31 Aralık 2013 Salı

Rıdvan Dilmen (15.08.1962 - 29.12.2013)

Rıdvan Dilmen, 1983 yılından beri Fenerbahçeli olan benim için, çocukluğumun en büyük kahramanıydı. Gerçekten böyle.. Yaşım büyüdükçe hayatıma giren insanlar, eş-dost, kız arkadaşlarım vs. ile "çocukluk kahramanları" üzerine ne zaman sohbet etsek, ilk andığım isim hep Rıdvan oluyordu. Oysa Örümcek Adam'ı ama özellikle X-Men'deki Wolverine'i taparcasına severdim (Superman'i ise hiç sevmezdim, çünkü: 1. Başka bir gezegendendi ve insan olarak doğmamıştı; özdeşleşemiyordum. 2. O uçabiliyordu ve ben uçamıyordum). İzmir'de, Sevgi Yolu'ndaki eski kitapçılara gidip o çizgi romanları alır ve gecelere kadar hatmederdim. Ama Rıdvan çok farklıydı.

Daha dün gibi hatırlıyorum, Fenerbahçe'ye 1987 yazında Sarıyer'den transfer olmuştu. Aslında G.Saray daha önce davranıp forma bile giydirmiş olmasına rağmen, Fenerbahçe devreye girmiş ve işi bitirmişti. Ama o transfer macerasından geriye bu fotoğraf kaldı:


Rıdvan'ın ilk sezonu, son 30 yılda benim hatırladıklarımın en kötü 3 tanesinden biriydi. Kadro çok disiplinsiz ve kimya olarak da çok bozuktu. Neyse uzatmayayım, Fenerbahçe ligi 8. sırada bitirerek, şampiyon olan G.Saray'ın 35 puan gerisinde kaldı. Ertesi yıl Başkan Tahsin Kaya, 103 golle şampiyon olan o muhteşem kadroyu oluşturdu ve Rıdvan da 47 resmî maçta 21 gol atıp, 30'a yakın asist yaparak Türk futbolunun en büyük yıldızı hâline geldi. Ama daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi günde iki paket sigara, karı-kız, kumar vs. ile aynı zamanda en "anti-profesyonel" futbolcuydu. Bugün o zamanları hiç utanmadan, sıkılmadan ve pişkin pişkin gülerek anlatıyor: "Rıza, Metin ve ben aynı evde kalırdık. Rıza saat 9'da uyurdu, biz de Metin ile takılmaya giderdik.."

Ertesi sezon 10. haftadaki Trabzon deplasmanında Yesiç'in acımasız tekmesiyle sakatlandı ve ondan sonra, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Sadece 9 maç oynadığı o sezonu 1 golle tamamlamış; sahalara ise tam 11 ay sonra İzmir'de dönmüştü.

Şimdi kendinizi benim yerime koyun.. 12 yaşındayken, tuttuğunuz takım 103 golle şampiyon oluyor ve o takımın en büyük yıldızı ertesi sezon sakatlanıp 1 yıl sonra sahalara dönüyor.. Hem de sizin yaşadığınız şehirde! Ben o maçta tribündeydim; Atatürk Stadı, Rıdvan geri döndüğü için tıklım tıklımdı (80 bine yakın seyirci). Üstelik takım daha bir hafta önce Kadıköy'de, Trabzon'a 5-3 yenilmişti. Rıdvan, işte o Karşıyaka maçında 60. dakikada -Vokri'nin yerine- oyuna girdi ve 66 ile 87. dakikalarda 2 gol birden atarak takımını adeta sırtladı. O girdiğinde skor 3-2'ydi, maç 6-2 bitti.

Ama o kadar kötü bir profesyoneldi ki, antrenmanlardan sürekli kaytarıp kendine de bakmadığı için bir daha hiçbir şekilde 15 maç üst üste oynayamadı Fenerbahçe'de. Yani sadece ve sadece 30-40 maçta yaptıkları sayesinde, "Fenerbahçeli" kimliğiyle 30 yıldır ekmek yiyor Rıdvan. Biz onu çok sevdiğimiz için kötü yanlarını bugüne kadar hiç görmedik, diğer camialar ona saldırdığında Twitter'da "Rıdvan Dilmen onurumuzdur" diye hashtag'ler açtık vs. Ama o iki gün önce söyledikleriyle, bir daha asla ve asla geri dönmemek üzere, Fenerbahçe taraftarlarının büyük bir çoğunluğunun gönlünden koptu gitti.

