18 Kasım 2013 Pazartesi
En iyi 5 Andrei Tarkovsky filmi
1. Andrei Rublev (10)
1966
2. The Mirror (10)
1974
3. Solaris (10)
1972
4. Stalker (10)
1979
5. Ivan's Childhood (9)
1962
Diğer: The Sacrifice (8), Nostalghia (7), Steamroller and the Violin (6)
Görmediklerim: Tempo Di Viaggio (Tv Belgeseli), Ubiytsy (Kısa), There Will Be No Leave Today (Kısa)
Best albums of 2013 (So far)
1. Parquet Courts - Light Up Gold (10)
2. My Bloody Valentine - m b v (10)
3. Nick Cave and the Bad Seeds - Push the Sky Away (10)
4. Unknown Mortal Orchestra - II (9)
5. Vampire Weekend - Modern Vampires of the City (9)
6. Daft Punk - Random Access Memories (9)
7. Arcade Fire - Reflektor (9)
8. Darkside - Psychic (9)
9. Foxygen - We Are the 21st Century Ambassadors of Peace & Magic (9)
0. Bill Callahan - Dream River (9)
11. Kurt Vile - Wakin' on a Pretty Daze (9)
12. Suede - Bloodsports (9)
13. Tricky - False Idols (9)
14. Yo La Tengo - Fade (9)
15. Phosphorescent - Muchacho (9)
16. Fuck Buttons - Slow Focus (9)
17. Kanye West - Yeezus (9)
18. Boards of Canada - Tomorrow's Harvest (9)
19. Jason Isbell - Southeastern (9)
20. Kacey Musgraves - Same Trailer Different Park (9)
Not: Çalışmayan link varsa, yorum kısmında belirtiniz.
14 Kasım 2013 Perşembe
Best albums of 1983 (#1)
1. New Order - Power, Corruption & Lies (10)
2. R.E.M. - Murmur (10)
3. Tom Waits - Swordfishtrombones (10)
4. Aztec Camera - High Land, Hard Rain (10)
5. U2 - War (10)
6. Metallica - Kill 'Em All (10)
7. Cocteau Twins - Head Over Heels (9)
8. Eurythmics - Touch (9)
9. The Go-Betweens - Beofre Hollywood (9)
0. The Police - Synchronicity (9)
Not: Çalışmayan torrent varsa, yorum kısmında belirtiniz.
8 Kasım 2013 Cuma
Meireles değil, Holmen; Emenike değil, Webo!
Bursa maçından önce yazdığım yazı aşağıda.. Kısaca hatırlatırsam, Fenerbahçe'nin orta sahadaki üç pozisyon için 'Topal/Selçuk', 'Emre/Meireles/Cristian/Salih' ve 'Alper/Holmen' şeklindeki üç 'havuz'dan 'birer' oyuncu seçerek oynaması gerektiğini söylemiştim. Bu havuzlardaki oyuncuların da 'mücbir sebepler dışında bir arada kullanılmasının' iyi olmayacağını eklemiştim.
Bursa maçında Ersun hoca, kendisinin de keşfettiğini umduğum bu gerçeğe paralel bir üçlü ile oynadı: Topal, Cristian, Alper. Ağzı ile kuş tutsa taraftara yaranamayan Cristian yine hiç fena oynamadı ama yine eleştirildi. Topal her zamanki Topal, bu takımın en vazgeçilmez oyuncularından biri. Alper ise Fenerbahçe tarihinin en önemli genç yıldızlarından biri, hatta 'ikinci bir Tuncay Şanlı' olacağına dair oluşan kanaatimizi, her geçen maç güçlendirmeye devam ediyor. Neticede benim için de makbul olan orta saha, Bursa maçında buydu. Takım belki çok iyi oynamadı ama 'dengeli' bir görünüm arz etti, yeni bir teknik diretör ile ligin 10. haftasında önemli bir göstergedir bu.
"O zaman sorun ne, aynı şekilde devam etsin işte!" denebilir. Sorun şu: Alper cezalı olduğu için bu haftaki G.Saray maçında yok. "E iyi ya, o havuzda bir de Holmen yok mu? Alper'in yerine o oynasın, olsun bitsin" denebilir, o da Holmen'in 'yabancı' futbolcu olması nedeniyle öyle kolay yapılabilecek bir şey değil. Artı, bir problem daha var, hatta belki de en büyük problem: Meireles ve Emre iyileşti! Bu iki oyuncuyu 'denge'yle, 'kimya'yla, 'sistem'le veya başka herhangi bir gerekçeyle yedek bırakamazsın. Son iki hafta sakat oldukları için hocanın eli rahattı. Ama şimdi bu takımın en kaliteli 5 oyuncusundan 2'si olan bu iki oyuncu tam olarak hazır durumda ve forma bekliyor. Ne yapacaksın?
Bu durumda naçiz kanaatime göre 'yapılması gereken' başka, Ersun hocanın yapacağı başka, maalesef. Ersun hocanın yapacağı, sanırım (ve basında söylenenlere göre) şu:
Böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş olacak. Hem Alper cezalı diye oynamıyor, hem de Meireles ve Emre'nin ikisi birden sahada olabilecek. Fenerbahçe Aykut Kocaman yönetiminde, geçen sezonun ikinci yarısındaki G.Saray maçına bu orta saha ile çıkmış ve hiç iyi bir futbol oynamamasına rağmen 2-1 kazanmıştı. Ersun Yanal ise sezon başında birkaç maçta denedi bu üçlüyü, o maçlardan hiçbirinde Sivas karşısındaki Holmen ya da son haftalardaki Alper gibi bir performans hatırlamıyoruz. Zaten geçen haftaki yazıyı bunun için yazmıştım, "artık hangi oyuncuların birlikte kullanılması ya da kullanılmaması gerektiği ortaya çıktı" demiştim. İşte o analize göre Meireles ve Emre de, Topal'ın önünde 'birlikte' kullanılmaması gereken oyuncular arasında yer alıyor.
Peki ne yapılmalı? Cevap şu: Topal'ın önünde Meireles 'veya' Emre ile Holmen birlikte oynamalı. Ama burada da bir sorun var: Holmen yabancı oyuncu. Alves, Kuyt, Webo, Sow ve Emenike banko olduğuna göre, bu durumda tıpkı CL kura çekiminde bir takımın hangi grupta olacağı belirlenirken aynı ülke takımlarının elenmesi gibi (maalesef, Holmen'den bir gömlek daha iyi bir oyuncu olmasına rağmen) Meireles 18 dışında kalıyor. Yani geriye Topal, Emre, Holmen üçlüsü kalmış oldu.
Burada bir konuya açıklık getireyim. Yabancı hakkı sınırsız olsa ben "Topal, Meireles, Holmen oynasın, Cristian ve Emre de kulübede olsun" derdim. Zira hemen her yazıda belirttiğim gibi Meireles bu ligin seviyesinin çok üzerinde, Fenerbahçe kalibresindeki takımlar için adeta paha biçilemez bir oyuncu. Ama orta saha oyuncusu olarak (dünya üzerindeki her futbolcu gibi) onun da iyi olduğu ve iyi olmadığı, iyi yaptığı ve pek iyi yap(a)madığı birçok şey mevcut. Tüm bunların sonucu onun nasıl bir oyuncu olduğuna bakınca ortaya şu çıkıyor: Defansın önündeki o kesici oyuncunun yardımcısı olan, çok koşan, 'defans aklı yüksek', kısa ve uzun pası çok iyi oynayan, vizyonu geniş, iki ceza sahası arasında yorulmadan gidip gelen ama rakip ceza sahasına pek girmeyen (hatta hemen hemen hiç girmeyen), hücumda çok etkili olmayan şahane bir orta saha oyuncusu. Dediğim gibi, bu kalitede bir oyuncuyu Avrupa'dan en kötü 10 milyona alırsınız ve zaten Fenerbahçe de 29 yaşında bu parayı vererek Meireles'i transfer etti. Çok da iyi yaptı, geçen yılki yarı final başarısında azımsanmayacak bir katkısı vardı Raul'un. Hatta hepimizin hemfikir olduğu üzere Lizbon'da Topal ve Meireles oynasaydı, Fenerbahçe Benfica'yı elerdi. Neyse, şimdi o konuyu hiç hatırlamayalım.
Sonuçta Meireles böyle, Holmen'den daha iyi bir futbolcu olmasına rağmen onun iyi yapamadığı şeyleri Holmen çok iyi yaptığı için G.Saray maçında Holmen'in oynaması gerekiyor. Eğer Alper cezalı olmasaydı "Topal, Meireles, Alper" derdim. Meireles'in yaptığı her şeyi yapabilen Emre gibi bir yerli oyuncu kadroda olmasaydı (yani Meireles'in tek alternatifi Cristian olsaydı, Meireles mutlaka oynamak zorunda olacağı için) "Topal, Meireles, Salih" derdim. Ama neyse ki Emre gibi muazzam bir futbolcuya sahibiz ve şayet tam anlamıyla hazırsa, derby için de olmazsa olmaz bir isim Emre.
Orta sahayı, Holmen'in Meireles'ten neyi çok iyi yaptığı konusuyla bağlıyorum. Son yazıda ne demiştik? Topal'ın önündeki iki '8 numara'dan biri oyun kurucu, iki yönlü oynayan, iyi pasör olan bir oyuncu olacak. Rakip ceza sahasına pek fazla girmese de bir maçta 3-5 kez yapsa yeter. Ama savunmada Topal'a yardımı, olmazsa olmaz bir unsur. Diğer '8 numara' ise yine iki yönlü, 'pres zamanlaması'nı doğuştan bilen, driblingçi, agresif, çok koşan ve sürekli rakip ceza sahası civarında 'avlanan', 'tempolu' bir oyuncu olmak zorunda. İşte bu tanıma uyan, kadrodaki yegâne iki oyuncu Alper ve Holmen. Bu pozisyondaki oyuncular (yani Alper ve Holmen) işin defans yönünde, 'defans aklı' yönünde diğer oyuncular (yani Meireles, Emre ve Cristian) kadar yüksek kalitede olmak zorunda değil. Bunlarda aranan ilk özellik 'üçüncü bölgede etkin olmak'. Meireles, Emre ve Cristian bu yapıda olmadığı için, bence her ikisi de toplam kalitede bu üçünden geride olan Alper ve Holmen bir 'cankurtaran'a dönüşüyor Fenerbahçe için. Dediğim gibi, Ersun hocanın da bunu anladığını umuyorum.
Orta saha hakkında söyleyeceklerim bu kadar; 'kimyası en yüksek, birbirini en iyi tamamlayan' ve yabancı kuralına göre şekillenen üçlü şöyle:
FORVET:
Emenike gol atmaya devam ediyor ama Webo kesildiğinden beri Fenerbahçe'nin iyi futbol oynamıyor olduğu gerçeği de aynı şekilde.. Webo bu takım için 'olmazsa olmaz' isimlerden biri olduğunu, oynadığı zamanlar kadar oynamadığı zamanlarda da kanıtladı artık; Kuyt ve Webo hücumun 'kesilemez' iki ismidir Fenerbahçe'de. Emenike ve Sow'dan daha isimsiz ve daha az popüler olmaları yüzünden Rıdvan hoca gibi "zaten koşmasalar, debelenmeseler bu seviyede oynayamazlar" diyebilirsiniz, ki haklı buluyorum bu görüşü. Ama ne ironiktir ki kalitesi daha düşük olan, daha az popüler olan, 'yıldız' olmayan bu iki oyuncunun tabelaya olan katkısı da 'yıldız' olan diğer ikisinden geride değil. Bu durumda adalet duygusu da Webo ve Kuyt'ın oynaması gerektiğini söylüyor.
Üçüncü oyuncu kim olacak? Soru bu. Cevabı da bence tartışmasız şekilde Moussa Sow. Emenike'den daha iyi futbolcu, daha fazla özelliği var, dar alanda çok daha etkili ve daha yaratıcı. Ha, daha az çalışkan olursa o zaman kulübede oturabilir; ona, antrenmanlarda oyuncularla birlikte yaşayan hoca karar veriyor zaten. Ama mevcut şartlarda forvette oynaması gereken üçlü şöyle:
Kadro böyle olmazsa ne olur, maçı kayıp mı ederiz? Hayır, geçen sezonki maçta olduğu gibi pozisyon üretemediğimiz, sahada futbol açısından 'kavga ettiğimiz' kısır bir maç olabilir ve kazanır ya da kaybederiz.
Ama bence aşağıdaki kadro çıkarsa sahaya ve oyuna mutlak bir baskı ve pres ile başlarsak, ilk 15 dakikada 2 gol attığımız maçlardan biri olabilir:
Neden bu kadro biliyor musunuz? Çünkü G.Saray, tıpkı Juventus deplasmanında oynadığı gibi oynayacak da ondan.. Yani Trabzon nasıl oynadıysa birkaç hafta önce Kadıköy'de, aynen öyle oynayacak. Yani bizim açımızdan 0-0'da da, 1-0 yenik olsak da rakibin oyunu açısından bir şey değişmeyecek. Ve Webo'lu kadro 0-0'da da, 0-1'de de Fenerbahçe'nin oynayacağı futbola en uygun kadro. Eğer böyle olmasaydı, yani yukarıdaki 11 biz yenik duruma düştüğümüzde etkinliğini kaybedecek olsaydı, o zaman yazmazdım mesela. Ama işte, Webo'nun sahada, Emenike'nin kulübede olması bütün taşları kusursuz bir şekilde yerine oturtuyor. Öyle ki, G.Saray'ın oyunu 'sadece biz öne geçtiğimizde' değişir, o durumda da Emenike muazzam bir silahtır.
BASINDA YAZILAN KADRO OYNARSA
Basında maça çıkacağı söylenen 11 şu:
G.Saray'ın, Drogba'dan da destek alan 8 kişilik gömülü alan savunması karşısında kendi kendine kurşun sıkmak demek bu kadro. Neden? Bir kere dar alanlarda etkisiz, tekniği ve yaratıcılığı sınırlı, sırtı dönük oynamak gibi en önemli özelliklerden birinden yoksun olan Emenike'nin etkisi minimize olur. G.Saray'ın savunması Webo gibi 'set oyununda da, uzun toplarda da baş belası olan' bir oyuncu yerine Emenike'yi davul/zurna ile karşılar. Ha, G.Saray baskılı ve 'önde' oynayacak olsaydı o zaman da Emenike'yi istemezlerdi. Zira açık alanlarda dünyanın sayılı forvetlerinden biri Emenike.
İkincisi, orta sahada rakip savunmanın dengesini (en çok da driblingler ile) bozan Alper ve Holmen gibi oyuncular yerine Emre ve Meireles gibi 'belirli' rolleri oynayan, rakip ceza sahasına çok girmeyen ve 'oralarda sürprizi olmayan' iki oyuncunun birden oynaması da G.Saray savunması için avantajdır. İşin kötüsü, o durumda Holmen kulübede de olamayacak. Bu yüzden "Holmen oynamalı" diyorum.
