.Saray teknik direktörü Hagi ve yardımcısı Tugay'ın hakkını teslim etmeden bu maçı konuşmaya başlamamak gerekir. Öte yandan futbolculara bir şey demiyor ve onlar için olumlu herhangi bir sıfat kullanmıyorum. Onların ne kadar şahsiyet yoksunu; zeki, çevik ama etikten nasibini almamış; kendi hocasını komplo kurup gönderen iğrenç sporcu müsveddeleri olduğu, maçtaki mücadele ve gayretleri ile ortaya çıktı. Ama Hagi ve Tugay'ın, Pino'nun uç forvet olduğu 4-6-0 ile rakibin zaaflarını avantaja çeviren planı gayet iyi işledi. Bakarsanız net bir organizasyonla girilmiş gol pozisyonu yok. Pino'nun alıp dönüp vurduğu şutlar, yan toptan gelen bir pozisyonda ikinci topa Neill'ın vurduğu şut vs. var. Ama neticede istedikleri öncelikle 1 puandı ve onu alıp gittiler. Fener'i de etkisiz kıldılar. Başarılı bir oyundu.

Taraftara gelirsek; aşağıda yazdığım postta belirttiğim gibi kulübün başına musallat olmuş tehlikeli tarikatın farkında olmayan, kısa vadede elde edilecek başarıların daha karanlık dönemlerin müsebbibi olacağının ayırdına varamamış, 2000 ruhu ile sadece ve sadece "başarının" esiri olmuş, kendi camiasına zarar veren ve Florya'da meşale yakıp Fener beraberliğine sevinen bir zavallılar ordusu görüyoruz. Aklıselim olanları dinliyor ve okuyoruz yorumlarında, başlarına ne geldiğinin ve geleceğinin farkındalar ve mutlu değiller. Onlar ancak Fener'i yenseler anlık bir mutluluk yaşardı bu gece, onun dışında "Adnan biraderler" defolup gitmediği sürece bu karabasanın hiç bitmeyeceğini görüyorlar. Onlar içinde efendi olanlara kısa zamanda refah diliyorum. Liderin 10 puan gerisinde kalan, 3 yıldır ilk 2'ye giremeyen, Avrupa kupalarında 8 yıldır kayıp durumda bulunan ve artık Fener kompleksi dışında başka bir mevzuda mutlu olamayan bir G.Saray'ın (Fener dâhil) hiç kimseye bir faydası olmaz çünkü.

21 Ekim 2010 Perşembe

Zavallılar #2

27 senedir Türk futbolunu takip eden ve Fener taraftarı olan bir insanım. Bunca senelik macerada futbol mevzuunu konuştuğum sayısız insan oldu doğal olarak; içlerinde çok bilgili olanları da vardı, cahil olanları da, kafası hiç çalışmayanları da.. Ama şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki, şu G.Saray taraftarı blog yazarı tüysüzler kadar geri zekâlılarına hayatımda hiç rastlamadım. Aynı zamanda kendi kulüpleri hakkında bu kadar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlarına da.. Rijkaard gibi hiç değilse (birkaç çirkef hareketi ve rakip futbolculara-teknik adamlara saldırması dışında) diğer futbolseverlerin takdirini kazanan bir adamın daha külleri soğumadan yeni hoca arayışları üzerine kafa patlatan da onlar.. Türk futbol tarihinin gördüğü en ahlâksız, en çirkef, en haysiyetsiz insan müsveddesinin peşine takılan da.. Hiçbirisi "G.Saray'da sorun nedir, nasıl halledilir ve kulübün selayeti için gerekli şartlar nelerdir?" diye düşünmeden "umut fakirin ekmeğidir" düsturundan hareketle her yeni başlangıçta zafer nağmeleri tutturuyor senelerdir. Ne demek istiyorum? Adnan Polat ve Sezgin gibi iki kan emici vampir kulübe musallat olmuşken, yeni gelen hocanın başarılı olmasını istemek nasıl bir zihniyettir? Takımdaki bütün sorunlar bir yana en büyük kangren hâline gelen skandal bir başkan ve yardakçısı bu kulüpte kaldığı müddetçe gün yüzü göremeyeceklerini hiçbiri düşünmüyor mu? Hal böyleyken Hagi'nin "kısa vadede" başarılı olup o ikisine daha fazla kredi sağlaması kulübün yararına mıdır, zararına mı? Bunları hiçbiri aklından bile geçirmiyor. Hakikaten komik bir durum var ortada.