Mert olmak lâzım, bu blog'da Fatih Terim için defalarca "güce tapınan" bir insan olduğunu yazdım. Adama demezler mi, "kardeşim dön de bir Rıdvan'a bak" diye.. Gerçekten de Rıdvan bu konuda Terim'i bile cebinden çıkaracak kadar "şeytan" bir insan(mış). Bunu nereden mi biliyorum? Sırayla gidelim.. Sarıyer'de oynarken G.Saray kendisine talip oluyor ve hemen formayı giyip önce onların kanatlarının altına sığınıyor. Hatta basına (daha resmi imza atılmadan, formayla) poz dahi veriyor, yani birinci dakikadan taraftara oynamaya başlamış bile.. Daha sonra Fenerbahçe devreye giriyor ve Fenerbahçe daha büyük bir takım ve camia olduğu için, G.Saray'ı iki dakikada satıyor!

Fenerbahçe'ye geldiğinde ise kapıdan kovsan, adeta bacadan giriyor! Çünkü futbol sadece 10-12 sene icra edilen bir meslek ve 35 yaşından sonra da faturaları ödeyip, hayatını idame ettirmek lâzım. İşte Rıdvan o kadar kurnaz biri ki, örneğin Fener'den G.Saray'a ya da G.Saray'dan Fener'e giderse futbolu bıraktıktan sonra iki camianın da kendisini kabul etmeyeceğini çok iyi biliyor ("iki cami arasında beynamaz" derler..). Bunun en az 20 tane örneğini sayabiliriz: Tanju, Baliç, Abdullah Ercan, Fatih Akyel vs. Diğer takımlar için de geçerli bu.. Zaten televizyondaki "%100 Futbol" programında bu konuya değindiğini, büyük takımlardan ayrılmayı düşünen oyunculara bu doğrultuda telkinlerde bulunduğunu defalarca kere görmüşümdür.

1993 yazında disiplinsiz ve iş ahlâkı olmayan bir sporcu olduğu için Osieck, Tanju ile birlikte onu kadro dışı bıraktı. Kulüp "kendinize takım bulun" demesine rağmen Tanju gitti, Rıdvan kaldı.. Neden böyle? 20 sene sonra bugüne bakın, neden olduğunu anlarsınız.. Tanju TRT3'te PTT 1. Ligi'ne ilişkin bir programa çıkıyor, Rıdvan ise yılda 2 milyon € kazanarak Ferit Şahenk'in televizyonunda çalışıyor. Zaten Rıdvan'a "şeytan" denmesinin sebebi de tam olarak bu oportünist ve makyavelist zekâsıdır.

Ama işte.. Rıdvan'a "Fenerbahçeli Rıdvan" olmanın sağladığı "güç" de bir süre sonra yetmemeye başladı. İnsanoğlu sonuçta, çiğ süt emmiş.. RTE'nin ülkede muktedir olmasından sonra zaten kendisiyle önceden de tanışıklığı olan Rıdvan, her geçen yıl ona biraz daha "yaklaştı" ve karşılıklı birbirlerini kullanmaya başladılar. Rıdvan, RTE'nin "kadim dostu" olarak "Rıdvan-sever" milyonların gözünde ona bir sempati temin ediyordu; o da Şahenk vasıtasıyla Rıdvan'a para ve güç.. Hatta geçen sene RTE ile her hafta "onun evinde" görüştüğünü falan duydum ve Rıdvan'dan iyice soğudum. Yine de çocukluk kahramanım yahu, aşığım adama! NTV'de çıktığı son 500 programın 475'ini seyretmişimdir, o derece "gönül gözü" ile bakmaya çalışıyordum. Blog'da daha önce yazdığım yazıları okursanız, Türkiye'de çok az kişide görülebilecek bir Rıdvan sevgisi ile karşılaşabilirsiniz.