SONUÇ:
Kuşkusuz Ersun hocadan daha iyi bilmiyoruz; hâşâ, onun futbol bilgisinin kırıntısı olamayız. Ama sözünü ettiğim şeyler 'sadece futbolu bilmekle ve/veya futbolla' ilgili değil. "Umarım her hâli kârda kazanırız, gerisi teferruat" demek isterdim ama şu şartlarda şunu diyebiliyorum: "Basında yazılan kadro sahaya çıkarsa umarım o teferruatlar belirlemez kazananı."
Şimdiden başarılar Ersun Yanal, başarılar Fenerbahçe.
Bursa maçında Ersun hoca, kendisinin de keşfettiğini umduğum bu gerçeğe paralel bir üçlü ile oynadı: Topal, Cristian, Alper. Ağzı ile kuş tutsa taraftara yaranamayan Cristian yine hiç fena oynamadı ama yine eleştirildi. Topal her zamanki Topal, bu takımın en vazgeçilmez oyuncularından biri. Alper ise Fenerbahçe tarihinin en önemli genç yıldızlarından biri, hatta 'ikinci bir Tuncay Şanlı' olacağına dair oluşan kanaatimizi, her geçen maç güçlendirmeye devam ediyor. Neticede benim için de makbul olan orta saha, Bursa maçında buydu. Takım belki çok iyi oynamadı ama 'dengeli' bir görünüm arz etti, yeni bir teknik diretör ile ligin 10. haftasında önemli bir göstergedir bu.
"O zaman sorun ne, aynı şekilde devam etsin işte!" denebilir. Sorun şu: Alper cezalı olduğu için bu haftaki G.Saray maçında yok. "E iyi ya, o havuzda bir de Holmen yok mu? Alper'in yerine o oynasın, olsun bitsin" denebilir, o da Holmen'in 'yabancı' futbolcu olması nedeniyle öyle kolay yapılabilecek bir şey değil. Artı, bir problem daha var, hatta belki de en büyük problem: Meireles ve Emre iyileşti! Bu iki oyuncuyu 'denge'yle, 'kimya'yla, 'sistem'le veya başka herhangi bir gerekçeyle yedek bırakamazsın. Son iki hafta sakat oldukları için hocanın eli rahattı. Ama şimdi bu takımın en kaliteli 5 oyuncusundan 2'si olan bu iki oyuncu tam olarak hazır durumda ve forma bekliyor. Ne yapacaksın?
Bu durumda naçiz kanaatime göre 'yapılması gereken' başka, Ersun hocanın yapacağı başka, maalesef. Ersun hocanın yapacağı, sanırım (ve basında söylenenlere göre) şu:
Böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş olacak. Hem Alper cezalı diye oynamıyor, hem de Meireles ve Emre'nin ikisi birden sahada olabilecek. Fenerbahçe Aykut Kocaman yönetiminde, geçen sezonun ikinci yarısındaki G.Saray maçına bu orta saha ile çıkmış ve hiç iyi bir futbol oynamamasına rağmen 2-1 kazanmıştı. Ersun Yanal ise sezon başında birkaç maçta denedi bu üçlüyü, o maçlardan hiçbirinde Sivas karşısındaki Holmen ya da son haftalardaki Alper gibi bir performans hatırlamıyoruz. Zaten geçen haftaki yazıyı bunun için yazmıştım, "artık hangi oyuncuların birlikte kullanılması ya da kullanılmaması gerektiği ortaya çıktı" demiştim. İşte o analize göre Meireles ve Emre de, Topal'ın önünde 'birlikte' kullanılmaması gereken oyuncular arasında yer alıyor.
Peki ne yapılmalı? Cevap şu: Topal'ın önünde Meireles 'veya' Emre ile Holmen birlikte oynamalı. Ama burada da bir sorun var: Holmen yabancı oyuncu. Alves, Kuyt, Webo, Sow ve Emenike banko olduğuna göre, bu durumda tıpkı CL kura çekiminde bir takımın hangi grupta olacağı belirlenirken aynı ülke takımlarının elenmesi gibi (maalesef, Holmen'den bir gömlek daha iyi bir oyuncu olmasına rağmen) Meireles 18 dışında kalıyor. Yani geriye Topal, Emre, Holmen üçlüsü kalmış oldu.
Burada bir konuya açıklık getireyim. Yabancı hakkı sınırsız olsa ben "Topal, Meireles, Holmen oynasın, Cristian ve Emre de kulübede olsun" derdim. Zira hemen her yazıda belirttiğim gibi Meireles bu ligin seviyesinin çok üzerinde, Fenerbahçe kalibresindeki takımlar için adeta paha biçilemez bir oyuncu. Ama orta saha oyuncusu olarak (dünya üzerindeki her futbolcu gibi) onun da iyi olduğu ve iyi olmadığı, iyi yaptığı ve pek iyi yap(a)madığı birçok şey mevcut. Tüm bunların sonucu onun nasıl bir oyuncu olduğuna bakınca ortaya şu çıkıyor: Defansın önündeki o kesici oyuncunun yardımcısı olan, çok koşan, 'defans aklı yüksek', kısa ve uzun pası çok iyi oynayan, vizyonu geniş, iki ceza sahası arasında yorulmadan gidip gelen ama rakip ceza sahasına pek girmeyen (hatta hemen hemen hiç girmeyen), hücumda çok etkili olmayan şahane bir orta saha oyuncusu. Dediğim gibi, bu kalitede bir oyuncuyu Avrupa'dan en kötü 10 milyona alırsınız ve zaten Fenerbahçe de 29 yaşında bu parayı vererek Meireles'i transfer etti. Çok da iyi yaptı, geçen yılki yarı final başarısında azımsanmayacak bir katkısı vardı Raul'un. Hatta hepimizin hemfikir olduğu üzere Lizbon'da Topal ve Meireles oynasaydı, Fenerbahçe Benfica'yı elerdi. Neyse, şimdi o konuyu hiç hatırlamayalım.
Sonuçta Meireles böyle, Holmen'den daha iyi bir futbolcu olmasına rağmen onun iyi yapamadığı şeyleri Holmen çok iyi yaptığı için G.Saray maçında Holmen'in oynaması gerekiyor. Eğer Alper cezalı olmasaydı "Topal, Meireles, Alper" derdim. Meireles'in yaptığı her şeyi yapabilen Emre gibi bir yerli oyuncu kadroda olmasaydı (yani Meireles'in tek alternatifi Cristian olsaydı, Meireles mutlaka oynamak zorunda olacağı için) "Topal, Meireles, Salih" derdim. Ama neyse ki Emre gibi muazzam bir futbolcuya sahibiz ve şayet tam anlamıyla hazırsa, derby için de olmazsa olmaz bir isim Emre.
Orta sahayı, Holmen'in Meireles'ten neyi çok iyi yaptığı konusuyla bağlıyorum. Son yazıda ne demiştik? Topal'ın önündeki iki '8 numara'dan biri oyun kurucu, iki yönlü oynayan, iyi pasör olan bir oyuncu olacak. Rakip ceza sahasına pek fazla girmese de bir maçta 3-5 kez yapsa yeter. Ama savunmada Topal'a yardımı, olmazsa olmaz bir unsur. Diğer '8 numara' ise yine iki yönlü, 'pres zamanlaması'nı doğuştan bilen, driblingçi, agresif, çok koşan ve sürekli rakip ceza sahası civarında 'avlanan', 'tempolu' bir oyuncu olmak zorunda. İşte bu tanıma uyan, kadrodaki yegâne iki oyuncu Alper ve Holmen. Bu pozisyondaki oyuncular (yani Alper ve Holmen) işin defans yönünde, 'defans aklı' yönünde diğer oyuncular (yani Meireles, Emre ve Cristian) kadar yüksek kalitede olmak zorunda değil. Bunlarda aranan ilk özellik 'üçüncü bölgede etkin olmak'. Meireles, Emre ve Cristian bu yapıda olmadığı için, bence her ikisi de toplam kalitede bu üçünden geride olan Alper ve Holmen bir 'cankurtaran'a dönüşüyor Fenerbahçe için. Dediğim gibi, Ersun hocanın da bunu anladığını umuyorum.
Orta saha hakkında söyleyeceklerim bu kadar; 'kimyası en yüksek, birbirini en iyi tamamlayan' ve yabancı kuralına göre şekillenen üçlü şöyle:
FORVET:
Emenike gol atmaya devam ediyor ama Webo kesildiğinden beri Fenerbahçe'nin iyi futbol oynamıyor olduğu gerçeği de aynı şekilde.. Webo bu takım için 'olmazsa olmaz' isimlerden biri olduğunu, oynadığı zamanlar kadar oynamadığı zamanlarda da kanıtladı artık; Kuyt ve Webo hücumun 'kesilemez' iki ismidir Fenerbahçe'de. Emenike ve Sow'dan daha isimsiz ve daha az popüler olmaları yüzünden Rıdvan hoca gibi "zaten koşmasalar, debelenmeseler bu seviyede oynayamazlar" diyebilirsiniz, ki haklı buluyorum bu görüşü. Ama ne ironiktir ki kalitesi daha düşük olan, daha az popüler olan, 'yıldız' olmayan bu iki oyuncunun tabelaya olan katkısı da 'yıldız' olan diğer ikisinden geride değil. Bu durumda adalet duygusu da Webo ve Kuyt'ın oynaması gerektiğini söylüyor.
Üçüncü oyuncu kim olacak? Soru bu. Cevabı da bence tartışmasız şekilde Moussa Sow. Emenike'den daha iyi futbolcu, daha fazla özelliği var, dar alanda çok daha etkili ve daha yaratıcı. Ha, daha az çalışkan olursa o zaman kulübede oturabilir; ona, antrenmanlarda oyuncularla birlikte yaşayan hoca karar veriyor zaten. Ama mevcut şartlarda forvette oynaması gereken üçlü şöyle:
Kadro böyle olmazsa ne olur, maçı kayıp mı ederiz? Hayır, geçen sezonki maçta olduğu gibi pozisyon üretemediğimiz, sahada futbol açısından 'kavga ettiğimiz' kısır bir maç olabilir ve kazanır ya da kaybederiz.
Ama bence aşağıdaki kadro çıkarsa sahaya ve oyuna mutlak bir baskı ve pres ile başlarsak, ilk 15 dakikada 2 gol attığımız maçlardan biri olabilir:
Neden bu kadro biliyor musunuz? Çünkü G.Saray, tıpkı Juventus deplasmanında oynadığı gibi oynayacak da ondan.. Yani Trabzon nasıl oynadıysa birkaç hafta önce Kadıköy'de, aynen öyle oynayacak. Yani bizim açımızdan 0-0'da da, 1-0 yenik olsak da rakibin oyunu açısından bir şey değişmeyecek. Ve Webo'lu kadro 0-0'da da, 0-1'de de Fenerbahçe'nin oynayacağı futbola en uygun kadro. Eğer böyle olmasaydı, yani yukarıdaki 11 biz yenik duruma düştüğümüzde etkinliğini kaybedecek olsaydı, o zaman yazmazdım mesela. Ama işte, Webo'nun sahada, Emenike'nin kulübede olması bütün taşları kusursuz bir şekilde yerine oturtuyor. Öyle ki, G.Saray'ın oyunu 'sadece biz öne geçtiğimizde' değişir, o durumda da Emenike muazzam bir silahtır.
BASINDA YAZILAN KADRO OYNARSA
Basında maça çıkacağı söylenen 11 şu:
G.Saray'ın, Drogba'dan da destek alan 8 kişilik gömülü alan savunması karşısında kendi kendine kurşun sıkmak demek bu kadro. Neden? Bir kere dar alanlarda etkisiz, tekniği ve yaratıcılığı sınırlı, sırtı dönük oynamak gibi en önemli özelliklerden birinden yoksun olan Emenike'nin etkisi minimize olur. G.Saray'ın savunması Webo gibi 'set oyununda da, uzun toplarda da baş belası olan' bir oyuncu yerine Emenike'yi davul/zurna ile karşılar. Ha, G.Saray baskılı ve 'önde' oynayacak olsaydı o zaman da Emenike'yi istemezlerdi. Zira açık alanlarda dünyanın sayılı forvetlerinden biri Emenike.
İkincisi, orta sahada rakip savunmanın dengesini (en çok da driblingler ile) bozan Alper ve Holmen gibi oyuncular yerine Emre ve Meireles gibi 'belirli' rolleri oynayan, rakip ceza sahasına çok girmeyen ve 'oralarda sürprizi olmayan' iki oyuncunun birden oynaması da G.Saray savunması için avantajdır. İşin kötüsü, o durumda Holmen kulübede de olamayacak. Bu yüzden "Holmen oynamalı" diyorum.
SONUÇ:
Kuşkusuz Ersun hocadan daha iyi bilmiyoruz; hâşâ, onun futbol bilgisinin kırıntısı olamayız. Ama sözünü ettiğim şeyler 'sadece futbolu bilmekle ve/veya futbolla' ilgili değil. "Umarım her hâli kârda kazanırız, gerisi teferruat" demek isterdim ama şu şartlarda şunu diyebiliyorum: "Basında yazılan kadro sahaya çıkarsa umarım o teferruatlar belirlemez kazananı."
Şimdiden başarılar Ersun Yanal, başarılar Fenerbahçe.
29 Ekim 2013 Salı
5 maçlık zor viraja girerken..
Fenerbahçe ile ilgili son yazıyı Kasımpaşa maçından sonra yazmıştım. Ve "takımın dizilişi çok riskli, bu dezavantajı değerlendiren, orta sahada iyi pas yapan, oyunun yönünü çabuk değiştiren bir takım başımıza çok iş açar" diyerek takımın savunmadaki yerleşimini göstermiştim. Şöyle bir şeydi:
Yuvarlak içine alınmış yerler, Fenerbahçe'nin kanat savunmasını maksimum derecede zayıflatıyordu. Kasımpaşa maçı, bu tespitin tavan yaptığı maçtı ve rahatlıkla kaybedilebilirdi. Ama Webo'nun son dakika golüyle 3 puan alındı.
O zamandan beri takım 4 lig maçını (içeride Elazığ ve G.Antep, dışarıda G.Birliği ve Erciyes) kazandı, Trabzon ile de (içeride) berabere kaldı. Önce bu rakipler Fenerbahçe karşısına nasıl çıktı, onu değerlendirelim:
Elazığ: Takımın hocası Trond Johan Sollied zaten bu hafta itibarıyla gönderildi. Fenerbahçe maçına da çapını, cürmünü hiç bilmeyen, aşırı hayalperest bir kadro ve oyun anlayışıyla çıkmıştı. Fenerbahçe'nin avantajlı olduğu noktaları (kendince) belirlemiş, onlar hakkında oyuncuları uyarmış ama top kendilerindeyken "çıkın oynayın" demiş gibiydi. Haddini hiç bilmeyen bir futbol oynattı ve 4-0 yenildi. 100 maç oynansa, 100'ünü de Fenerbahçe kazanırdı, öyle bir maçtı. Şu âna kadar sezonun en rahat maçı (Sivas'ın bile önünde hatta).