Hoş, Hagi isimli o ahlâk yoksununun başarılı olması da hiç ama hiç mümkün değil. Bu taraftar değil miydi, Türk futbol tarihinin en büyük hocası Luce gönderilip Terim geldiğinde çıldırıp ona tapınan? Yine bu taraftar değil miydi, allah diye taptıkları o Terim'i küfrederek gönderen ve Hagi'yi kucaklayan? O taraftar değil miydi, Hagi'yi bütün stat olarak "hırsız Hagi" diye küfredip gönderen? Bu taraftar değil miydi, bir total futbol duayeni diye kucakladığı Rijkaard'ı istifaya davet edip gönderen? Türk futbol tarihinin en iki yüzlü, en pişkin, en nankör ve en kör taraftarı, şimdi bu ülkeye gelmiş en ahlâk yoksunu spor adamını tekrar bağrına basıyor. Onun, bugüne kadar çalıştığı tüm takımlardan kovulduğunu, hiçbir takımda eli-yüzü düzgün bir başarısının olmadığını ve teknik direktör olarak da son derece yetersiz olduğunu hepsi unutmuş durumda.. Hepsini geçtim, şunu bile düşünemeyecek kadar zekâ yoksunu bir durumdalar: "Eğer sezon sonunda olsak ve hocayı belirlemek için önlerinde 3-4 hafta olsa, Polat ve şürekâsı yine Hagi'yi mi getirirdi?" Bu sorunun cevabının evet olmadığını hepimiz biliyoruz. Denize düşen biri misali kendi g.tünü kurtarmak için Hagi'ye sarılıyorlar, olay bu kadar basit. Eğer ligde 5, 6. falan olurlarsa, onu da tükürüp bir kenara atacaklar camia olarak...

İnsan, ezelî rakibine böylesi bir geri zekâlı güruh hükmederken onları yenmekten de zevk alamaz oluyor. Şu hâle düşmüş, rezil yönetimi ve iki yüzlü taraftarı ile Ali Sami Yen'in kemiklerini sızlatan bu takımı yensen ne olur, yenmesen ne?