Neyse, konuya döneyim.. İki gün önce oynanan Fenerbahçe-Kayseri maçında, Fenerbahçe seyircisinin başbakan için yaptığı tepkili tezahürat, Şeytan'ı pek bir üzmüş.. Fenerbahçe taraftarına, başbakana yaranmak için hiç utanmadan, sıkılmadan söylediği şeyleri, aşağıdan seyredebilirsiniz:


İşte Rıdvan Dilmen'in ölümü o gün gerçekleşti benim için. Ha, erdemden, vicdandan ziyade dünyevi şeylere o kadar tapınan biri gibi görünüyor ki gidip benden bahsetse biri, "çok da umrumda!" diyecektir (hatta bu sözün "Kasımpaşalı" versiyonunu düşününüz). Halbuki ben Rıdvan olsam ve benim gibi bir hayranım bana "sen benim için öldün" dese, 1 ay kendime gelemem. Çünkü biz böyle bir aile terbiyesi aldık, hayatta hep manevi şeylere değer verdik. Rıdvan bunlardan hiç nasiplenmediği için, benim ona "öldün sen" demem de ancak kendisine "yelpaze" olacaktır. Bunun fazlasıyla farkındayım.

Ama gerçekten zeki bir insan olduğu için, onun yerinde olsam benim bu şekilde hisseden "tek" kişi olmadığımı düşünürdüm. Zira ben Pazar gecesinden beri "eğer Rıdvan'ın olduğu bir TV programını seyredersem, bir daha bu gözlerle TV seyretmek nasip olmasın" diyorum ama Fenerbahçelilerin en az yarısının benim gibi hissettiğini biliyorum. Twitter'da bile, bu mini kamuoyu yoklamasını yapabilir herkes..

Son olarak bir açıklama yapayım. Sorun benim RTE'yi sevmemem, Rıdvan'ın da onu sevmesi değil. Benim babam da RTE kadar güçlü bir insan olup, sonradan yoldan çıkabilirdi ve Rıdvan ona yanaşıp, bir gün onun için de böyle şeyler söyleyebilirdi. Ama benim adıma durum yine değişmezdi. Sorun, Rıdvan'ın yanaştığı kişi değil burada, hatta onunla hiç ilgisi yok! Sorun, gönül perdemizin 30 yıl sonra bir anda inmesi ve Rıdvan'ın, insanlığa dair manevi değerlerden ne kadar yoksun, ne kadar "çiğ" biri olduğunu fark etmiş olmamız.. Hatta o kadar çakal ki, RTE'yi sempatik gösterebilmek için "Fenerbahçe'ye bu kadar hizmet etmiş bir insan, bu muameleyi hak etmiyor" diyor.. Aziz Yıldırım'dan da "bu konuda açıklama bekliyor"muş "Şeytan" hazretleri.. Yahu sen kimsin? Velev ki RTE Fenerbahçe'ye büyük hizmetler yapmış olsun.. Velev ki UEFA'dan 50 yıl ceza alacaktık ve RTE bunu 3 yıla indirmiş olsun.. Velev ki küme düşecektik ve RTE buna engel olmuş olsun vs. vs. Sen, Fenerbahçe taraftarının RTE ile derdinin "Fenerbahçe" olduğunu mu sanıyorsun? Sen Fenerbahçe taraftarına "RTE" dendiği zaman, %70-80'inin ona hissetttiği antipatinin majör sebebinin, "3 Temmuz" olduğunu falan mı sanıyorsun? Dalkavukluk, bir insanı daha ne kadar kör edebilir?

Twitter hesabımı ve bu blog'u takip edenler, sahip olduğum Fenerbahçe sevgisinin "akıl dışı"lığını çok iyi biliyor ama ben sana bir şey söyleyeyim Rıdvan.. Ben Fenerbahçe'nin müzesinde 107 yıldır aldığı bütün kupaları, hatta bu sene alacağımızı umduğum şampiyonluk kupası da dâhil, Ali İsmail Korkmaz'ın saçının tek teline bile değişmem.. Medeni, Ethem, Mehmet, Abdullah, Ahmet ve Hasan Ferit için de aynı şey geçerli.. RTE'nin alabildiğine kışkırttığı "kolluk" kuvvetleri arasından bir güvenlik görevlisinin, "üzerinde 5 lira bile olmadığı ve metro'ya biletsiz girmeye çalıştığı için" daha dün (!!) hastanelik ettiği kardeşim için de.. Ve Bolu'da, senin başbakanının 11 yıldır bu ülkeye ektiği nefret tohumlarının uzantısı olarak yaşanan sosyal patlama sonucu, 20 ülkücü'nün linç etmeye kalkıştığı Kürt kardeşim için de..