G.Birliği: Bu dönemdeki en zor maç buydu. Egemen'in muazzam eforu, Kuyt'ın inanılmaz fırsatçılığı ve takipçiliği ile tek golle 3 puan geldi ama maç rahatlıkla berabere de bitebilirdi. Metin Diyadin, Kasımpaşa'yı model alan bir plan kurmuştu ama kadrosu onlar kadar kaliteli olmadığı için bu planı onun istediği oranda uygulayamadılar. Fenerbahçe de bir büyük takım olarak duran toptan golü atıp 3 puanı aldı. Takımın oyunu çok tatmin edici değildi ama Ersun hocanın bu kadar kısa bir sürede aşıladığı istek, arzu, iştah vs. kendini belli ediyordu. Futbol ümit verici değildi ama bu çok ümit vericiydi. Zira takımları şampiyon yapan unsurların en başında biliriz, bu "hava" gelir.
Kayseri: Yine son dakika golüyle kazanılmış bir maç, yine taraftarın büyük çoğunluğunun beğenmediği bir futbol. Üstelik Erciyes'in teknik direktörü Fuat Çapa da, benim hayatımda gördüğüm en kötü teknik direktör performanslarından birini sergiledi bu maçta. Topu %70 oranında Fenerbahçe'ye bıraktı, Fenerbahçe'nin dezavantajlarına ilişkin hiçbir planı yoktu, sadece ve sadece 1 puanı hedefleyen bir anti-futbol oynattı. Adil bir skorla da mağlup oldu. Bence yine Fenerbahçe için fikir verecek bir maç olmadı.
Trabzon: Trabzon teknik direktörünün planlarına bakınca, aslında bu da Fenerbahçe'nin kazanması gereken bir maçtı. Trabzon da bu maçta 1 puan için çıkmıştı, "70'ten sonra skor hâlâ dengedeyse şunu şunu yaparım, galibiyet kovalarım" şeklinde hiçbir düşüncesi yoktu. Hatta Ersun hoca paniğe girip dört santrforlu dizilişe geçtiği andan itibaren Trabzon oyunun hâkimiyetini ele geçirdi. Orada bir hamle yaparak orta sahayı tamamen eline alsa gol bulmaları işten değildi ama Reşit Akçay burada hiçbir hamle yapmadı, kelimenin tam anlamıyla "yetersiz" kaldı ve Ersun hoca da dezavantajı görüp Kuyt/Topuz değişikliği ile oyunu yeniden dengeledi. Dört santrfora dönmesi, bunu düzeltmek için Kuyt'ı çıkarmak zorunda kalması, oyuna Salih'i değil Topuz'u alması vs. hataydı belki ama canı sağ olsun, dünyada hata yapmayan teknik direktör yok. Hiç değilse takım kaybetmedi maçı, genelde böyle fahiş hatalar söz konusu olduğunda kaybedilir çünkü.
Bunun yanında Ersun hoca, yazının girişinde belirttiğim o riskli dizilişi de (biraz da Meireles'in sakatlanmasıyla) değiştirip, top rakipteyken 4-2-1-3 değil, 4-1-2-3 şekline çevirdi. Bu da bence ciddi bir teknik direktör doğrusudur. Orta sahadaki iki oyuncudan hiçbiri 10 numara değil, kâğıt üzerinde "iç oyuncusu" olarak görünüyorlar. Dolayısıyla görev tanımları da değişti, artık beklerine yardım etmeleri gereken bir pozisyonda oynuyorlar.
G.Antep: Bülent Uygun da Fenerbahçe'nin zaaflarını düşünmemiş, bunlar üzerine bir plan kurmamış, "ayağa oynayın, bunu yapabilirseniz geride boşluk buluruz" vs. gibi klişe şeyler söylemiş muhtemelen. Son 30 yıldır Fenerbahçe'nin bir takımı bu kadar sürklase ettiğini en fazla 10 kere görmüşümdür (maçın ilk yarısını kast ediyorum). Fenerbahçe orta sahada Topal - Cristian- Alper üçlüsüyle oynadı bu maçta. Üçü de harika bir performans sergiledi.
Özetlersek, Ersun hoca şu ânâ kadar büyük oranda doğrulara imza atarak, biraz deneme/yanılma ile çok iyi bir çıkardı. Şimdi önümüzde Bursa (d), G.Saray, Antalya (d), Beşiktaş ve Rize (d) maçları var ve herkesin takdir ettiği üzere her biri çok zor olacak. Şimdiye dek bu beş maç kadar zor olan sadece iki maç oynadı Fener; biri Kasımpaşa, diğeri Trabzon. Diğerlerinin hiçbiri, bu beş takımın herhangi birinden daha zor değildi. Eskişehir ve Sivas, bugün oynasak daha zorlanacağımız takımlar, onu da görüyoruz.
Dolayısıyla takımın rüştünü ispat edip etmeyeceği de önümüzdeki beş maça bağlı. Bu zorlu viraj için başarılı sonuç nedir? 9 maçta 22 puan alındığına göre önümüzdeki beş maçtan (G.Saray ve Beşiktaş maçlarını kazanmak şartıyla!) 11 puan alınsa bence kâfidir; yani üç galibiyet, iki beraberlik. Son üç maçtan da en az 7 puan alacağımızı düşünürsek ilk yarıyı 40 puanla bitirebiliriz. Son yılların en iyi performanslarından biri olur bu. Ama işte önümüzdeki beş maç çok önemli. Ersun hocanın kadro seçimi ve daha da önemlisi "oyun anlayışı", bu maçlardaki kaderimizi belirleyecek. Onun şimdiye kadarki tercihlerini ve sonuçlarını değerlendirerek devam edelim.
FORVET
Forvette 13 milyona alınan Emenike ciddi bir problem gibi görünüyor. Zira Webo gerçek bir büyük takım santrforu gibi oynarken, takımın en çalışkan ve özverili oyuncularından biriyken ve belki de en önemlisi takımın sahaya dizilişi açısından "alternatifsiz" bir oyuncuyken (başta Emenike olmak üzere) diğer üç forvetin ismindeki ışıltıya kurban olup yedek kalıyor. Webo iyi oynamasa, takıma faydası diğer üç oyuncunun herhangi birinden daha az olsa veya formsuz olsa eleştiri yapılmazdı. Veya bu dört oyuncunun dördü de aynı formda olsa ve dördü de "büyük takım santrforu olarak sırtı dönük oynama"yı aynı seviyede bilip uygulasa, yine eleştiri yapılmazdı; "hepsini birden oynatamayacağına göre biri yedek kalmak zorunda" vs. denilirdi mesela. Ama bunların hiçbiri değil. Webo hem iyi oynuyor, hem özverili ve çalışkan, hem de gerçek bir 9 numara olarak takımda alternatifi bulunmuyor. Bu yüzden onun kesilmesi, takımdaki adalet duygusu için de tehlikeli.
Bu dört oyuncuyu "üçlü" kombinasyonla düşünerek kısa değerlendirmeler yapalım:
Bence en ideal üçlü bu, geçen sene EL yarı finalinin de mimarıdır Webo transferi. Ha, Webo yerine Drogba'yı alsaydık mesela EL finali bankoydu, onu da söyleyeyim. Webo'yu taparcasına seviyorum ama kalitesi belli bir seviyede (Süper Lig seviyesi diyebiliriz) sonuçta, Drogba ise başka bir oyuncu. Türkiye'de yerli/yabancı başka hiçbir futbolcu onun seviyesinde değil bence.
Eskişehir, Sivas ve Kasımpaşa maçlarında oynadı bu üçlü ve toplam 9 gol atıldı. Ama Sow küsmek üzere diye (bence doğru bir kararla) Elazığ maçında bu tim bozuldu.
Bu üçlü bence en kötüsü. 90 dakika boyunca kapalı olarak oynaması kesin olan rakiplere karşı Emenike'yi 9 numaralı pozisyonda oynatmak tam bir çılgınlık. Şimdilik sonuç vermiş gibi görünebilir ama uzun vadede başarılı olması imkânsıza yakın. Emenike hep söylediğim gibi dar alanlarda etkisi sınırlı bir oyuncu, neden? Çünkü oyun zekâsı, tekniği ve yaratıcılığı sınırlı, "ceza sahası reaksiyonları" da alt seviyede. Bir forvet için bu sonuncu özellik çok önemlidir. Mesela Webo, Semih Şentürk, Umut Bulut gibi oyuncular bu konuda Emenike'den çok daha üstün. Çünkü Emenike geniş alanlarda, topu alıp götürerek, adam geçerek vs. oynamaya daha uygun/alışık bir oyuncu. Peki Emenike'nin üstün özellikleri ne? Güç, hız ve şut. Hatta bu parametrelerde o kadar inanılmaz bir seviyede ki, total kalitede Webo, Semih, Umut vs. onunla kıyaslanamaz bile. Ama işte, oyuncuların X bir takımdaki performansını belirleyen temel kriter oyuncunun sahip olduğu kalite değil, sahip olduğu özellikler ve "ROL"E UYGUN OLUP OLMAMASI. Bu yüzden Emenike Avrupa'daki bütün liglerde, "küçük" dediğimiz bütün takımlarda "ligin yıldızı" olarak oynayacak bir oyuncu. "Büyük" takımda oynuyorsa, ona uygun bir şablon ve oyun anlayışı oluşturulmak zorunda. Yoksa şu anda nasılsa öyle olur, sezon sonuna kadar da böyle gider. Fenerbahçe'nin de "Emenike'ye göre" bir futbol oynaması mümkün değil. Alex'e göre bir futbol bile lüks görülüyor artık, ki bence haklı bir önermedir.
Mesela Kuyt öyle mi? Kuyt büyük takımda da, küçük takımda da üçlü forvet, ikili forvet, kanat vs. nerede istiyorsan oynar. Bu vesileyle Türk futbol tarihinin en iyi 5 yabancı transferinden biri olduğunu düşündüğüm Kuyt için Aykut hocamızın ellerini bir kez daha öpüyorum.
Velhasıl, Fenerbahçe gibi kanatları fazlasıyla kullanan, pas yaparak sete yerleşen, oyunu rakip yarı alana yıkan vs. bir takım için Webo alternatifsiz bir oyuncu. E, Kuyt da alternatifsiz diyoruz. Bu durumda ya Sow, ya Emenike oynamak zorunda. Ben, 64 maçlık(!) bir sezonda ligi son haftaya kadar kovalayıp EL'de yarı final oynayan ve Kupa'yı kazanan Kuyt-Webo-Sow üçlüsünü tercih ederim. Takımın 2 farklı önde olduğu her maç Sow yerine Emenike'yi oyuna aldığın anda bu oyuncunun da tabela yapacağını (gol ya da asist) düşünüyorum.
Bursa, G.Saray, Antalya, Beşiktaş ve Rize.. Bu takımların hiçbiri, maç başından itibaren skor dezavantajına düşmedikleri sürece Fenerbahçe'ye kontratak imkânı vermeyecek, buna uygun bir oyun oynamayacak; bu çok önemli! Maç başında da durum 0-0 olduğuna göre maça Emenike'nin başlaması çok yanlış olur. Ama bu maçlarda Fenerbahçe skor avantajını aldığı anda 50. dakikada bile Emenike'yi sahaya sürebilir, 70'e kadar beklemek de geç oluyor çünkü.
Buraya kadar yazdıklarımın özeti ve özü şu: Fenerbahçe, öne geçmediği sürece ligdeki maçların %90'ını "kapalı savunmalara karşı" oynuyor. Emenike bu savunmalara karşı etkisiz, etkisiz olduğu gibi kendi güçlü olduğu özelliklerini de kullanacak bir ortam bulamıyor. Dolayısıyla performansı ve değeri düşüyor. Kayseri'de ve G.Antep maçında goller attı ama bence bu bir illüzyon. Uzun vadede hangi görüşün isabetli olduğunu göreceğiz.
ORTA SAHA
Burada 3 pozisyona (Topuz'u saymıyorum) 8 aday olduğu için hocanın işi daha zor. Şimdiye kadar forvette olduğu oranda tantana olmamasının sebebi ise sakatlıklardı. Emre ve Meireles gibi yedek kalması sıkıntı yaratabilecek oyuncular uzun süreli sakatlık yaşayınca Ersun hoca hemen hemen her maç farklı tercihler yaparak ilginç bir yol izledi. Normalde yeni bir teknik diretörün bir 11 belirleyip işler iyi gittiği sürece değiştirmemesi gerekir ama bu sezonki Fenerbahçe'nin orta sahası için, bu neredeyse imkânsız. Çünkü belirttiğim gibi 8 oyuncu var; bunlardan üçünü seçip 4 maça onlarla çıktığın anda, diğer beşlinin en az üç tanesi küser, haftalarca da kendine gelemez. Futbolcu milletini tanıyoruz neticede.
Bu yüzden Ersun hoca usta bir teknik direktör gibi oyuncu psikolojilerini dengede tutmaya çalışıp orta sahasını sürekli değiştirdi. Bunun dezavantajı şu olabilirdi: Her maç farklı üçlü oynadığı için oyuncuların birlikte oynama alışkanlığı kazanamamasından dolayı "oyun organizasyonu"nda sıkıntı olabilir ve puan kaybedilebilirdi. Sıkıntı oldu ama fikstürün muazzam avantajıyla söz konusu puan kayıpları minimum seviyede kaldı.
Aynı zamanda puan kayıpları beklenenin altında kalınca, hocanın tercihinin olumlu bir tarafı ortaya çıkmış oldu: "Rakipler için Fenerbahçe'yi analiz etmek".. Şimdi Daum mesela, hafta sonu Fenerbahçe'nin hangi orta saha üçlüsüyle maça çıkacağını bilmiyor, hiçbirimiz bilmiyoruz. Bu ciddi bir avantajdır.
Oyuncu isimleri değişse de, oyuncunun "mevkiinin gerekliliği" açısından Fenerbahçe orta sahası için artık net fikirlere sahibiz. Ne demek istiyorum? Yine forvetten başlayayım: Anlaşılıyor ki Ersun hoca, Aykut hocanın üç santrforlu sistemini devam ettirecek. Dört forveti takımda tutup Krasic ve Stoch'u göndermesiyle de bunu belli etmişti zaten. Ya iki santrfora dönecekti ya da üç santrforlu bir 4-3-3 oynayacaktı. O ikinciyi tercih etti ve devam ediyor. Mesela Hollanda, Fransa tarzı takımlarda ileri üçlü 7, 9 ve 11 numaralardan oluşur. Fenerbahçe ise geçen sezon Aykut hocanın oturttuğu çok ilginç modelle oynuyor. İşe yaradığı için de Ersun Yanal bunu bozmadı, bunda bir sakınca yok. Hatta bir teknik direktör doğrusudur diyebiliriz.