17 Ekim 2010 Pazar

Zavallılar

Geçen sezonun başından beri Rijkaard ile ilgili yazmadığımız hiçbir şey kalmadı. Öte yandan; G.Saray taraftarı olan, sadece duygularıyla konuşup akıl-mantıktan tamamen yoksun yorum yapan, ama blogger hizmeti herkese açık olduğu için hiç kimsenin engelleyemediği genç bir zevat, Rijkaard'ı allahın elçisi gibi görüp pisliğini bile yiyecek kadar kutsayarak onun dışındaki her şeyi eleştirip onu ayrı tuttular. Biz Rijkaard'a geçirdik, onlar bize çemkirdi. Sonuçta ne oldu? Rijkaard rezil oldukça onlar hiç utanmadı. Bir kere baştan koltuk çıktıkları için satamadılar da... Şimdi bile diyorlar ki, "Rijkaard gitse bile suçsuzmuş, ona yazık olacakmış" falan filan.. Teknik direktörlüğün belki de yüzde ellisinin "sezon başında takım kurmak" olduğunu hiçbiri düşünmüyor. Neymiş, istediği futbolcular alınmamış. Bir insan bu kadar cahil olur mu? Diyelim ki ben Bursa'nın hocasıyım, savunmaya Ömer'in yanına stoper istiyorum. Yönetime 5 kişilik bir istek listesi veriyorum, şu oyuncular var: Terry, Vidic, Pique, Vermaelen, Carragher... Sonra diyorum ki, "ben istedim, almadılar." Böyle bir şey var mı? Tabii ki abartıyorum ama G.Saray yönetimi Lincoln'leri, Keita'ları, Baros'ları, Kewell'ları, Misimovic'leri vs. getirebiliyorsa ve Rijkaard'ın istediği "hiçbir" oyuncuyu getiremiyorsa, suç o yönetimde midir? Ben söyleyeyim; senin istediğin oyuncuların hiçbiri alınamıyorsa, senin isteklerinde bir problem var demektir. Haa, alınabilecek olduğu halde alınmıyorsa o zaman haysiyetli bir adam istifayı basar. Ama tazminat, böyle tipler için haysiyetten daha önemli, bunu biliyoruz. Hem 1.5 yıldır takımın başında olacaksın, hem de "takım yetersiz" diyeceksin. Özrün kabahatten büyük olması diye işte buna denir.

Sadece skorlar da değil, bir teknik direktörün yapması gereken hiçbir şeyi yapabilmiş değil Hollandalı. Takımın kondisyonu rezalet. Motivasyon yerlerde sürünüyor. Hiçbir oyuncu o geldiğinden beri üzerine koymamış, bilakis hepsi performans olarak geri gitmiş. Takımın oynadığı top ise 1.5 yıldır bir gıdım gelişme gösterebilmiş değil. En önemlisi de bu. Rijkaard'ın futbolu bildiğine dair en ufak bir emare yok..

Neyse, yönetime gelelim. Yıllardır bu blogda "iki Adnan" lafını kullanıp G.Saray'ın bu adamlar tarafından "Fenerlileştirildiğini" söyleyip aslında iyi niyetli bir tenkit yapıyorum. Her yorumda olduğu gibi burada da haklı çıktık nitekim. Şimdi ise eskilerin Fenerbahçesi gibi derby öncesi hocayı gönderip "taze kan" pompalamaya kalkarsa hiç şaşırmayacağım. Ha, yerine kimi getirecekler, o da muamma.

Son olarak yeniden o genç, futbol bilgisi sınırlı blogcu arkadaşlara sesleniyorum. Sizde de biraz utanma varsa, bu kadar uçurum misali bir yanılgının üzerine pişkinliği bırakır, "biz bu işi bilmiyormuşuz" dersiniz. İnsan böyle böyle adam oluyor çünkü..

Aklınızı alır

OK Go belki müzikal olarak çok parlak bir grup değil, zaten müzikten çok kliplere kafa yoruyormuş gibi görünmeleri, bu gerçeğin kendilerinin de farkında olduğuna bir dalalet kabul edilebilir. Yapmak istedikleri şeyi mükemmel şekilde yaptıkları sürece, bizler için bir sorun yok, olmamalı da zaten..

Sonuçta gruplar müziği, "içlerindeki bir ateşi" söndürmek için yapıyor belki, belki "kendilerini gerçekleştirmek" için, belki yapacak başka bir şeyleri olmadığı ya da başka bir şey bilmedikleri için.. Çoğu büyük grubun çoğu üyesi bu soruya farklı cevaplar verir ama hiçbirisi "para kazanmak ya da şöhret olmak için" demez.. Ama öte yandan aslında hepsi, hatta bir sanat yapıtı ortaya koymuş bütün kişiler, o yapıtın "mümkün olan en geniş kitleye" ulaşmasını da deli gibi ister. İşte, eğer klipleri olmasa, belki de bu mertebeye müzikleri ile asla ulaşamayacak olan OK Go elemanları, günümüzün YouTube gençliğine o vasat müziklerini ulaştırmanın en mükemmel yolunu bulmuşa benziyor ve bu konuda yaratıcılıkta sınır tanımıyorlar!