Hatta senin o dizinin dibinden ayrılmadığın başbakanının ülkesinde, 40 günlük bir bebek, evlerinde pencere olmadığı için soğuktan donarak öldü, daha 1 hafta bile olmadı :(

Ben bu satırları yazarken klavyeye gözyaşı taneleri akıtıyor, titreyen ellerime mukayyet olmaya çalışıyorum. Sadece o insanlar aklıma geldiği için değil; aynı zamanda 27 senedir taparcasına sevdiğim bir adamın, nasıl olup da bu kadar vicdansız biri olduğunu göremediğim için. Sana yazıklar olsun Rıdvan Dilmen.. "Bir G.Saraylı'dan farkın yok" bile diyemiyorum; zira sen Metin Oktay gibi, Turgay Şeren gibi, Ergün Penbe gibi G.Saraylıların ve Ali, Feyyaz, Rıza, Ulvi, Kadir gibi emekçi Beşiktaşlıların tırnağı bile olamazsın.

O Turgay Şeren ki, Türkiye televizyonlarında 20 yıl yorumculuk yaptıktan sonra 3 Temmuz sürecinde "ben bile şike yaparım, ama Aziz Yıldırım yapmaz!" dediği için adeta aforoz edildi. Sen bu kulübün ekmeğini yiyen biri olarak bunu bu kadar açık söyleyemedin. Utan!.

Son olarak şunu eklemek istiyorum: Hani "Benim polisim destan yazıyor", "%50'yi evlerinde zor tutuyorum" vs. demişti ya ağabeyin 'Gezi' sırasında.. İşte aşağıda gördüğün eli öpülesi insanın canı o zaman çok yanmıştı belki ama sen, yukarıdaki sözleri söylerken bir kez daha ve belki daha şiddetli bir şekilde yaktın o canları; bir hançer de sen sapladın.. Brutus'unkinden bile daha kalpsiz, daha vicdansız, daha namert bir hançer..

Hadi ölen o ana kuzuları için "öldü gitti, Allah rahmet eylesin, n'apayım yani?" dedin diyelim (ki senden onu da beklerim artık ben); gözlerini kaybetmiş ama hayatta olan 10-15 kişi, o tek gözüyle hâlâ seni seyredebiliyor ve kulaklarıyla seni duyabiliyor..

Onlardan da mı utanmıyorsun?

Bu fotoğrafa iyi bak Rıdvan Dilmen.. Bundan sonra senin adının geçtiği her an, işte ben bu fotoğrafı hatırlayacağım. Ve bunu her hatırladığımda, sana olan nefretim biraz daha büyüyecek..


30 Aralık 2013 Pazartesi

2013'ün en iyi filmleri

1. Gravity (9.5) Alfonso Cuaron


Uzay filmlerine -naçiz kanaatimce- yeni bir soluk getiren, "uzay boşluğu"nu dört başı mamur bir gerilim mekânı hâline dönüştüren, son yılların en iyi filmlerinden biri. Açıkçası, sinema salonunda seyretmemiş olanlar için üzülüyorum, zira bu filmin hakkını en heybetli televizyon setinin bile verebilmesi çok zor.

Sinema ve müzik açısından artık "daha önce yapılmamış" bir şeyler yapmak neredeyse imkânsıza yakın bir hadise. Bu yüzden kendi meşrebimce sanat yapıtlarını değerlendirirken, en önem atfettiğim kriterlerden biri de bu oluyor. İşte "Gravity" bu hususta adeta ilaç gibi bir film. Uzay filmlerinde bugüne kadar gördüğümüz, anlı-şanlı yönetmenlerin bile "başka çare yok; bu türden bir film çekiyorsan böyle yapmak zorundasın" diyerek kaçamadığı hemen tüm klişelerden ısrarla kaçınıyor. Nedir? Houston'da sorunları çözmeye çalışan, çözdükleri zaman da seyirci olarak bize gerçek bir "arınma" yaşatan o süper-zeki bilim adamları burada yok mesela.. Aksiyon ve savaş sahneleri, seyircinin duygularını "yönetmeye çalışan" hamasi hikâyeler vs. de öyle.. İki astronot, uzayın sonsuz ve ıssız boşluğunda yaşam savaşı veriyor ve tek başınalar.. Bu bile muazzam bir cesaret ve yaratıcılık istiyor bence.