Orta sahada ise Kasımpaşa maçından sonra bir değişiklik yaptı, dizilişi görerek bu konuyu açalım:
Diziliş bu. Eski tabirlerle söylersek takımda iki 4 numara, bir 2 ve bir 3 numara, bir 6 numara (ön libero), iki 8 numara (box-to-box), üç tane de 9 numara var. Bu diziliş Aykut hocanınkinden farklı, zira onun orta sahası şöyleydi:
Bu sistemde mesela Meireles'in tek bir maçta bile son hafta Alper'in yaptığı ceza sahası dalışlarını göremedik. Zaten Topal hiç yapmıyor onu, dolayısıyla roller çok belliydi ve tedbir alınması daha kolaydı.
Ayrıca Alex'ten daha defansif diye 10 numara olarak oynatılan Cristian pek çok maçta Alex kadar koştu, Alex kadar mücadele etti, defansa da Alex kadar yardım etti. İleri gittiğinde geri gelemedi, gerideyken ileri gidemedi. Çünkü çok basit: Cristian 10 numara oynayabilecek bir oyuncu değildi. Buna rağmen sahip olduğu özellikleri kullanabildiği anlarda takıma çok faydalı oldu, onu da söyleyeyim.
Yeniden Ersun hocanın sistemine dönersek, burada tek bir 6 numara ve onun önünde iki tane 8 numara var dedik. Fenerbahçe bu sezon 14 resmî maç oynadı ve eldeki 8 orta saha oyuncusunun özelliklerine ve ayrıca dizilişteki "rol"lerin gerekliliklerine göre hangi oyuncunun nerede oynaması gerektiği, en fazla verimi nerede vereceği de artık belli oldu denebilir. Yani demek istiyorum ki, 6 numaralı pozisyon için takımda iki aday var: Topal ve Selçuk. Topal oynamazsa Meireles değil, Cristian değil, Emre değil, Selçuk.. Ama mesela Selçuk ile Topal da "hiçbir surette" aynı anda oynayamaz artık, "roller belli oldu" derken bunu kast ediyordum.
Sezon başında da yazdığım gibi Fenerbahçe kadrosunun en önemli oyuncusu Mehmet Topal, o olmazsa Selçuk. Bu oyuncuların varlığı sayesinde Gökhan ve Caner gibi iki hücumcu bek oynatabiliyor Fenerbahçe, "yani Topal veya Selçuk sayesinde, hücumdaki en büyük silahını işletebiliyor". Bu bir..
8 numaralı oyuncular içinse konu karışık. Çünkü futbolda 8 numaraların oyundaki rolleri, 6 numaralar kadar "sınırlı çizgilerle çizilmiş" değil. 6 numaralı oyuncuların özellikleri çok klasiktir; stoper özelliği de olan, ikili mücadelelerde güçlü, hava topuna çıkabilen, kısa pası iyi oynayan, defansta oyunu iyi okuyup pasların atılacağı yerleri iyi tahmin edebilen vs. bir oyuncudur. 8 numara ise sınırsız çeşitlilikte özelliğin herhangi üç-beş tanesini haiz olabilir. En tanınmış oyunculardan örnek vereyim: Mesela Barcelona takımında tıpkı bu seneki Fenerbahçe gibi bir 6 numaranın (Busquets) önünde iki tane 8 numara (Xavi, Iniesta) oynuyor. Bu ikisinin benzer özellikleri de var elbette ama Xavi daha "orta saha" gibi ve daha geride oynayan oyuncuyken Iniesta daha hücumcu, rakip ceza sahasına daha çok giren, daha hareketli ve maç içinde "daha ileride pozisyon alan" bir oyuncu. Ersun hoca da kendisine bu modeli örnek alıyor. Son iki sezondur ligde Eskişehir'in oynadığı maçların 3/4'ünü seyrettim (Eskişehirspor kongre üyesi olan bir dostumun hatrı nedeniyle), şöyle oynatırdı o takımı:
Burada Tello Xavi rolünde, Alper de Iniesta rolündeydi. Fenerbahçe'de oyuncuların söz konusu rolleri bakımından (Kasımpaşa maçından beri) aynı şablonu uygulatıyor Ersun hoca. Şimdi bu sezon Fenerbahçe takımındaki oyuncuları, bu rollere göre mevkilere dağıtalım:
Bu ne demek? Eğer müşkül bir durum yoksa Topal ile Selçuk aynı anda oynamamalıdır. Emre, Meireles, Cristian ve Salih aynı anda oynamamalıdır. Alper ve Holmen de aynı anda oynamamalıdır. Bu üç havuzdan birer oyuncu seçerek orta saha kurulmalı. Nedenlerini saymaya başlıyorum:
Ön libero oynayan oyuncunun özelliklerini yukarıda anlattım, bir daha sayayım: Stoper özelliği de olan, ikili mücadelelerde güçlü, hava topuna çıkabilen, kısa pası iyi oynayan, defansta oyunu iyi okuyup pasların atılacağı yerleri iyi tahmin edebilen vs. Kadroda bu özellikleri taşıyan oyuncular kim? Topal ve Selçuk. Başka var mı? Yok. Diğer altı oyuncudan hangisini burada oynatsan, mevkiin bazı "olmazsa olmaz" gerekliliklerini yerine getiremeyecek demektir. Kendiniz de tek tek bakarak bunu görebilirsiniz.
8 numaralı oyunculardan biri daha geride kalan, oyun kurma ve pas bağlantılarında etkili, en önemlisi "kilit pas, uzun pas, atağın yönünü aniden değiştiren pas atma" konusunda maharetli olacak dedik. Aynı zamanda 6 numaralı oyuncu beklerden birinin kademesine girdiğinde onun boşalttığı pozisyona geçerek orada ön liberoluk yapması gerekiyor. Yani şöyle:
Diyelim ki takım Gökhan'ı hücuma çıkardı ve top bir şekilde rakibe geçti. Orada Gökhan'ın kademesine Topal gittiği için stoperlerin önünde "geriden gelen oyuncuları karşılayacak" kimse kalmıyor. İşte 8 numaralardan biri bunu yapmak zorunda. Aykut hoca zamanında iki adet çakılı 6 numara ile oynuyorduk; böylece hangisinin tarafındaki bek çıkmışsa o oyuncu kademeye giriyordu, diğeri de merkeze yanaşıyordu. Ama Ersun hocanın "iki 8 numaralı" dizilişinde ön liberonun önündeki diğer iki oyuncuya "top rakibe geçtiği anda hanginiz Topal'a yakınsa o geriye koşsun" gibi bir şey söyleniyor muhtemelen. Son maçta Alper daha hücuma dönük oynadığı için genelde Cristian geride kaldı ama önemli olan Alper'in pozisyonunda oynayan oyuncunun geçen sezonki Cristian gibi değil, son maçtaki Alper gibi ya da Sivas maçındaki Holmen gibi oynaması.. Yani nedir? Hem ileride hücum prese muazzam bir katkı ve agresyon, hem de diğer 8 numara ileri çıkıp kaldıysa (zira çıkabilir, hatta çıkmalıdır) mutlak surette geriye koşmak.. Sivas maçında Holmen, son maçta da Alper bunu çok iyi yaptı.
Velhasıl Raul, Cristian, Emre, Salih, Holmen ve Alper'den de "herhangi iki tanesinin" oynaması asla ve asla söz konusu değil. Emre, Raul ve Cristian'ın, "hücuma dönük olan 8 numara" pozisyonunda oynaması im-kân-sız. Oyna dersen oynarlar tabii ama Alper ve Holmen'in 3/4'ü kadar bile katkı sağlamazlar. Çünkü bu oyuncuların üçünde de orası için büyük bir eksiklik var: "Ceza sahası içine dalışlar". Emre yaşlandıkça bu özelliğini kaybetti, yoksa 5 yıl önceki Emre muhteşem olurdu. Raul aynı şekilde, o zaten hiçbir zaman son maçtaki Alper tipinde (ya da Iniesta tipinde) bir oyuncu olmadı. Hep "ön liberonun yardımcısı olan, geride pas trafiğini yöneten, rakip atakları kesen" (ama tabii bunları kusursuza yakın bir kalite ile yapan) bir oyuncuydu. Cristian'ı hiç söylemiyorum bile.
Bu yüzden Fenerbahçe'de rol dağılımları artık belli oldu bence. Orta sahadaki bir pozisyonda ya Topal, ya Selçuk; diğer pozisyonda ya Emre, ya Meireles, ya Cristian, ya Salih; diğer pozisyonda da ya Alper, ya da Holmen oynamalıdır. Trabzon maçında Alper/Holmen ikilisi beni de çok heyecanlandırmıştı ama takımın ne kadar "kazma" kaldığını hep beraber gördük. Bu iki oyuncu aynı anda değil, "Cristian/Emre/Meireles üçlüsünden biri ile oynadığında" verimli oluyor.
Peki hangi üçlü oynayacak? Topal ya da Selçuk banko, onları geçiyorum. Twitter'da takip ettiğim Fenerbahçeli hesapların %99'u ile ayrı düşünerek 8 numaralardan "pasör" olanı için "şu gün itibarıyla" Cristian'ın en doğru tercih olduğunu düşünüyorum ben. Emre zaten formda değil, yavaş yavaş toparlanacak ve bu maçlar, o maçlar değil. Meireles aynı şekilde, o da birkaç maçtır yok. Cristian bu iki oyuncudan defansta daha az akıllı, daha az gayretli ve daha az agresif belki ama bu konularda onun "sahip olduğu kadarı" da şimdilik su götürüyor. Ama öte yandan Cristian diğer ikisinden de "daha iki yönlü ve daha iyi pasör" bir oyuncu. Meireles'in sezon boyunca ceza sahasına attığı "kilit pas" sayısı beşi geçmez ama Cristian her maç en az bir tane atıyor bunlardan. Emre de mesela Erciyes maçında Sow'a muhteşem bir uzun pas atmıştı, 12. dakikada.. Crsitian burada en iyi tercih, şimdilik.. (Bu arada şu notu eklmeyi bir borç biliyorum: "Total kalite" olarak Meireles bütün Fenerbahçe orta sahasındaki en iyi futbolcu, bu ayrı bir şey.. Önemli olan en iyi oyuncuları oynatmak değil, "birbiriyle en uyumlu" oyuncuları oynatmak. Çok sevdiğim Raul ile ilgili yazdıklarım bu açıdan değerlendirilsin.)
Diğer 8 numara içinse sadece iki aday var: Alper veya Holmen. Bu ikisi dışında, hatta zorlarsa burası için müthiş bir oyuncu olabilecek Salih de dâhil, hiçbir oyuncu bugün itibarıyla Alper ve Holmen'in verdiği katkıyı veremez. Çünkü bunlar geçen sezon ligimizin "rakipten en çok hücum ribaund'u alan" oyuncuları, bu bir. İkincisi "pres zamanlaması" dediğimiz şeye doğuştan sahipler. Üçüncüsü ceza sahasına sürekli giren, sürekli arayışta olan "temposu yüksek" oyuncular. Bu yüzden bunlar birbirinin alternatifidir ama Emre, Meireles ve Cristian bu ikisinin alternatifi değil. Onlar "tempo" konusunda Alper ve Holmen'in çok çok gerisinde. Yani ne demek istiyorum? Atılan bir uzun top Webo tarafından yay civarına indirilse, Alper veya Holmen orada bir şekilde olur ama Cristian, Emre ve Meireles olmaz. Çünkü bunların iki tanesi hayatlarında hiç böyle oynamamış, diğeri Emre ise artık yaşlandığı için tamamen "geriden pas trafiğini yöneten oyuncu" modeline dönüştü. Selçuk İnan bile Cristian, Meireles ve Emre'den daha çok yapıyor bu koşuları, ki pozisyon olarak daha geride oynamasına rağmen..
SONUÇ:
Fenerbahçe, önümüzdeki beş maçtan (G.Saray'ı ve Beşiktaş'ı yenmek şartıyla) 11 puan alırsa, büyük ihtimalle ilk yarıyı açık bir farkla önde kapatacak. Sezon sonunda da muhtemelen şampiyon olacak. Ersun hocanın 9 haftalık denemelerden sonra bu zorlu dönemeçte artık "kimyası en yüksek" kadroyu sahaya sürmesi gerekiyor, naçizane görüşüm bu. O da an itibarıyla şöyle:
0-0'ı en iyi oynayacak kadro bu.
Skor avantajı yakalanırsa 60'ta (devre arasında bile olabilir) Alper'in yerine Emre, Sow'un yerine Emenike girdiği anda Fenerbahçe Emre vesilesiyle önce oyunun hâkimi olup, Emenike ile sayısız kontratak fırsatı yakalayabilir. Özellikle Bursa, G.Saray ve Beşiktaş maçlarında öne geçersek Emre ve Emenike kozunu mutlaka oynamalıyız.
En azından son maçı bu şekilde oynayıp kazandığı için Bursa maçında da orta sahanın değişmeyeceğini umuyorum. Yalnız Emenike 2 gol attığı için muhtemelen Webo yine yedek oturacak, bunun sonuçlarını da (olumlu ya da olumsuz) yaşayıp göreceğiz.
Yuvarlak içine alınmış yerler, Fenerbahçe'nin kanat savunmasını maksimum derecede zayıflatıyordu. Kasımpaşa maçı, bu tespitin tavan yaptığı maçtı ve rahatlıkla kaybedilebilirdi. Ama Webo'nun son dakika golüyle 3 puan alındı.
O zamandan beri takım 4 lig maçını (içeride Elazığ ve G.Antep, dışarıda G.Birliği ve Erciyes) kazandı, Trabzon ile de (içeride) berabere kaldı. Önce bu rakipler Fenerbahçe karşısına nasıl çıktı, onu değerlendirelim:
Elazığ: Takımın hocası Trond Johan Sollied zaten bu hafta itibarıyla gönderildi. Fenerbahçe maçına da çapını, cürmünü hiç bilmeyen, aşırı hayalperest bir kadro ve oyun anlayışıyla çıkmıştı. Fenerbahçe'nin avantajlı olduğu noktaları (kendince) belirlemiş, onlar hakkında oyuncuları uyarmış ama top kendilerindeyken "çıkın oynayın" demiş gibiydi. Haddini hiç bilmeyen bir futbol oynattı ve 4-0 yenildi. 100 maç oynansa, 100'ünü de Fenerbahçe kazanırdı, öyle bir maçtı. Şu âna kadar sezonun en rahat maçı (Sivas'ın bile önünde hatta).
G.Birliği: Bu dönemdeki en zor maç buydu. Egemen'in muazzam eforu, Kuyt'ın inanılmaz fırsatçılığı ve takipçiliği ile tek golle 3 puan geldi ama maç rahatlıkla berabere de bitebilirdi. Metin Diyadin, Kasımpaşa'yı model alan bir plan kurmuştu ama kadrosu onlar kadar kaliteli olmadığı için bu planı onun istediği oranda uygulayamadılar. Fenerbahçe de bir büyük takım olarak duran toptan golü atıp 3 puanı aldı. Takımın oyunu çok tatmin edici değildi ama Ersun hocanın bu kadar kısa bir sürede aşıladığı istek, arzu, iştah vs. kendini belli ediyordu. Futbol ümit verici değildi ama bu çok ümit vericiydi. Zira takımları şampiyon yapan unsurların en başında biliriz, bu "hava" gelir.