Şimdiye kadarki, artık bir elin parmağını geçmiş bulunan olağanüstü kliplerine browser'ınızdan ulaşabilirsiniz ama bu postun konusu, elemanların son icraatı olan "White Knuckles" isimli akıl almaz video. Daha önceki videolarda, hatta müzik tarihindeki bütün mükemmel videolarda perde arkasında "inanılmaz bir beyin" ve o beyinden çıkmış muazzam bir fikir ile, bunun zanaat sahibi "insanlar" tarafından kusursuz şekilde uygulanışını gördük ekseriyetle.. Ama bu seferki farklı; bu sefer işin içinde bu saydıklarımızın hepsinin yanında "zekâ sahibi olmadıklarına inanmanın çok zor olduğu" hayvan dostlar da mevcut.. OK Go'nun bütün kliplerinin olayı zaten onların "tek planda ve tek seferde" çekiliyor olması.. Sinemada bu teknik çok riskli olduğu ve insanlar tarafından bile uygulanması çok çok zor bulunduğu için nadiren tercih edilir. Çünkü en ufak bir hata her şeyin yeniden başlaması demektir. İnsanlar bile bu konuda bu kadar zorlanırken köpeklere bu kadar akıl almaz bir ezber nasıl öğretilir, bunlar nasıl hayvanlardır, insanın hafsalası almıyor. Bize de, bu kliplerin tadını çıkarırken emek sahibi herkese hayranlıkla teşekkür etmek kalıyor..

3 Ekim 2010 Pazar

Liverpool eriyor

13 yaşımdan beri Liverpool taraftarı bir insanım (1990'dan beri). Takımın aldığı son lig şampiyonluğu o seneydi ama benim onları tutmamın bununla bir alâkası yok. 1989'daki bir Everton-Liverpool Süt Kupası maçında Everton'ı desteklemeye karar vermiş (maç 2-2 bitmişti) ama 1 sene sonra nedenini bilmez bir şekilde Kırmızılar'ı tutmaya başlamıştım. Ve o zamandan beri bir daha şampiyonluk göremedim. Ha, arada Houllier ile 5 kupa kazanılan sezon ve Rafa ile görülen Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu var; onun dışında domestik kupalarda sayısız da başarı ama hiçbiri taraftarı kesmiyor bunların. Son 5-6 senedir dünyanın en iyi futbolcularından bazılarını ve en iyi teknik direktörünü kadroda barındırırken herkes bunun bir şampiyonlukla süslenmesini istiyor. Ama söz konusu seneler boyunca bu bir şekilde olmadı, şimdi ise o futbolculardan çoğu kaybedildiği gibi tam bir manager faciası ile karşı karşıyayız. Agger'in "bize devamlı uzun oynamamızı söylüyor, biz böyle oynayamayız" diyerek laf soktuğu; Beşiktaş'a Adem Dursunları, Veysel Cihanları transfer eden ve 7 adam markajıyla oynatan Rıza Çalımbay gibi tam bir "küçük takım menajeri" olan Hodgson ile tünelin ucunda toplu iğne ucu kadar bile ışık yok artık Liverpool için. Bırakın Şampiyonlar Ligi'ni, bırakın Avrupa Ligi'ni, bırakın orta sıraları, küme düşmemek için oynayan bir takım olmaya doğru hızla gidiyor Kırmızılar şu anda.