Bunun yanında teknik olarak sinemadan hiç anlamayan seyircilere bile "yahu bu, daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor" diye düşündüren ve sanki "oradaymış" gibi hissettiren "pür" bir sinema duygusu var filmde. Ve en önemlisi, bu hissiyatı çekim hileleri ya da seyirciyi avcunun içine alan vurdulu/kırdılı aksiyon sahneleri vs. ile vermiyor. Kamerasını öyle güzel kullanıyor ve öylesine "o ortamın bir parçası" yapıyor ki, bunu kelimelerle anlatmak çok zor. "Dev" sanat yapıtlarında hissedebildiğimiz bir şey bu ve kuşkusuz, tamamıyla, kariyerinin en iyi filmine imza attığını düşündüğüm yönetmen Cuaron'un başarısı..

"Her ne olursa olsun hayatta kalmak ve asla pes etmemek" gibi tanıdık meseleleriyle seyirciyi içine çekmeyi başaran film, gayet dozunda tutulmuş olan kısa süresinin ve ustalıkla kullandığı mizah duygusunun da katkısıyla yağ gibi akıp gidiyor.

Özetle, film seyretme alışkanlığı olan herkesin defalarca görmesi gerektiğini düşündüğüm bir başyapıt "Gravity" ve yılın, açık ara en iyi filmi.

2. Her (8.5) Spike Jonze


Video klipler tarihinin efsane yönetmenlerinden biri olan Spike Jonze da, Cuaron gibi kariyerinin en iyi eserine 2013'te imza attı. Filmi anlatmaya nereden başlamalı, hangi erdeminden dem vurmalı bilmiyorum. Fazla uzatmadan şunu belirteyim: Sinemada en sevdiğim janr'lardan biri bilim-kurgu, bilim-kurgu filmleri arasında en sevdiklerim de kendi meşrebince orijinal bir "gelecek tablosu" çizenlerdir. Hele o yaratıcı ve belki de "uçuk" hikâyesi vesilesiyle aslında "bugün"e dair bir şeyler söylüyorsa, benim açımdan kare as tamamlanmış olur.

Jonze giderek yalnızlaşan "günümüz insanı"nın bu gidişle içine düşmekten kendini alamayacağı o melankolik ve puslu dünyayı muhteşem resimlerle kusursuz bir şekilde inşa ediyor ve sanat yönetimi ile Joaquin Phoenix'in muazzam oyunundan güç alarak, son yılların en çarpıcı filmlerinden birine imza atıyor. Sinemayı seven, ikili ilişkiler konusuna kafa yoran ve akıllı telefonlar başta olmak üzere elektronik cihazlar ile olan ilişkimizi sorgulayan herkesin mutlaka görmesi gereken bir film..

3. The Wolf of Wall Street (8.5) Martin Scorsese


Blog'u ve Twitter hesabımı takip edenlerin bildiği üzere, sinema tarihinde en sevdiğim yönetmen Martin Scorsese. 70 yaşını devirmiş olmasına rağmen formundan hiçbir şey kaybetmeyen büyük usta, "The Wolf of Wall Street" ile "satış" mesleğini, belki de gelmiş geçmiş en mükemmel şekilde betimleyen nefis bir filme imza atmış. Leonardo DiCaprio'nun büyük ihtimalle Oscar alacak olan enfes oyunculuğu ayrı bir yazı konusu ama filmin "sınıf atlamak isteyen" sıradan insanların dünyasına bakışı, paranın yoldan çıkardığı sefil hayatları detaylandırışı tek kelimeyle harikulade. Bahsedilecek o kadar çok erdemi var ki filmin, sayfalar dolusu yazsam yine de hakkıyla anlatamam. 172 dakikalık uzunluğun biraz fazla olması ve bir takım yan hikâyelerin gereksizliği dışında hiçbir kusuru olmayan film, o kusurları da olmasa gerçek bir başyapıt olabilirmiş.

