20 Temmuz 2009 Pazartesi

Ayrıksı bir vampir filmi


2007 İsveç yapımı "Låt den rätte komma in" (Gir Kanıma) bir kez görenin kolay kolay aklından çıkmayacak bir film. Bir kere bir vampir hikâyesi anlatıyor oluşu onu fazlasıyla çekici kılıyor. Bunun yanında İsveçli bir yönetmenin elinden çıkma, bu ülkeyle ilgili filmlerde (şayet gördüysek) gördüklerimizden ya da görebileceğimizden çok farklı bir manzara sunarak Avrupa'nın en yüksek intihar oranına sahip bu en refah ülkesinin karanlık sokaklarını, soğuk iklimini ve belki de daha soğuk insanlarını son derece başarılı bir şekilde yansıtıyor. Ama en önemlisi çocukların gözünden anlatılan bir film olarak 12 yaşında iki çocuğun derin aşk öyküsünü seyrediyoruz. Tüm bu birbiriyle alâkasız unsurları alıp sonunda bu kadar etkili/vurucu bir iş ortaya çıkarmak, başlı başına büyük bir yetenek ister.

Bir vampir filminden ne bekleriz? Boyunları ısıran, yüzyıllardır yaşayan, inanılmayacak kadar yüksek bir çekiciliği olan, sarımsak-kutsal su-güneş ya da kalbine saplanan bir kazıkla ölebilecek bir vampir... Film öncelikle bu konuda bilinenleri ve bu bilinenler doğrultusundaki olası beklentileri sonuçsuz bırakarak olağanüstü bir şey yapıyor kanımca. Filmde sadece tek bir vampir görüyoruz, o da 12 yaşında tüy gibi hafif ve minicik bir kız çocuğu. Sadece 12 yaşında asosyal bir sünepenin ilgisini çekebilecek bir cazibesi var ve de zaten öyle oluyor. Yaşamak için ihtiyaç duyduğu kan dışında hiçbir şey düşünmeyen, "kötü" herhangi bir şeyle ilgisi olmayan munis bir yaratık.

Ayrıca kurbanları arasında ölmeyen bir tanesinin (hastanedeki kadın) seyrettiğimiz bütün vampir filmlerinde olduğu gibi kana susamış bir başka vampire dönüşmeyip direkt olarak ölmeyi isteyecek kadar his sahibi kalabilmesi, filmin bu konudaki bir başka "yeniliği". Aynı şekilde izinsiz şekilde bir yere girildiğinde beyne hücum eden kan da öyle... Filmin bu gibi ayrıntılarla dâhil olduğu türe yeni bir şeyler de eklemeye çalıştığını (ve bu çabayı eline-yüzüne bulaştırmadığını) görmek, ziyadesiyle sevindirici.

Çocukların aşkını anlatan (ya da buna soyunan) bir filmden ne bekleriz? Film burada da olası beklentilerin ya da mevcut ezberlerin tam aksi istikametinde ilerliyor ve iki çocuğun aşkını "iki erkek çocuğu arasında" yaşatarak hepimizi ters köşeye yatırıyor. Bunlardan biri vampir olduğu için yeterince ilginç ve "beklenmedik/sıra dışı" bir öykü söz konusu zaten.

Filmin sahip olduğu bu erdemlerin, uyarlandığı kitaptan kaynaklandığı söylenebilir ve bu haklı bir yargı kuşkusuz. Ama genç yönetmen Tomas Alfredson, kitabı görselleştirirken neredeyse kusursuza yakın bir iş ortaya koymuş, bunu da teslim etmek gerekir. Öncelikle yazının başında belirttiğim "İsveç atmosferi" fazlasıyla ilgi çekici ve filmin hemen hemen tüm sahneleri kasveti ile insanı oldukça etkiliyor. Bunun yanında film için tercih ettiği oldukça ağır tempo da, taşıdığı riske ve böylesi bir filmde aslında akla bile gelmeyecek bir seçim olmasına rağmen, neticede hikâyeye hizmet ettiğini ve ne kadar isabetli olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Ayrıca bu kadar vahşet içeren bir öyküden bu kadar duygusal bir netice elde edebilmek, seyirciye bu duyguyu geçirebilmek de kanımca büyük bir başarı. Yönetmenin kısıtlı bütçeye rağmen görsellik yaratma konusundaki yeteneğini ortaya koyan etkileyici sahneler ise çoktan görenlerin aklına kazınmış durumda: Hastane duvarına tırmanma, sokakta yapılan infaz, hastanede yanan kadın, Eli'nin eve izinsiz girdiğinde geçirdiği kanama ve elbette muhteşem güzellikteki havuz sahnesi...

Eli'nin babası zannettiğimiz adamın aslında Oskar gibi çocukluğundan beri ona âşık olan biri olduğunu keşfetmek, Oskar'ın da aynı akıbete uğrayacak olduğunu bile bile trene binip aşkının peşinden gitmesi, bu kadar güzel bir filme (sahte bir mutlu son olan) muhteşem bir final ekliyor. Bize de, Alfredson'un yeni işlerini merakla beklerken, yıllar geçtikçe değeri daha da artacak olan bu güzide filmin kıymetini bilmek kalıyor.

6 yorum:

Esen dedi ki...

Ben de iki ay once filan sans eseri izlemistim bu filmi, bayagi begendim. Cok basarili bir ask hikayesi bence.

Adsız dedi ki...

Vampirin kız olduğundan emin misin? Çükü kesilmiş bir erkek çocuktu diye hatırlıyorum. Yıllardır büyümemesi, aynı yaşta kalması da o yüzdendi sanırım.

Gündüz Feneri dedi ki...

kardeş kız diye ilk paragrafta söyledim, filmin gidişatı öyle olduğu için. sonraki paragraflarda "erkek-erkeğe" demiştim zaten. kitapta da hadım edilmiş bir erkekmiş eli karakteriç. her şey bir yana, bence hakikaten kült olacak bir film.

WarBlood dedi ki...

hocam buna ve bakjvi'ye benzer başka bir vampir filmi varmı bildiğin.şu sıralar bu tarz vampir filmlerine takmış vaziyetteyim.tavsiyen için şimdiden saol.(ayrıca bu filmin havuz sahnesi sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır,inanılmaz bir sahneydi)

Gündüz Feneri dedi ki...

@warblood

benim hayatımda seyrettiğim en iyi vampir filmi 1983 yapımı "the hunger". yönetmen tony scott'ın ilk filmi, "iyi"nin üzerindeki de tek filmi zaten :) onu tavsiye ederim. her bünyeye uygun değil ama ben resmen tapıyorum o filme..

WarBlood dedi ki...

Låt den rätte komma in ve bakjvi tavsiyelerinden sonra bu filmin kötü çıkacağını pek sanmıyorum.kıyıda köşede kalmış,azınlık tarafından beğenilen filmleri her zaman beğenmişimdir.tavsiye için tekrar saol...(ayrıca filmle aynı isimde bir de dizi var,onuda izleyeceğim)