2 senedir yazıyorum, arşivde duruyor; Rafa Benitez bana göre (Ferguson'dan sonra) dünyanın en iyi teknik direktörü ve onunla hangi netice alınırsa alınsın asla gönderilmemeliydi. Yapılması gereken, ona sadece teknik direktörlük yaptırıp, transferlere karışmasını engellemekti, zira aynı zamanda dünyanın en kötü takım mühendisi de aynı şekilde Benitez. Takımı 4-2-3-1 oynatırken, elinde tek forvet olarak Torres varken, 3'lünün ortasında da Gerrard'ı oynatırken 24 milyon avro verip bir insan neden Keane'i transfer eder? Geri zekâlılıktan başka nedir bu yahu? O zaman da yazmışım, linkleri yan tarafta mevcut; Keane'i nerede oynatacaksın ey Rafa Benitez? Tek forvet mi? Olmaz, Torres var. Kanatlarda mı? Olamaz, çünkü Keane orada asla ve kat'a oynayamaz. Tek seçenek forvet arkası ama orada da Gerrard var. Diyelim ki oraya koydun Keane'i, Gerrard ne olacak? Çift ön liberodan birine koyamazsın zira Alonso ve Mascherano var. Sağ açığa koyamazsın, orada oynadığında verimliliği üçte bire düşüyor, ayrıca Kuyt var. O halde Keane'i niye alırsın be adam? Her şey o saçma sapan transferle başladı işte.

Sadece o mu? 19 milyon verilen Babel o zamanlar belki gelecek vaat ediyordu ama 19 milyon eder miydi? İşte, hiçbir şey olmadı adamdan, bunu ben mi göreceğim? 10 milyon verilen Riera, 9 milyon verilen kazmalar kazması Dossena, 20 milyon verilen Aquilani'ye ne demeli? Ya 2008 yazında 15 milyona Alonso'yu Fenerbahçe'ye satmaya çalışmasına? Alonso kabul etse şimdi Fener'de oynuyordu, 1 sene sonra 35'e giden adamı o yıl 15'e haraç-mezat satmaya çalıştı Benitez. Yerine kimi almak için peki? Gareth Barry! Alonso'nun sol bilmem nesi bile olamayacak bir oyuncu.. İşte Benitez futboldan dünyada en iyi anlayan menajer olduğu halde futbolcudan bu kadar anlamayan tam bir öküz. Ve kulübün parasını, 100 milyonunu saçma sapan şekilde sokağa attıktan sonra defoldu gitti takımdan ve Inter'in başına geçti. Hayat şimdi ona güzel, giren-çıkan hiçbir şey yok, Milano'da keyfine bakıyor. Olan da dünyadaki milyonlarca Liverpool taraftarına oluyor.

Liverpool'un 118 yıllık tarihinde kaç menajer görev yapmış biliyor musunuz? Sadece 17! Yani menajer başına neredeyse 7 yıl düşüyor. Ama kulüp tarihinde hiç olmayan bir şey olmalı ve bugünkü Blackpool skandalından sonra Hodgson ile yollar ayrılmalı. Sadece sonuçlar kötü diye değil, oynattığı futbol bu kulübün büyüklüğü ve gelenekleriyle hiç ama hiç uyuşmadığı için.. Kendisi kulübün çapını bilmediği, bilse bile ona göre hareket etmesini algılayamayacak ya da bunu da bilemeyecek kadar kifayetsiz olduğu için..

Tabii öncelikle camianın, Rafa onca para harcarken sırça köşklerinden bu israfı seyreden, sonra en yapılmayacak olanı yapıp onu gönderen, üstüne de tüy diker gibi Hodgson'ı getiren yönetimden, sahiplerden ivedilikle kurtulması gerekiyor. Evlerini mi taşlarlar, yollarını mı keserler bilmem; taraftar kulübünü bu şerefsizlerin elinden geri almalı. Gerisi ondan sonra düşünülür...