4.. Rush (8) Ron Howard


70'li yılların iki efsane Formula 1 pilotu Niki Lauda ile James Hunt'ın pistlerdeki rekabetini anlatan "Rush", yılın en güzel sürprizlerinden biri.. İnsanın adeta nefesini kesen yarış sahneleriyle, bu türün gelmiş-geçmiş en iyi filmlerinden de biri aynı zamanda.

"Gravity"de uzunca anlattığım o "tazelik" burada yok mesela, zaten dediğim gibi sinemada bunu yapmak artık çok zor. Ama işte "Rush", spor filmlerinin o bilindik formülünü fazla eğip bükmeden, şahane senaryosunun da katkısıyla o formüle yeni bir şeyler eklemeyi başarıyor ve insanı bir duygu seline boğan muhteşem finaliyle amacına %100 ulaşıyor.

5. American Hustle (8) David O. Russell


"Three Kings"den beri 15 yıldır ilgiyle takip ettiğim ve son olarak geçen yıl "Silver Linings Playbook" ile gönülleri fetheden Russell, 3 dalda Altın Küre kazanan ve 10 dalda Oscar'a aday gösterilen yeni filmi "Düzenbaz"da 1978 yılında gerçekleşen bir FBI operasyonunu anlatıyor. "Kolay yoldan voliyi vurma" peşindeki "sıradan" insanların yaşadığı -ve filmin başında yazdığı üzere "bir kısmı gerçeklere dayanan"- olayları, her bir karaktere eşit mesafede durarak bir "gözlemci" gibi anlatan filmin, "kara komedi" türüne meyletmesi son derece yerinde bir tercih. Hırslarının, tutkularının, komplekslerinin ve kendi zayıf noktalarının akıntısına kapılmış tüm o karakterler, iki saat boyunca bu türe son derece uygun bir hengâme içinde oradan oraya koşuşturup duruyor. Yönetmenliği, senaryosu, oyunculukları, müzikleri ve -özellikle- sanat yönetimiyle "birinci sınıf" diyebileceğim film, Russell'ın kariyerindeki en iyi ikinci iş bence..

6. Blue Jasmine (8) Woody Allen


80 yaşına merdiven dayamasına rağmen her yıl film çekmeye devam eden, sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden Woody Allen, olağanüstü bir filmle 2013'e kendi imzasını attı. Mâlumunuz, kapitalizmin doğal sonuçlarından biri de yaşam standatlarını kaybetmektir, tıpkı "sınıf atlamak" gibi.. İşte "Blue Jasmine", tabir caizse Olympos Dağı'nda sürdürdüğü hayatında her şeyini kaybeden ve (bir süpermarkette çalışarak mütevazı bir hayat sürdüren) kız kardeşinin yanına taşınmak zorunda kalan bir kadının hikâyesini anlatıyor. Cate Blanchett'in, bence sinema tarihinin en unutulmaz performansları arasına giren oyunculuğu, bu filmi görmek için tek başına yeterli bir sebep. Ama Woody Allen'ın yönetmenliği ve filmini bitirirken tercih ettiği yol (seyirci beklentilerinden ısrarla kaçınması), tam anlamıyla büyüleyici. Usta yönetmenin kariyerinin de en iyi 10 filminden biri olduğunu düşündüğüm "Blue Jasmine"i, sinemayı seven herkese tavsiye ediyorum.

7. Dans la Maison (7.5) François Ozon


Seyircisini en ciddiye alan, onlara en çok saygı duyan yönetmenlerin başında gelen Ozon da, 2013 yılında filmografisinin en iyi 2 filminden birine imza attı bence. İspanyol yazar Juan Mayorga'nın bir oyunundan uyarlanan "Evde", yeni nesilden ümidini çoktan kesmiş bir edebiyat öğretmeninin, yazarlık dehasını keşfettiği bir öğrencisi ve onun yazdığı -gerçek yaşamdan esinlenen- hikâyesiyle olan ilişkisini anlatıyor. "Öğretmen" ile "öğrenci"nin zaman zaman yer değiştirdiği, başrol kahramanının bir hikâyeye müdahale etmek ve şekil vermek isterken o hikâyenin kahramanlarından birine dönüşmekten kaçamadığı, "röntgencilik" mevzuuna neredeyse "Peeping Tom" ya da "Rear Window" kadar yetkinlikle dokunan enfes bir hikâye bu. Ve Ozon'un artık resmî olarak "usta" bir yönetmen olduğunu da tescilliyor.