Kayseri: Yine son dakika golüyle kazanılmış bir maç, yine taraftarın büyük çoğunluğunun beğenmediği bir futbol. Üstelik Erciyes'in teknik direktörü Fuat Çapa da, benim hayatımda gördüğüm en kötü teknik direktör performanslarından birini sergiledi bu maçta. Topu %70 oranında Fenerbahçe'ye bıraktı, Fenerbahçe'nin dezavantajlarına ilişkin hiçbir planı yoktu, sadece ve sadece 1 puanı hedefleyen bir anti-futbol oynattı. Adil bir skorla da mağlup oldu. Bence yine Fenerbahçe için fikir verecek bir maç olmadı.
Trabzon: Trabzon teknik direktörünün planlarına bakınca, aslında bu da Fenerbahçe'nin kazanması gereken bir maçtı. Trabzon da bu maçta 1 puan için çıkmıştı, "70'ten sonra skor hâlâ dengedeyse şunu şunu yaparım, galibiyet kovalarım" şeklinde hiçbir düşüncesi yoktu. Hatta Ersun hoca paniğe girip dört santrforlu dizilişe geçtiği andan itibaren Trabzon oyunun hâkimiyetini ele geçirdi. Orada bir hamle yaparak orta sahayı tamamen eline alsa gol bulmaları işten değildi ama Reşit Akçay burada hiçbir hamle yapmadı, kelimenin tam anlamıyla "yetersiz" kaldı ve Ersun hoca da dezavantajı görüp Kuyt/Topuz değişikliği ile oyunu yeniden dengeledi. Dört santrfora dönmesi, bunu düzeltmek için Kuyt'ı çıkarmak zorunda kalması, oyuna Salih'i değil Topuz'u alması vs. hataydı belki ama canı sağ olsun, dünyada hata yapmayan teknik direktör yok. Hiç değilse takım kaybetmedi maçı, genelde böyle fahiş hatalar söz konusu olduğunda kaybedilir çünkü.
Bunun yanında Ersun hoca, yazının girişinde belirttiğim o riskli dizilişi de (biraz da Meireles'in sakatlanmasıyla) değiştirip, top rakipteyken 4-2-1-3 değil, 4-1-2-3 şekline çevirdi. Bu da bence ciddi bir teknik direktör doğrusudur. Orta sahadaki iki oyuncudan hiçbiri 10 numara değil, kâğıt üzerinde "iç oyuncusu" olarak görünüyorlar. Dolayısıyla görev tanımları da değişti, artık beklerine yardım etmeleri gereken bir pozisyonda oynuyorlar.
G.Antep: Bülent Uygun da Fenerbahçe'nin zaaflarını düşünmemiş, bunlar üzerine bir plan kurmamış, "ayağa oynayın, bunu yapabilirseniz geride boşluk buluruz" vs. gibi klişe şeyler söylemiş muhtemelen. Son 30 yıldır Fenerbahçe'nin bir takımı bu kadar sürklase ettiğini en fazla 10 kere görmüşümdür (maçın ilk yarısını kast ediyorum). Fenerbahçe orta sahada Topal - Cristian- Alper üçlüsüyle oynadı bu maçta. Üçü de harika bir performans sergiledi.
Özetlersek, Ersun hoca şu ânâ kadar büyük oranda doğrulara imza atarak, biraz deneme/yanılma ile çok iyi bir çıkardı. Şimdi önümüzde Bursa (d), G.Saray, Antalya (d), Beşiktaş ve Rize (d) maçları var ve herkesin takdir ettiği üzere her biri çok zor olacak. Şimdiye dek bu beş maç kadar zor olan sadece iki maç oynadı Fener; biri Kasımpaşa, diğeri Trabzon. Diğerlerinin hiçbiri, bu beş takımın herhangi birinden daha zor değildi. Eskişehir ve Sivas, bugün oynasak daha zorlanacağımız takımlar, onu da görüyoruz.
Dolayısıyla takımın rüştünü ispat edip etmeyeceği de önümüzdeki beş maça bağlı. Bu zorlu viraj için başarılı sonuç nedir? 9 maçta 22 puan alındığına göre önümüzdeki beş maçtan (G.Saray ve Beşiktaş maçlarını kazanmak şartıyla!) 11 puan alınsa bence kâfidir; yani üç galibiyet, iki beraberlik. Son üç maçtan da en az 7 puan alacağımızı düşünürsek ilk yarıyı 40 puanla bitirebiliriz. Son yılların en iyi performanslarından biri olur bu. Ama işte önümüzdeki beş maç çok önemli. Ersun hocanın kadro seçimi ve daha da önemlisi "oyun anlayışı", bu maçlardaki kaderimizi belirleyecek. Onun şimdiye kadarki tercihlerini ve sonuçlarını değerlendirerek devam edelim.
FORVET
Forvette 13 milyona alınan Emenike ciddi bir problem gibi görünüyor. Zira Webo gerçek bir büyük takım santrforu gibi oynarken, takımın en çalışkan ve özverili oyuncularından biriyken ve belki de en önemlisi takımın sahaya dizilişi açısından "alternatifsiz" bir oyuncuyken (başta Emenike olmak üzere) diğer üç forvetin ismindeki ışıltıya kurban olup yedek kalıyor. Webo iyi oynamasa, takıma faydası diğer üç oyuncunun herhangi birinden daha az olsa veya formsuz olsa eleştiri yapılmazdı. Veya bu dört oyuncunun dördü de aynı formda olsa ve dördü de "büyük takım santrforu olarak sırtı dönük oynama"yı aynı seviyede bilip uygulasa, yine eleştiri yapılmazdı; "hepsini birden oynatamayacağına göre biri yedek kalmak zorunda" vs. denilirdi mesela. Ama bunların hiçbiri değil. Webo hem iyi oynuyor, hem özverili ve çalışkan, hem de gerçek bir 9 numara olarak takımda alternatifi bulunmuyor. Bu yüzden onun kesilmesi, takımdaki adalet duygusu için de tehlikeli.
Bu dört oyuncuyu "üçlü" kombinasyonla düşünerek kısa değerlendirmeler yapalım:
Kuyt - Webo - Sow
Bence en ideal üçlü bu, geçen sene EL yarı finalinin de mimarıdır Webo transferi. Ha, Webo yerine Drogba'yı alsaydık mesela EL finali bankoydu, onu da söyleyeyim. Webo'yu taparcasına seviyorum ama kalitesi belli bir seviyede (Süper Lig seviyesi diyebiliriz) sonuçta, Drogba ise başka bir oyuncu. Türkiye'de yerli/yabancı başka hiçbir futbolcu onun seviyesinde değil bence.
Emenike - Webo - Kuyt
Eskişehir, Sivas ve Kasımpaşa maçlarında oynadı bu üçlü ve toplam 9 gol atıldı. Ama Sow küsmek üzere diye (bence doğru bir kararla) Elazığ maçında bu tim bozuldu.
Kuyt - Emenike - Sow
Bu üçlü bence en kötüsü. 90 dakika boyunca kapalı olarak oynaması kesin olan rakiplere karşı Emenike'yi 9 numaralı pozisyonda oynatmak tam bir çılgınlık. Şimdilik sonuç vermiş gibi görünebilir ama uzun vadede başarılı olması imkânsıza yakın. Emenike hep söylediğim gibi dar alanlarda etkisi sınırlı bir oyuncu, neden? Çünkü oyun zekâsı, tekniği ve yaratıcılığı sınırlı, "ceza sahası reaksiyonları" da alt seviyede. Bir forvet için bu sonuncu özellik çok önemlidir. Mesela Webo, Semih Şentürk, Umut Bulut gibi oyuncular bu konuda Emenike'den çok daha üstün. Çünkü Emenike geniş alanlarda, topu alıp götürerek, adam geçerek vs. oynamaya daha uygun/alışık bir oyuncu. Peki Emenike'nin üstün özellikleri ne? Güç, hız ve şut. Hatta bu parametrelerde o kadar inanılmaz bir seviyede ki, total kalitede Webo, Semih, Umut vs. onunla kıyaslanamaz bile. Ama işte, oyuncuların X bir takımdaki performansını belirleyen temel kriter oyuncunun sahip olduğu kalite değil, sahip olduğu özellikler ve "ROL"E UYGUN OLUP OLMAMASI. Bu yüzden Emenike Avrupa'daki bütün liglerde, "küçük" dediğimiz bütün takımlarda "ligin yıldızı" olarak oynayacak bir oyuncu. "Büyük" takımda oynuyorsa, ona uygun bir şablon ve oyun anlayışı oluşturulmak zorunda. Yoksa şu anda nasılsa öyle olur, sezon sonuna kadar da böyle gider. Fenerbahçe'nin de "Emenike'ye göre" bir futbol oynaması mümkün değil. Alex'e göre bir futbol bile lüks görülüyor artık, ki bence haklı bir önermedir.
Mesela Kuyt öyle mi? Kuyt büyük takımda da, küçük takımda da üçlü forvet, ikili forvet, kanat vs. nerede istiyorsan oynar. Bu vesileyle Türk futbol tarihinin en iyi 5 yabancı transferinden biri olduğunu düşündüğüm Kuyt için Aykut hocamızın ellerini bir kez daha öpüyorum.
Velhasıl, Fenerbahçe gibi kanatları fazlasıyla kullanan, pas yaparak sete yerleşen, oyunu rakip yarı alana yıkan vs. bir takım için Webo alternatifsiz bir oyuncu. E, Kuyt da alternatifsiz diyoruz. Bu durumda ya Sow, ya Emenike oynamak zorunda. Ben, 64 maçlık(!) bir sezonda ligi son haftaya kadar kovalayıp EL'de yarı final oynayan ve Kupa'yı kazanan Kuyt-Webo-Sow üçlüsünü tercih ederim. Takımın 2 farklı önde olduğu her maç Sow yerine Emenike'yi oyuna aldığın anda bu oyuncunun da tabela yapacağını (gol ya da asist) düşünüyorum.
Bursa, G.Saray, Antalya, Beşiktaş ve Rize.. Bu takımların hiçbiri, maç başından itibaren skor dezavantajına düşmedikleri sürece Fenerbahçe'ye kontratak imkânı vermeyecek, buna uygun bir oyun oynamayacak; bu çok önemli! Maç başında da durum 0-0 olduğuna göre maça Emenike'nin başlaması çok yanlış olur. Ama bu maçlarda Fenerbahçe skor avantajını aldığı anda 50. dakikada bile Emenike'yi sahaya sürebilir, 70'e kadar beklemek de geç oluyor çünkü.
Buraya kadar yazdıklarımın özeti ve özü şu: Fenerbahçe, öne geçmediği sürece ligdeki maçların %90'ını "kapalı savunmalara karşı" oynuyor. Emenike bu savunmalara karşı etkisiz, etkisiz olduğu gibi kendi güçlü olduğu özelliklerini de kullanacak bir ortam bulamıyor. Dolayısıyla performansı ve değeri düşüyor. Kayseri'de ve G.Antep maçında goller attı ama bence bu bir illüzyon. Uzun vadede hangi görüşün isabetli olduğunu göreceğiz.
ORTA SAHA
Burada 3 pozisyona (Topuz'u saymıyorum) 8 aday olduğu için hocanın işi daha zor. Şimdiye kadar forvette olduğu oranda tantana olmamasının sebebi ise sakatlıklardı. Emre ve Meireles gibi yedek kalması sıkıntı yaratabilecek oyuncular uzun süreli sakatlık yaşayınca Ersun hoca hemen hemen her maç farklı tercihler yaparak ilginç bir yol izledi. Normalde yeni bir teknik diretörün bir 11 belirleyip işler iyi gittiği sürece değiştirmemesi gerekir ama bu sezonki Fenerbahçe'nin orta sahası için, bu neredeyse imkânsız. Çünkü belirttiğim gibi 8 oyuncu var; bunlardan üçünü seçip 4 maça onlarla çıktığın anda, diğer beşlinin en az üç tanesi küser, haftalarca da kendine gelemez. Futbolcu milletini tanıyoruz neticede.
Bu yüzden Ersun hoca usta bir teknik direktör gibi oyuncu psikolojilerini dengede tutmaya çalışıp orta sahasını sürekli değiştirdi. Bunun dezavantajı şu olabilirdi: Her maç farklı üçlü oynadığı için oyuncuların birlikte oynama alışkanlığı kazanamamasından dolayı "oyun organizasyonu"nda sıkıntı olabilir ve puan kaybedilebilirdi. Sıkıntı oldu ama fikstürün muazzam avantajıyla söz konusu puan kayıpları minimum seviyede kaldı.
Aynı zamanda puan kayıpları beklenenin altında kalınca, hocanın tercihinin olumlu bir tarafı ortaya çıkmış oldu: "Rakipler için Fenerbahçe'yi analiz etmek".. Şimdi Daum mesela, hafta sonu Fenerbahçe'nin hangi orta saha üçlüsüyle maça çıkacağını bilmiyor, hiçbirimiz bilmiyoruz. Bu ciddi bir avantajdır.
Oyuncu isimleri değişse de, oyuncunun "mevkiinin gerekliliği" açısından Fenerbahçe orta sahası için artık net fikirlere sahibiz. Ne demek istiyorum? Yine forvetten başlayayım: Anlaşılıyor ki Ersun hoca, Aykut hocanın üç santrforlu sistemini devam ettirecek. Dört forveti takımda tutup Krasic ve Stoch'u göndermesiyle de bunu belli etmişti zaten. Ya iki santrfora dönecekti ya da üç santrforlu bir 4-3-3 oynayacaktı. O ikinciyi tercih etti ve devam ediyor. Mesela Hollanda, Fransa tarzı takımlarda ileri üçlü 7, 9 ve 11 numaralardan oluşur. Fenerbahçe ise geçen sezon Aykut hocanın oturttuğu çok ilginç modelle oynuyor. İşe yaradığı için de Ersun Yanal bunu bozmadı, bunda bir sakınca yok. Hatta bir teknik direktör doğrusudur diyebiliriz.
Orta sahada ise Kasımpaşa maçından sonra bir değişiklik yaptı, dizilişi görerek bu konuyu açalım:
Bu sistemde mesela Meireles'in tek bir maçta bile son hafta Alper'in yaptığı ceza sahası dalışlarını göremedik. Zaten Topal hiç yapmıyor onu, dolayısıyla roller çok belliydi ve tedbir alınması daha kolaydı.
Ayrıca Alex'ten daha defansif diye 10 numara olarak oynatılan Cristian pek çok maçta Alex kadar koştu, Alex kadar mücadele etti, defansa da Alex kadar yardım etti. İleri gittiğinde geri gelemedi, gerideyken ileri gidemedi. Çünkü çok basit: Cristian 10 numara oynayabilecek bir oyuncu değildi. Buna rağmen sahip olduğu özellikleri kullanabildiği anlarda takıma çok faydalı oldu, onu da söyleyeyim.