2 Ekim 2010 Cumartesi

Fenerbahçe - G.Birliği

Önce G.Birliği'nden başlamak lâzım bence. Geçen seneki o Pektemekli, Kaheli, Harbuzili, Burhan Eşerli taş gibi takıma ne oldu? İstanbul'a deplasmana geldiğinde ev sahibi büyükleri bile diriliği, mücadeleciliği ve temposuyla ürküten o takım gitmiş, yerine tekme atmaktan ve 10 kişiyle savunma yapmaktan başka bir şey düşünmeyen kazmalar ordusu bir topluluk gelmiş. Kahe'nin, Burhan'ın, İlhan'ın ve Pektemek'in yerine oynatılan oyuncuların hiçbiri bu isimlerden daha iyi değil. Bu ve sürekli tekme atan zavallı görüntüleri yetmiyormuş gibi bir de Alex'in müdahalesinin olmadığı ve hakemin faul verdiği pozisyonda Aydınus'a "ayağımı kırıyo!!!" diye bağıran Murat Kalkan gibi şahsiyet yoksunu futbolcuları görmek, geçen yıl Doll ile birlikte herkesin sempatisini kazanan bu takıma hiç yakışmıyor.

Fenerbahçe'de ise Aykut Kocaman kendi kafasında ideal bir onbiri nihayet bulmuş görünüyor. Burada Dia'nın sol açıkta olduğu, sağ açığın bulunmadığı ve sağ kanat ataklarının Gökhan üzerinden yapıldığı enteresan bir saha dizilişi görüyoruz. Kasımpaşa gibi tamamen futbol oynamaya çalışan ve oyunu çirkinleştirmeyen bir takımdan sonra, oyunu çirkinleştirmek için her şeyi yapıp onbir kişiyle savunmada duran sert bir takıma karşı da galip gelip üstün oynamak önemli bir hadise. Önce bunu belirtmek istiyorum.

Tek tek baktığımızda takımın an itibarıyla en önemli oyuncusunun (Emre ile birlikte) Niang olduğunu açık şekilde görebiliyoruz. Sahada neredeyse yapmadığı hiçbir şey olmayan bu yok edici adam, yıllardır sol açık oynadığı gerçeğini tekzip edercesine inanılmaz bir nokta santrfor performansı gösteriyor. Bu roldeki bir oyuncudan beklenen "her şeyi" yapamıyor belki ama yaptıkları, bu kalitesiz lig için fazlasıyla yeterli. Avrupa kupalarında Alex-Niang ile oynasan ne olur, orası ise tartışmalı.

Bu akşam Orhan Şam'ın yakın ve sert markajında bunalan ama sağ kanada geçtikten sonra bulduğu geniş alanlarda etkinliğini yeniden ortaya koyan Dia ise yavaş yavaş ısınıyor takıma. Yalnız ilk yarıda gerçekleşen bu kanat değişimi esnasında sola geçen Topuz'un, 40. dakika civarında elini kolunu sallayarak bindirme yapan Orhan'ı kovalamaması Kocaman'ın dikkat etmesi gereken bir mesele. Topuz zaten sağ kanat oyuncusu bile değilken onu bir de sol çizgide görevlendirmek tam bir saçmalık. Orada hücum anlamında bir üretkenlik ortaya koyması mümkün değil ama yerini yadırgadığı için savunma özelliklerini de gösteremiyor.

Fenerbahçe takımının iştahı, iki farkı yakalayana kadar gayet iyiydi, bu önemli. Ondan sonra oyunu rölantiye alması ise gayet normal ve kaçınılmaz bir olay ve zaten bilinçli olarak yaptıkları bir şey bu. Hatta geçtiğimiz yıllarda oyunu devamlı kontrol etmeye çalışan ve her maç topa rakibinden daha fazla sahip olan Fenerbahçe'nin, skor avantajını elde ettikten sonra topu bile rakibe bırakıp sinsi şekilde kontra atak aradığına çok kez şahit olacağız. Bu konuda Dia gibi inanılmaz bir silah ve Alex gibi bir pas ustasına sahip olduğunu düşünürsek, çok da mantıksız değil. Mamafih düşünce ayrı, uygulama ayrı bir olay.