8. All is Lost (7.5) J.C. Chandor


2011'in en iyi filmlerinden biri olan "Margin Call"ın yönetmeni Chandor, tabir caizse "boyunu aşan" bir işe imza atarak 105 dakika boyunca perdede tek bir adamın yaşam savaşını anlatıyor. İnsana pek ümit veren bir öykü gibi görünmese de, "All is Lost" kesinlikle o 105 dakikaya değen bir film; zira yaşamdaki olgunluğa, tecrübe edilmiş deneyimlerin değerine ve ölüme karşı sergilenen o "dirayetli duruş"a bir güzelleme sanki.. Bu güzellemeyi yaparken (senaryoyu da kendisi yazan ve yine tüm o "hayatta kalma mücadelesi filmleri"nin klişelerine yüz vermeyen) Chandor'ın, tıpkı Cuaron gibi sırtını "pür sinema"ya dayaması, hikâyesini "resimlerle anlatma"ya gayret etmesi takdire şayan.

Başroldeki Robert Redford'ın harikulade bir performans sergilediği bu filmin de bence mutlaka görülmesi gerekiyor.

9. Lincoln (7.5) Steven Spielberg


ABD tarihinin belki de en saygı duyulan Başkan'ı Lincoln'ün, köleliği yasaklayan anayasa değişikliğini 1865'te Temsilciler Meclisi'nden geçirmesinin hikâyesini anlatan "Lincoln", Spielberg'ün "Minority Report"tan beri yaptığı en iyi film. Bunda Doris Kearns Goodwin'in (2005 tarihli "Team of Rivals: The Political Genius of Abraham Lincoln") romanından kusursuza yakın bir yetkinlikle uyarlanan muhteşem senaryosu kadar, elbette sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri olan ustanın "hikâye anlatma" konusundaki muhteşem dehasının katkısı büyük. Lincoln'ın kişisel hayatına ve sorunlarına da "tam olması gerektiği kadar" giren film, 150 dakikalık uzunluğunu hiç çaktırmadan, Daniel Day-Lewis'in artık alıştırdığı olağanüstü performansıyla taçlanıyor ve "bu filmi  görmeseydim yazık olurmuş" duygusunu, her sahnesinde net bir şekilde hissettiriyor.

Diğer: La vie d'Adéle (7.5), The World's End (7), Captain Phillips (7), The Lone Ranger (7), Iron Man 3 (7), Jin (7), The Great Gatsby (7), Pacific Rim (7), Not Fade Away (7), Yozgat Blues (7), White House Down (7), Oblivion (7), Thor: The Dark World (7), Despicable Me (7), This is the End (6.5), The Hobbit: The Desolation of Smaug (6.5), The Hunger Games: Catching Fire (6.5), Prisoners (6), Elysium (6), Man of Steel (6), Now You See Me (6), The Conjuring (6), 2 Guns (6), Insidious: Chapter 2 (6), Red 2 (6), Star Trek Into Darkness (6), Pain & Gain (6), R.I.P.D. (6), Kick-Ass 2 (6), Homefront (6), The Wolverine (5), Fast & Furious 6 (5), Riddick (5), Olympus Has Fallen (4), Grown Ups 2 (4)..

Görmediklerim: Frozen, Anchorman 2: The Legend Continues, Don Jon, Out of the Furnace, Nymphomaniac, Saving Mr. Banks, Her, Lone Survivor, Dhoom: 3, 47 Ronin, The Secret Life of Walter Mitty, We're the Millers, Inside Llewyn Davis, The Family, 12 Years a Slave, Grudge Match, Carrie..

Not: 19.02.2014'te liste güncellendi.