Yeniden Ersun hocanın sistemine dönersek, burada tek bir 6 numara ve onun önünde iki tane 8 numara var dedik. Fenerbahçe bu sezon 14 resmî maç oynadı ve eldeki 8 orta saha oyuncusunun özelliklerine ve ayrıca dizilişteki "rol"lerin gerekliliklerine göre hangi oyuncunun nerede oynaması gerektiği, en fazla verimi nerede vereceği de artık belli oldu denebilir. Yani demek istiyorum ki, 6 numaralı pozisyon için takımda iki aday var: Topal ve Selçuk. Topal oynamazsa Meireles değil, Cristian değil, Emre değil, Selçuk.. Ama mesela Selçuk ile Topal da "hiçbir surette" aynı anda oynayamaz artık, "roller belli oldu" derken bunu kast ediyordum.
Sezon başında da yazdığım gibi Fenerbahçe kadrosunun en önemli oyuncusu Mehmet Topal, o olmazsa Selçuk. Bu oyuncuların varlığı sayesinde Gökhan ve Caner gibi iki hücumcu bek oynatabiliyor Fenerbahçe, "yani Topal veya Selçuk sayesinde, hücumdaki en büyük silahını işletebiliyor". Bu bir..
8 numaralı oyuncular içinse konu karışık. Çünkü futbolda 8 numaraların oyundaki rolleri, 6 numaralar kadar "sınırlı çizgilerle çizilmiş" değil. 6 numaralı oyuncuların özellikleri çok klasiktir; stoper özelliği de olan, ikili mücadelelerde güçlü, hava topuna çıkabilen, kısa pası iyi oynayan, defansta oyunu iyi okuyup pasların atılacağı yerleri iyi tahmin edebilen vs. bir oyuncudur. 8 numara ise sınırsız çeşitlilikte özelliğin herhangi üç-beş tanesini haiz olabilir. En tanınmış oyunculardan örnek vereyim: Mesela Barcelona takımında tıpkı bu seneki Fenerbahçe gibi bir 6 numaranın (Busquets) önünde iki tane 8 numara (Xavi, Iniesta) oynuyor. Bu ikisinin benzer özellikleri de var elbette ama Xavi daha "orta saha" gibi ve daha geride oynayan oyuncuyken Iniesta daha hücumcu, rakip ceza sahasına daha çok giren, daha hareketli ve maç içinde "daha ileride pozisyon alan" bir oyuncu. Ersun hoca da kendisine bu modeli örnek alıyor. Son iki sezondur ligde Eskişehir'in oynadığı maçların 3/4'ünü seyrettim (Eskişehirspor kongre üyesi olan bir dostumun hatrı nedeniyle), şöyle oynatırdı o takımı:
Burada Tello Xavi rolünde, Alper de Iniesta rolündeydi. Fenerbahçe'de oyuncuların söz konusu rolleri bakımından (Kasımpaşa maçından beri) aynı şablonu uygulatıyor Ersun hoca. Şimdi bu sezon Fenerbahçe takımındaki oyuncuları, bu rollere göre mevkilere dağıtalım:
Bu ne demek? Eğer müşkül bir durum yoksa Topal ile Selçuk aynı anda oynamamalıdır. Emre, Meireles, Cristian ve Salih aynı anda oynamamalıdır. Alper ve Holmen de aynı anda oynamamalıdır. Bu üç havuzdan birer oyuncu seçerek orta saha kurulmalı. Nedenlerini saymaya başlıyorum:
Ön libero oynayan oyuncunun özelliklerini yukarıda anlattım, bir daha sayayım: Stoper özelliği de olan, ikili mücadelelerde güçlü, hava topuna çıkabilen, kısa pası iyi oynayan, defansta oyunu iyi okuyup pasların atılacağı yerleri iyi tahmin edebilen vs. Kadroda bu özellikleri taşıyan oyuncular kim? Topal ve Selçuk. Başka var mı? Yok. Diğer altı oyuncudan hangisini burada oynatsan, mevkiin bazı "olmazsa olmaz" gerekliliklerini yerine getiremeyecek demektir. Kendiniz de tek tek bakarak bunu görebilirsiniz.
8 numaralı oyunculardan biri daha geride kalan, oyun kurma ve pas bağlantılarında etkili, en önemlisi "kilit pas, uzun pas, atağın yönünü aniden değiştiren pas atma" konusunda maharetli olacak dedik. Aynı zamanda 6 numaralı oyuncu beklerden birinin kademesine girdiğinde onun boşalttığı pozisyona geçerek orada ön liberoluk yapması gerekiyor. Yani şöyle:
Diyelim ki takım Gökhan'ı hücuma çıkardı ve top bir şekilde rakibe geçti. Orada Gökhan'ın kademesine Topal gittiği için stoperlerin önünde "geriden gelen oyuncuları karşılayacak" kimse kalmıyor. İşte 8 numaralardan biri bunu yapmak zorunda. Aykut hoca zamanında iki adet çakılı 6 numara ile oynuyorduk; böylece hangisinin tarafındaki bek çıkmışsa o oyuncu kademeye giriyordu, diğeri de merkeze yanaşıyordu. Ama Ersun hocanın "iki 8 numaralı" dizilişinde ön liberonun önündeki diğer iki oyuncuya "top rakibe geçtiği anda hanginiz Topal'a yakınsa o geriye koşsun" gibi bir şey söyleniyor muhtemelen. Son maçta Alper daha hücuma dönük oynadığı için genelde Cristian geride kaldı ama önemli olan Alper'in pozisyonunda oynayan oyuncunun geçen sezonki Cristian gibi değil, son maçtaki Alper gibi ya da Sivas maçındaki Holmen gibi oynaması.. Yani nedir? Hem ileride hücum prese muazzam bir katkı ve agresyon, hem de diğer 8 numara ileri çıkıp kaldıysa (zira çıkabilir, hatta çıkmalıdır) mutlak surette geriye koşmak.. Sivas maçında Holmen, son maçta da Alper bunu çok iyi yaptı.
Velhasıl Raul, Cristian, Emre, Salih, Holmen ve Alper'den de "herhangi iki tanesinin" oynaması asla ve asla söz konusu değil. Emre, Raul ve Cristian'ın, "hücuma dönük olan 8 numara" pozisyonunda oynaması im-kân-sız. Oyna dersen oynarlar tabii ama Alper ve Holmen'in 3/4'ü kadar bile katkı sağlamazlar. Çünkü bu oyuncuların üçünde de orası için büyük bir eksiklik var: "Ceza sahası içine dalışlar". Emre yaşlandıkça bu özelliğini kaybetti, yoksa 5 yıl önceki Emre muhteşem olurdu. Raul aynı şekilde, o zaten hiçbir zaman son maçtaki Alper tipinde (ya da Iniesta tipinde) bir oyuncu olmadı. Hep "ön liberonun yardımcısı olan, geride pas trafiğini yöneten, rakip atakları kesen" (ama tabii bunları kusursuza yakın bir kalite ile yapan) bir oyuncuydu. Cristian'ı hiç söylemiyorum bile.
Bu yüzden Fenerbahçe'de rol dağılımları artık belli oldu bence. Orta sahadaki bir pozisyonda ya Topal, ya Selçuk; diğer pozisyonda ya Emre, ya Meireles, ya Cristian, ya Salih; diğer pozisyonda da ya Alper, ya da Holmen oynamalıdır. Trabzon maçında Alper/Holmen ikilisi beni de çok heyecanlandırmıştı ama takımın ne kadar "kazma" kaldığını hep beraber gördük. Bu iki oyuncu aynı anda değil, "Cristian/Emre/Meireles üçlüsünden biri ile oynadığında" verimli oluyor.
Peki hangi üçlü oynayacak? Topal ya da Selçuk banko, onları geçiyorum. Twitter'da takip ettiğim Fenerbahçeli hesapların %99'u ile ayrı düşünerek 8 numaralardan "pasör" olanı için "şu gün itibarıyla" Cristian'ın en doğru tercih olduğunu düşünüyorum ben. Emre zaten formda değil, yavaş yavaş toparlanacak ve bu maçlar, o maçlar değil. Meireles aynı şekilde, o da birkaç maçtır yok. Cristian bu iki oyuncudan defansta daha az akıllı, daha az gayretli ve daha az agresif belki ama bu konularda onun "sahip olduğu kadarı" da şimdilik su götürüyor. Ama öte yandan Cristian diğer ikisinden de "daha iki yönlü ve daha iyi pasör" bir oyuncu. Meireles'in sezon boyunca ceza sahasına attığı "kilit pas" sayısı beşi geçmez ama Cristian her maç en az bir tane atıyor bunlardan. Emre de mesela Erciyes maçında Sow'a muhteşem bir uzun pas atmıştı, 12. dakikada.. Crsitian burada en iyi tercih, şimdilik.. (Bu arada şu notu eklmeyi bir borç biliyorum: "Total kalite" olarak Meireles bütün Fenerbahçe orta sahasındaki en iyi futbolcu, bu ayrı bir şey.. Önemli olan en iyi oyuncuları oynatmak değil, "birbiriyle en uyumlu" oyuncuları oynatmak. Çok sevdiğim Raul ile ilgili yazdıklarım bu açıdan değerlendirilsin.)
Diğer 8 numara içinse sadece iki aday var: Alper veya Holmen. Bu ikisi dışında, hatta zorlarsa burası için müthiş bir oyuncu olabilecek Salih de dâhil, hiçbir oyuncu bugün itibarıyla Alper ve Holmen'in verdiği katkıyı veremez. Çünkü bunlar geçen sezon ligimizin "rakipten en çok hücum ribaund'u alan" oyuncuları, bu bir. İkincisi "pres zamanlaması" dediğimiz şeye doğuştan sahipler. Üçüncüsü ceza sahasına sürekli giren, sürekli arayışta olan "temposu yüksek" oyuncular. Bu yüzden bunlar birbirinin alternatifidir ama Emre, Meireles ve Cristian bu ikisinin alternatifi değil. Onlar "tempo" konusunda Alper ve Holmen'in çok çok gerisinde. Yani ne demek istiyorum? Atılan bir uzun top Webo tarafından yay civarına indirilse, Alper veya Holmen orada bir şekilde olur ama Cristian, Emre ve Meireles olmaz. Çünkü bunların iki tanesi hayatlarında hiç böyle oynamamış, diğeri Emre ise artık yaşlandığı için tamamen "geriden pas trafiğini yöneten oyuncu" modeline dönüştü. Selçuk İnan bile Cristian, Meireles ve Emre'den daha çok yapıyor bu koşuları, ki pozisyon olarak daha geride oynamasına rağmen..
SONUÇ:
Fenerbahçe, önümüzdeki beş maçtan (G.Saray'ı ve Beşiktaş'ı yenmek şartıyla) 11 puan alırsa, büyük ihtimalle ilk yarıyı açık bir farkla önde kapatacak. Sezon sonunda da muhtemelen şampiyon olacak. Ersun hocanın 9 haftalık denemelerden sonra bu zorlu dönemeçte artık "kimyası en yüksek" kadroyu sahaya sürmesi gerekiyor, naçizane görüşüm bu. O da an itibarıyla şöyle:
Skor avantajı yakalanırsa 60'ta (devre arasında bile olabilir) Alper'in yerine Emre, Sow'un yerine Emenike girdiği anda Fenerbahçe Emre vesilesiyle önce oyunun hâkimi olup, Emenike ile sayısız kontratak fırsatı yakalayabilir. Özellikle Bursa, G.Saray ve Beşiktaş maçlarında öne geçersek Emre ve Emenike kozunu mutlaka oynamalıyız.
En azından son maçı bu şekilde oynayıp kazandığı için Bursa maçında da orta sahanın değişmeyeceğini umuyorum. Yalnız Emenike 2 gol attığı için muhtemelen Webo yine yedek oturacak, bunun sonuçlarını da (olumlu ya da olumsuz) yaşayıp göreceğiz.
15 Ekim 2013 Salı
#Teriming tam gaz
Türk medyasındaki Fatih Terim dalkavukluğunun, tarihteki en yüksek seviyelerden birine ulaştığı günler yaşıyoruz. Eskiden "illegal derin devlet" ve onun heybetli temsilcisi Mehmet Ağar'a olan (adeta kardeş kadar) yakınlığı sebebiyle yapılırdı bu, şimdiyse "legal derin devlet"e ve başbakana olan yakınlığı sebebiyle tam gaz devam ediyor. Hani ROK "Terim belki bir Adanalıdır ama Bizans oyunlarını en iyi o bilir" diyor ya, ağız ishali süne zararlısı arkadaşımıza (sadece bu konuda!) hak vermemek mümkün değil. Terim'in kariyerini, kapasitesini, bilgisini başka Türk teknik direktörlerle karşılaştırabiliriz belki ama çakallığı, "güç"e tapınma ve onu yanına çekme konusundaki zekâsı ve işbilirliği tek kelimeyle rakipsiz. Başarısının birinci anahtarı bu.
Ümit Özat'ın da Terim için mütemadiyen "ipek donla doğmuş anasını satayım" dediğini biliyoruz. Bence de millî takımın 3 maç önce içinde bulunduğu "sunî" kriz durumu, Terim'in ne kadar şanslı bir insan olduğunu apaçık gösteriyor, başarısındaki ikinci temel kriter de bu. Tabiî bu kriz durumundan faydalanmak, kendini "kurtarıcı bir süper kahraman" gibi pazarlayabilmek, genç bir meslektaşının (bugün Abdullah Avcı, geçmişte Ersun Yanal) ekmek parası ve kariyeriyle oynama pahasına ne yapıp edip millî takımın başına geçebilmek vs. bunların hepsi birinci paragraftaki maharetin kapsamına giriyor, orası ayrı. Ama Terim ne kadar akıllı olursa olsun, sonuçta Abdullah Avcı'nın takımı ilk Romanya ve Macaristan maçlarından (kazanması gerekmiyor) sadece 1'er puan alarak çıkabilmiş olsaydı, Terim millî takımı hayal ettiğiyle kalacaktı. Gel gelelim kader adeta ağlarını onun bir kahraman olarak ortaya çıkması için ördü, o da fırsatını bulduğu anda Abdullah Avcı'nın ayağını kaydırıp millî takımın başına geçti. Üstelik zamanlama o kadar kusursuz ki, play-off'a gidilirse Terim'in başarısı, gidilemezse Avcı'nın başarısızlığı söz konusu olacak. Şeytanın bile aklına gelmez :/
Hatta bu "gidilirse Terim'den, gidilmezse Avcı'dan" ve "imkânsız görev" goygoylarını beslemek istermişcesine, Hollanda da tuttu Macaristan'a bir maçta 8 gol atıverdi! Artık Mehmet Demirkol gibileri için arapası atılmış oldu: "Abi Estonya'yı ve Romanya'yı deplasmanda yenmek kolay iş değil.. Abi hiçbir teknik direktöre, göreve gelmesinden itibaren üst üste 4 maç kazanamadı diye suç bulamazsın.. Hollanda öyle bir takım ki, onlara 1'den fazla gol atmak için sahaya çıkamazsın." vs. vs.