İkinci yarıda ise Selçuk'un sakatlanıp oyundan çıkmasıyla birlikte iki yıldır hayal ettiğimiz bir şeyi görme fırsatına kavuştuk: Savunmanın önündeki ikili olarak Topuz-Emre ikilisi.. Topuz'un oyun bilgisi zayıf, oyun zekâsı düşük vs. ama fizik gücü, ikili mücadelelerdeki üstünlüğü gibi hasletlerini de kimse inkâr edemez. Performansına gelince, vasatı aştığını söyleyemeyiz; önemli ikili mücadeleler, kilit paslar vs. görmedik. Ama bence orada denenmeye mutlaka devam edilmeli. Sağda Dia, solda Andre Santos (!), ortada ise Topuz-Emre ikilisinden müteşekkil bir dörtlü gördük ikinci yarının başında bu vesileyle. Aslında Kâzım'ı da alabilirdi oyuna ama sanırım bir sol kanat oyuncusu sokarak Dia'yı sağa atmak istedi Kocaman.

Emre'ye ise artık her Fenerbahçe maçında ayrı bir paragraf açmak elzem oldu. Her türlü hareketiyle ülkenin en antipatik futbolcularından biri olan ve hiç sevmediğimiz bu isim, sahadaki duruşu, liderliği, takımı ateşlemesi, azmi, enerjisi, mücadelesi, oyun zekâsı vs. ile hakikî futbolseverleri resmen "büyüleyecek" bir performans sergiliyor. Saygı duymamak gerçekten de mümkün değil. Fenerbahçe açısından sezon boyunca yaşanacak en büyük felaket, Emre'nin uzun süreli olarak sakatlanması olabilir. Gökhan'ın bile, onu kısmen aratmayacak bir yedeği var artık ama Emre sadece Fener'de değil, Türkiye'de alternatifsiz bir oyuncu. Ülkenin şu anda açık ara en iyi oyuncusu. İkamesi olan tek bir isim bile yok.

Bu arada üçüncü golde Niang'ın uzun pası; Gökhan'ın deparı, kontrolü ve asist pası tek kelimeyle muhteşemdi. Gökay gibi son derece yetenekli bir genci bir lig maçında (kısa süre de olsa) seyretmenin keyfini ise tarif etmenin imkânı yok.

Neticede Fenerbahçe skor avantajını erken sağladığı zor olmayan bir maç oynadı. Bence takımın görüntüsü hâlâ güven vermiyor ve istikrarsız bir hüviyette ama bu haftanın da 3 puanla atlatılması, sadece bu hafta özelinde güzel bir olay.

26 Eylül 2010 Pazar

1975'in en iyi filmleri


1. Im Lauf Der Zeit (10)
Wim Wenders

2. Barry Lyndon (10)
Stanley Kubrick

3. Professione: Reporter / The Passenger (10)
Michelangelo Antonioni

4. Jaws (10)
Steven Spielberg

5. Monty Python and the Holy Grail (10)
Terry Gilliam

Diğer: Zerkalo (9), One Flew Over the Cuckoo's Nest (9), Dog Day Afternoon (9), Dersu Uzala (9), Three Days of the Condor (8), The Rocky Horror Picture Show (8), Salò, or the 120 Days of Sodom (8),The French Connection II (7), Hababam Sınıfı (7), The Return of the Pink Panther (6), Rollerball (6)

Görmediklerim: The Travelling Players, Nashville, Deep Red, Tommy, Picnic at Hanging Rock, Love and Death, The Eiger Sanction, Mandingo, The Day of the Locust, They Came from Within, Hard Times, Night Moves, The Killer Elite, The Story of Adele H, Pleasure Party, The Fortune, Maîtresse, The Great Waldo Pepper, The Sunshine Boys, Lisztomania, The Hindenburg, Jeanne Dielman - The Lost Honor of Katharina Bloom, Fox and His Friends, Ziemia Obiecana, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles, Shampoo, Dirty Hands