Oysa gerçekler hiç öyle değil. Türkiye, Terim göreve geldiğinden beri "kazanması gereken" maçları kazandı; Andorra karşısında %99, Romanya deplasmanında %65, Estonya deplasmanında da %85 favoriydi zaten. Abdullah Avcı abuk-sabuk arayışlar, Sercan Sararer ve Tunay Torun gibi fiyaskolar, Selçuk İnan'ı oynatmamak gibi acayiplikler yüzünden bunu yapamamıştı. Yapamamak onun kabahitiydi, bu kesin. Ama yapmak Terim'in becerisi değil, normal şartlarda "olması gereken" bir durumdur.
Terim bunu "imkânsız görev" şeklinde pompalatarak memleketteki herkese (en iğrenç hâliyle) akıl oyunları ve siyaset dersi veriyor.
Terim'in çalışkanlığına, azmine, onu daha azimli biri yapan egosuna vs. bir şey demiyorum. Ama karakteri, dünya görüşü, olayları algılayışı, ilişki kurduğu insanlar vs. o kadar tiksindirici ki, onun çalıştırdığı bir takımı benim desteklemem mümkün değil. Hatta bu takım Fenerbahçe bile olsa, Fenerbahçe'yi yönetenler akıllarını yitirip onun gibi birini bu takımın başına getirseler, 30 yıllık Fenerbahçeliliğimi dondururdum. Bu yüzden millî takımla ilgili görüşlerim de aynı. Bence Terim'in millî takıma getirdiği yegâne şey "hava". Bu da onun becerisi değil, Türk futbolcusunun "hem döven, hem seven otorite"lere adeta tapınan bir coğrafyanın evlatları olmasından kaynaklanıyor. Abdullah Avcı, Ersun Yanal, Aykut Kocaman gibi karakterlerin Türk millî takımında başarılı olabilmeleri bu yüzden çok zor. Yahu adam 1997 yılındaki Parma deplasmanında Tugay uygun bir pozisyonda topu tribünlere gönderdi diye ana-avrat küfretmiş, geçen yıl Emre Çolak'a "a.. k.. p.çi" demiş bir adam, daha ötesi var mı? Anasına avradına küfreden adamın dilinden anlıyorsa Türk futbolcusu, onun tarafından güdülmeye lâyık demektir. Mutlu mutlu yaşasınlar.
---
Hollanda maçına gelince.. Türkiye, bu maçta da bence en az %51 favoridir. Hollanda'nın finallerde seri başı olma isteği, Türkiye'nin finallere gitme isteğinin yanında 'devede kulak'tır. Bu yüzden Türk futbolcular sahada çok daha özverili ve azimli oynayacaktır, zira Metin Tekin'in çok güzel ifadesiyle "biz ekmek istiyoruz, onlar pasta istiyor."
Peki istemek yeter mi? İspanya, Almanya, Brezilya ve Arjantin'e yetmeyebilir ama Hollanda'ya yeter. Yani Türkiye bu gece daha azimli, coşkulu, istekli ve özverili oynarsa Hollanda'yı büyük ihtimalle yenecektir. Çünkü Türkiye'nin kadrosu, Hollanda'dan daha iyi.
Okuyanların "ne diyor bu yahu!" dediğini duyar gibiyim. Hiç uzatmadan kadroları yazarak karşılaştıralım.
Türkiye:
Hollanda:
Oyuncu karşılaştırmaları:
Volkan / Vorm
Vorm, İngiltere'nin Swansea takımında oynuyor ve şüphesiz ki Vokan'dan daha iyi bir kaleci. Yaz transfer döneminde adı Arsenal ve Liverpool ile anılmıştı ama bir şekilde kulübünde kaldı. Önümüzdeki yıllarda daha büyük bir takıma gideceği neredeyse kesin. Form durumu da Volkan'dan daha üst seviyede. Özetle bu mevkide Hollanda üstün ama sonuçta Volkan da gününde olduğu zaman zor gol yiyen çok iyi bir kaleci. Dolayısıyla üstünlüğün skora yansıma olasığı düşük.
Gökhan / Janmaat
Bu kıyaslamayı yapmak bile Gökhan'a haksızlık olur. Janmaat hücuma çıkmayı seven, savunma disiplinini ihmal etmeyen, çabukluğu da fena olmayan genç bir oyuncu. Belki 4 yıl sonra Gökhan'ı geçmesi de muhtemeldir ama bugün için Gökhan çok daha önde diyebiliriz. Ve kaleciler için söylediğim şey burada geçerli değil, yani bu iki oyuncu arasındaki fark sonuca etki edebilir; zira Gökhan Türkiye'nin en önemli hücum silahlarının başında geliyor.
Ömer / Vlaar
Vlaar çok güçlü, uzun boylu, hava toplarına mutlak hâkim ve akıllı bir oyuncu. Eksiği var mı? Çok büyük bir eksiği var, o da hız ve çabukluk. Zaten bu yüzden Feyenoord'dan 27 yaşında gide gide Aston Villa'ya gitti. Daha büyük bir takımda oynaması da bu yaştan sonra zor, çünkü giderek daha da ağırlaşıyor. Ömer'de Vlaar'a nazaran güç biraz eksik, hava toplarına hâkimiyet biraz eksik ama hızı ve çabukluğu çok daha iyi, oyunu okuması da biraz daha üst seviyede. Dolayısıyla Ömer, Vlaar'dan daha iyi bir oyuncu, burada da Türkiye üstün.
Semih / Indi
Indi, geleceğin yıldızı. Feyenoord altyapısından yetişmiş, 1992 doğumlu ve bence 3-4 yıl içinde Avrupa'nın dev kulüplerinden birinde oynayacak. Ama bugün için çok tecrübesiz ve kalitesi de düşük seviyede. En büyük özelliği gücü. Onun dışında sol bek bile oynayabilecek kadar hızlı ve çabuk bir oyuncu. Benzetmek gerekirse, eski Ajax ve Barcelona oyuncusu Winston Bogarde'ı anımsatıyor diyebilirim. Tabiî Bogarde daha ağır ama çok çok daha akıllı bir oyuncuydu.
Semih ise bence Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi stoperi. İddialı bir cümle olduğunu biliyorum ama itiraz edenlere "2 yıl sonra tekrar konuşalım" diyorum. Kendi taraftarları başta olmak üzere Türkiye'de değeri hiç bilinmiyor ama İtalya ya da İngiltere'ye giderse, 10 yıl üst düzeyde futbol oynar bence.
Dolayısıyla burada da Türkiye fazlasıyla üstün.
Hasan Ali (Olcan) / Blind
Burada eşitlik söz konusu. Daley Blind, tıpkı Fenerbahçeli Michal Kadlec gibi "babasının oğlu" bir oyuncu. Babası Danny Blind, Ajax kaptanı olarak CL kupasını kaldırmıştı. Tıpkı baba Kadlec gibi 3'lü savunmada libero oynardı ve yine onun oğlu da sonradan sol bek oldu. Ve oğul Kadlec ile oğul Blind'in oyun yapıları da neredeyse birbiriyle aynı: Oyun disiplini yüksek, kolay yorulmayan, önce savunmayı düşünen, özverili, hızı ve oyun aklı da ortalamanın üzerinde oyuncular. Aynı cümleleri Hasan Ali için de kullanabiliriz. Blog'da yazdığım her yazıda belirttiğim gibi Hasan Ali bence Fenerbahçe seviyesinde bir takım için eşi benzeri bulunmaz bir oyuncu. Velhasıl, sol bek mevkiinde eşitlik var.
Topal / Clasie
Clasie de Feyenoord altyapısından yetişmiş, 1991 doğumlu, uluslararası tecrübesi sınırlı bir oyuncu. O da 2-3 yıl içinde çok büyük bir futbolcu olacak ama şimdilik Topal ile aralarında (Topal lehine) ciddi bir fark var. Burada da Türkiye üstün.
Selçuk / Fer
Aynı cümleleri burada da kuracağım. Fer, geçen sezonun başından beri izlediğim, 1991 doğumlu müthiş bir yetenek. Twente ile kontratı bu sezon bitiyordu ve sözleşme uzatmaya yanaşmadığı için kulübü onu satmak istedi. Şaşırtıcı bir şekilde onun için 6.5m € veren tek takım Norwich oldu. Birkaç yıl içinde 15 milyona bir transfer yapmasını bekliyorum. Ama bugün itibarıyla çok tecrübesiz.
Selçuk İnan ise şu an için uluslararası bir yıldız, Fer ile arasında klas olarak uçurum var. Özelliklerini saymaya gerek yok, bu gece orta sahada Selçuk'un bir maestro gibi parlayacağını düşünüyorum. Maçı da Türkiye'ye (asist yaparak) Selçuk aldıracak bence.
Töre / Robben
Konuşmaya gerek yok, Robben kalite ve kapasite anlamında bu gece sahadaki en iyi futbolcu olacak. Türkiye'nin muhtemelen tarihinde hiç görmediği, bundan sonra da göremeyeceği bir oyuncu. Burada Hollanda lehine akıl almaz bir avantaj var.
Arda / Sneijder
Sadece form durumları itibarıyla söylemiyorum, bence Arda daha iyi bir oyuncu. Form durumlarını da hesap edersek, burada Türkiye üstün.
Burak / Lens
Lens bu sezon başında PSV'den Dinamo Kiev'e transfer oldu. İnanılmaz hızlı ve çabuk bir oyuncu, en önemli özelliği bu. Bu gece solda başlayacak ama normal şartlarda 3'lü forvetin her yerinde oynayabiliyor ve bitiriciliği fena değil. Eksikleri ne? Savunma iştahı hemen hemen hiç yok (Gökhan Gönül!) ve oyun aklı biraz eksik, yani tercih hataları yapabiliyor.
Burak ise form olarak düşük seviyede olsa da Estonya maçında attığı gol ile moral buldu. Eğer geçen yılki seviyesine yaklaşırsa Lens'ten çok daha iyi bir oyuncu. Devre arasında G.Saray'dan gideceği söyleniyor, olursa bu yaştan sonra Avrupa'da dünya çapında bir yıldıza dönüşecek bence. G.Saray'da kalması durumunda ise 2 yıl sonra kaybolup gidebilir.
Velhasıl, burada da Türkiye üstün.
Umut / van Persie
Robben'de olduğu gibi burada da cümleler kifayetsiz, van Persie dünyanın gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biri. Bitiriciliği, pozisyon alışı, oyun zekâsı, uzaktan şutları vs. muazzam. Ama eksikleri yok mu? Her futbolcunun olduğu gibi onun da eksikleri var. Umut'un ondan daha iyi olan iki özelliği: 1. Savunmada van Persie'den çok daha istekli ve faydalı. 2. Hava toplarında çok daha etkili.
Ama buna karşılık van Persie'nin artıları o kadar inanılmaz bir seviyede ki, Umut ile kıyaslamak ayıp olur. Ha, ben Umut'un (kendi cürmü anlamında) çok özel bir futbolcu olduğunu düşünüyorum, ayrı.
SONUÇ:
Türkiye bu geceki maçta favori olan takımdır. Hollanda'nın avantajları: Efsane bir teknik direktöre sahip olması ve 40 yıllık bir futbol ekolü olması. Türkiye'nin avantajları: Çok daha tecrübeli olması, maçı kazanmayı daha çok istemesi, evinde oynaması ve KADROSUNUN DAHA KALİTELİ OLMASI. Bu durumda favori olması normal değil mi? Denebilir ki, "daha kaliteli olduğunu sen söylüyorsun da, öyle olduğunu nereden biliyoruz?" Benim cevabım ise şu: Bu konuda benim/senin/onun/bunun analizine itibar edilmiyorsa, neye itibar edilecek? Bu konuda uluslararası saygınlığı olan bir merci mi bulacağız? Böyle bir merci yok ama Transfermarkt internet sitesi ile FM ve PES/Fifa oyunlarını baz alabiliriz mesela. Bu konuda en ciddi personel sayısıyla en detaylı analizleri onlar yapıyor neticede. Genelde yazılı ve görsel medyada Transfermarkt değerleri kullanılıyor, "saha çıkan takımların değeri şu kadar Euro" vs. diye.. Ben de Fifa14 üzerinden bakayım, değişik olsun.
Fifa14'ün daha 3 gün önce güncellenen oyuncu verilerine bakarak iki takımı kıyaslayalım. Bilindiği gibi bu tarz programlarda yüzlerce analist tarafından oyuncuların 40-50 farklı konudaki özelliğine 100 üzerinden puan veriliyor, bunların hepsinin bir takım formüllerle harmanlanması sonucu oyuncunun 100 üzerinden bir "rating"i ortaya çıkıyor. Bu geceki 11'lerin rating'leri, Fifa14'te şöyle:
Türkiye: Volkan 78 - Gökhan 77, Ömer 78, Semih 80, Hasan Ali 72 - Töre 75, Topal 78, Selçuk 81, Arda 84 - Burak 81, Umut 76.
Hollanda: Vorm 81 - Janmaat 75, Vlaar 77, Indi 72, Blind 74 - Clasie 76, Fer 76 - Robben 88, Sneijder 84, Lens 79 - van Persie 89.
Türkiye 860, Hollanda 871. Aradaki fark tamamen Robben ve van Perise'den kaynaklanıyor, ki zaten ben bu ikisini kategori dışı bırakarak konuşuyorum. Bunları iyi durdurur, özelliklerini ortaya çıkarmalarına izin vermezsen, sen de kapasiteni zorlarsan Hollanda'yı yenebilirsin. Çünkü yukarıdakiler en nihayetinde oyuncuların fiziksel ve mental değerleri. Ama 30 yıldır futbol seyredenler olarak biz biliyoruz ki futbolda fiziksel ve mental özellikler dışında "emosyonel/duygusal" değerler de dominant bir parametredir. Ve ne mutlu ki, bunlar maçtan maça değişiklik gösterebiliyor; oyuncular açısından söz konusu maçın ne ifade ettiğine göre, her birisi yukarıdaki rating'ine az ya da çok yaklaşıyor. Bu sayede futbol, çok daha "sonucu kestirilemez" bir oyuna dönüşüyor ve daha fazla keyif veriyor.
İşte kendi sahasında ve seyircisi önünde oynadığı, maçı kazanmaya daha çok ihtiyaç duyduğu ve daha azimli/istekli/coşkulu oynayacağı için Türkiye (Terim'e dalkavukluk için adeta birbiriyle yarışan medya mensuplarının pompaladığının aksine) bu geceki maçın favorisidir. Kazanır, kazanamaz, onu bilmiyorum.
17 Eylül 2013 Salı
Kazanırken eksikleri görmek..
Fenerbahçe, son birkaç post'ta belirttiğim ve yapması gerektiği üzere, Avrupa mecrasından uzak kaldıktan sonra o çılgın, atak ve riskli "Ersun Yanal tarzı"na dönüş yaptı. Ve yine defalarca belirttiğim gibi oyun anlayışında bu kadar büyük bir değişim, kaçınılmaz bir şekilde büyük sorunları da beraberinde getirdi. Nitekim atılan 11 gole karşılık, 4 lig maçında 7 gol yiyen bir takım durumunda Fenerbahçe. Çözülmesi gereken, ivedilikle çare bulunması gereken sorun bu; "takım savunması" tam anlamıyla S.O.S. veriyor. Eskişehir maçını kaleci Mert kurtardı. Sivas, ligin en yumuşak takımı olmasına rağmen maçın 1/3'ünde oyuna hükmedip skoru 4-0'dan 4-2'ye getirdi. Kasımpaşa maçı ise ilk yarıda Fenerbahçe aleyhine kopup gidebilirdi. İp üstünde giden bir cambaza benziyor Fenerbahçe ve her an aşağı düşebilir. Orta sahası dirençli ve iyi top yapan bir takım, ilk golü bulduktan sonra Fenerbahçe'yi tek devrede 3'lük yapabilir. Aklı selim ve eli kalem tutan herkesin görevi de, "takım kazanırken" bunları söylemektir diye düşünüyorum.
Sorun nereden kaynaklanıyor? Sosyal, görsel ve yazılı medyada gördüğüm kadarıyla hiç kimse doğru teşhisi yapabilmiş değil. Ha, "bir tek sen mi biliyorsun kardeşim?" denebilir, saygı duyarım. Bir tek ben bilmiyorum elbette ama an itibarıyla benden başka "sorunun dizilişte olduğunu" söyleyen tek bir allahın kulu yok. Kimin teşhislerinin doğru olduğunu ise önümüzdeki maçlarda göreceğiz.
Maçlar kazanılıyor olabilir. Zaten 150m €'luk bir takımla Fenerbahçe'nin, ligdeki maçların %80'inde oyuna hükmetmesi normaldir. Ama işte son 10 yıldır futbol çok değişti. Skor avantajı/dezavantajı artık futboldaki en önemli parametrelerden biri. En kalitesiz takım bile çok koşup alanları kapattığında, karşıda Messi, Ronaldo, Mesut, Mata, Ribery vs. yoksa çok zor pozisyon veriyor. Zaten "tabela değiştiren" oyunculara futbol tarihinin en büyük bonservislerinin böyle hoyratça verilmesinin sebebi de bu. Birkaç yazıdır bunu anlatmaya çalışıyorum, "tabela değiştirmek" (diğer bir ifadeyle "fark yaratmak") günümüz futbolunda çok az oyuncunun yapabildiği bir şey. Fenerbahçe'de böyle oyuncu var mı peki? Evrensel normlarda yok. Türkiye ligi için ise "kısmen" var. Kuyt, Emenike, Webo, Holmen, Meireles, Emre, Selçuk, Topal vs. böyle oyuncu değiller. Biraz Sow, biraz da Alper'i sayabilirim. Ya da istediğimiz form durumundaki bir Salih.. Bu yüzden Fenerbahçe bu kadar sert oynanan bir ligde skor dezavantajına düşerse, bu derece risk alarak oynadığında 2-0, 3-0 yenik durumlara düşmesi işten bile değil. Nitekim dün 35. dakikada savunma orta sahada yakalandığında Maliki pası doğru verebilse, skor 2-0 olacaktı. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını!.. Bu yüzden Fenerbahçe'nin skor dezavantajına kolay kolay düşmemesi gerekiyor.
Bunun için de bu kadar hoyratça ve riskli bir futbolu 90 dakika oynamaya çalışması büyük bir hata. Hepimiz yıllardan beri takımın ilk dakikadan itibaren baskılı, pres yaparak, rakibi boğarak vs. oynamasını istiyoruz ama gerektiği zamanlarda "aktif dinlenme" yapabilmesi, oyunu "kontrol" altına alıp rakibin gardını düşürebilmesi vs. çok önemli. Büyük takım olmanın olmazsa olmaz koşullarından biri bu.
Bunu taktik antrenmanlarıyla geliştirmek mümkündür ve zaten yapılması da gerekiyor. "Ersun hoca dönüşmek zorunda" diye sezon başından beri tutturmamın sebebi bu. Ersun hocanın kendi yoğurt yiyişi tamam ama Fenerbahçe hocalığı için tek başına yetmez. Hoca hem kendi anlayışına ve birikimine, hem de takımın hâli hazırdaki görüntüsüne bir şeyler eklemek zorunda.
"Peki bunun dizilişle ne alâkası var?" diyeceksiniz. Şöyle bir örnek vereyim. Diyelim ki oyun anlayışı ile ilgili olarak futbol tarihine geçebilecek muazzam bir buluş yaptınız ve takımınıza uygulatacaksınız. Bunu 11 tane Messi, 11 tane Kuyt, 11 tane Fernandes vs. ile uygulayabilmek mümkün mü? Elbette hayır. İşte oyuncu tercihleri, saha içi dizilişi vs. bunun için önemli. Şimdi ikinci unsur olarak oraya geliyorum.
Sivas ve Kasımpaşa maçlarında Fenerbahçe'nin saha dizilişi şöyle bir şeydi:
Kuyt ve Emenike'yi bilerek böyle yerleştirdim. Meireles ve Holmen'i de öyle. Bu şekilde dizilen bir takımın kanatlarını düzgün savunuabilmesi, oralardan pozisyon vermemesi vs. im-kân-sız! Hele de Kasımpaşa maçındaki gibi 3. bölgede o kadar laubali ve kolay top kayıpları yapılırsa, ciddi ciddi 3-0, 4-0 yenik duruma düşülebilir. Özetle böyle bir diziliş rus ruleti gibi bir şeydir; bu şekilde kazanılan başarılar günlük ve anlık değişkenlere bağlı olup, hiçbir şekilde "devamlılık" arz etmez.
Dünkü maçta yenilen 2. golü ele alalım. Viudez Caner'den sıyrılıyor, karşısına Meireles geliyor. Göstermelik efor yüzünden o da kolay bir çalım yiyor ve rakibin teknik ve yaratıcı bir oyuncusu, yay'ın biraz gerisinde tamamen serbest kalıyor! Babel'in koşusunu görüp topu havalandırıyor ve Gökhan (Emenike'den hiçbir destek görmediği ve Alves ile Egemen de bu "çılgın" oyunda hep "dengesiz" pozisyonda olduğu için) iki rakip oyuncuyla tek başına kalıyor. Babel'e de yetişemiyor, top ondan sektiğinde Scarione'ye de... Bir büyük takımın böyle bir gol yemesi bence kabul edilemez. Şekille anlatayım:
5 Paşalı, 8 Fenerli oyuncu var. Belirttiğim gibi önce Caner, sonra Meireles'in "içeriye doğru" (!!) bu kadar kolay çalım yemesi, adeta "gölge müdafaa" yapması affedilemez. Alves Maliki'yi almış, Egemen boşta.. Bu durumda Egemen'in ne yapması lâzım? Meireles'in kademesine bakması.. Ama Egemen geriye kaçmış ve pozisyonu adeta seyrediyor. Bu durumda Selçuk, Babel'i takip etmesi gerekirken çalım yiyen Meireles'in kademesine koşuyor. Babel boş kaldığı ve Maliki de Alves'i sola çektiği için Gökhan Babel'e koşuyor. Bu sefer Scarione boş kalıyor ve gol..
İşte savunmada her maçta, her takımın yapabileceği bu tip hataları önlemek için "zincir savunma" diye bir şey bulunmuş ve dizilişler ona göre yapılıp takım ona göre çalıştırılıyor. Dikkat ederseniz bir tek Holmen'in adını zikretmedim, neden? Holmen takımın en çalışkan oyuncularının başında geliyor ama pozisyona hiç müdahil olmuyor. Tekrar soruyorum, neden? Çünkü Holmen "forvet arkası" oynuyor da ondan. Aklı 4-2-1-3'teki o "1"e gitmiş. Dolayısıyla yukarıdaki fotoda en altta görülen Kasımpaşalı oyuncuya kilitlenmiş, "benim bölgemdeki oyuncu bu, ben buna bakarım" diye düşünüyor. Haklı mı, haklı.
4-2-1-3 riskli bir diziliş, hele Emenike ve Kuyt'ın bu sezon oynadığı gibi kanat savunmasına hiç yardım etmeden oynayan (sözüm ona) "açık"larınız olursa, bunun gibi çok gol yersiniz. Mesela Aykut Kocaman'ın takımı olsa dünkü temponun ve genel olarak oyunun verdiği zevkin yarısı bile söz konusu olmazdı ama Viudez Caner'i geçmeden önce Sow'u geçmek zorunda kalırdı mesela. Zira Aykut hoca öyle bir anlayışla oynatıyordu takımı, herkes büyük bir disiplinle topun arkasına geçiyordu. Ama Kuyt gibi "dinamo" bir oyuncu bile fotoğrafta görünmesine rağmen pozisyona hiçbir müdahalede bulunamamış, neden? Çünkü geç kalmış. Caner tek başına olup çalımı yiyince de mecburen Meireles kademeye girmiş. Sonrası, anlattığım gibi zincirleme bir felaket.
Peki ne yapacağız? Artık Aykut hoca değil Ersun Yanal takımın başında olduğuna ve de takım bu riskli futbolu oynayacağına göre tek bir çare var: Dizilişi değiştirmek! İleri üçlüden bir kişi eksiltip, bir orta saha oyuncusu daha oynatmak. Haftalardır yazıyorum, yine yazacağım.
Ersun Yanal'ın uygulattığı bu riskli oyun anlayışının risklerini en minimize eden diziliş 4-1-2-1-2. Eğer bu değilse de 3-5-2. Zaten aşağıda daha önceki analizlerde de defalarca belirttiğim gibi bu ikisi, maç içinde birbirinin içine fazlasıyla girebiliyor. Dünkü kadrodan Kuyt'ı çıkarıp, en az onun kadar savaşçı ama bir orta saha oyuncusu olan Topuz'u koyduk diyelim:
İşte Fenerbahçe bu kadroyla oynasa iddia ediyorum, yukarıdaki pozisyonda golü yemeyecekti. Çünkü Topuz, Gökhan'ın önlerinde bir yerlerde olacağı için ya Babel'i ya da Scarione'yi alabilirdi. Caner'in "iç-ön"ünde Holmen olacaktı ve Viudez'in içe kat etmesini engelleyebilecekti. Engelleyemedi diyelim, Meireles var. Onu da geçti diyelim, Selçuk var.
Diyeceksiniz ki "o oyuncuların oralarda olacağını nereden biliyorsun?" Kuyt bile "3 merkez forvetten biri" gibi oynamasına rağmen yukarıda kadraja girdiyse, Topuz haydi haydi girer. Dikkat ederseniz 8 Fenerli oyuncu görünüyor, benim örneğimde de yine aynı sayıda oyuncudan hareket ettim. Bunu dikkate alınız.
Bunları neden anlatıyorum? Takımın dünkü dizilişinin, benim savunduğum dizilişe karşı hiç mi avantajı yok? Tek avantajı olabilir, o da şu: 4-1-2-1-2 ya da 3-5-2'de çizgilerde tek oyuncu var. Oysa 4-2-1-3'te her iki kanatta da 2'şer oyuncu mevcut. Böylece hücumda varyasyon şansı daha fazla olur. Tamam da... Fenerbahçe'de ileri üçlünün kenarlarında birer çizgi oyuncusu oynamıyor ki! Siz hiç Kuyt ya da Emenike'nin sıfır'a inip orta yaptığını gördünüz mü? Ben görmedim. Zaten oralarda Di Maria, Bale, Ronaldo, Pedro vs. oynatmıyorsan, o oyuncuların görevi "kanat hücumu yapmak" olmuyor, kolektif bir yapı içinde "beklerin yapacağı hücumlara destek vermek" oluyor. E iyi de.. Bunu Topuz, Emre, Holmen, Alper gibi "iç" orta saha oyuncularıyla da yapabilirsiniz ki.. O halde neden savunmada o riski alıp, orta sahadan bir oyuncu eksiltip göbeği tamamen boşaltasınız?
Özetle 4-2-1-3'ün an itibarıyla Fenerbahçe'ye hiçbir faydası bulunmuyor. Zira Emenike ve Kuyt'ın (ya da Sow'un) çizgiyle hiç alâkası yok, devamlı geriye/içeriye gelip dar alanlarda sıkışıyor ve orada varyasyon ve kombinasyon deniyorlar. Garibim Gökhan ve Caner de sürekli dengesiz yakalanıp abuk sabuk kişisel hatalar yapıyor. Caner için herkes "hücumda iyi ama defansta felaket" diyor, niye felaket kardeşim? 110 metre, tek başına savunulur mu?
Ha, siz Barça gibi, United gibi, Bayern gibi kolektif yapısı üst düzeyde olan, çabuk ve tempolu oynayan bir takım olursunuz, o zaman bu dediklerim geçerliliğini yitirir. Ama Fenerbahçe yeni kurulan bir takım, hiç alışık olmadığı bir futbol oynamaya çalışıyor. Bu durumda oyuncu seçimleri ve daha da önemlisi diziliş en önemli parametre hâline gelecek demektir.
Duyan var mı bilmiyorum ama ben bir kez daha birkaç uyarı yapayım. Takımın yedek forveti yok, 2-1 yenikken oyuna sadece orta saha oyuncuları sürüp maçı öyle çevirmeye çalışıyorsun, bu tam bir "takım mühendisliği" fiyaskosu.. Kaç sefer Cenk Tosun'un alınması gerektiğini yazdım ve bu yüzden yazdım. Artık alınmadığına göre Fenerbahçe 5 yabancı ile oynayıp, bir yabancı forvetini yedek kulübesinde oturtmak zorunda. Bu bir..
İkincisi, takımın dizilişi derhal değiştirilip, stoperlerin arasına girerek geri kaçan ön liberonun dışında, orta sahadaki personel sayısının 2 değil, 3 yapılması lâzım. Dolayısıyla bunun için de forvetlerden biri kesilmek zorunda.
Üçüncüsü, hangi forvetler oynayacak? Baskılı ve sürekli rakip ceza sahasında oynamaya çalıştığına göre Webo "olmazsa olmaz" durumunda. O yoksa pivot oynamayı bilen tek oyuncu Kuyt tercih edilmeli. İkinci forvet için ideal isim Sow, o değilse de Emenike oynayacak. Yani Kuyt ve Emenike'den biri kenarda, diğeri tribünde olacak. Başka çare bulunmuyor. Webo 3-5 hafta verimsiz oynarsa o da tribünde oturabilir. Ya da rotasyonla hep en formda isimler sahaya sürülebilir. Ama mevcut formuyla Webo'yu kesmek, bugün için büyük haksızlık olacaktır.
Bu vesileyle ideal kadroyu yeniden yazayım, 2 aydır yazıp duruyorum zaten:
Fenerbahçe'nin ideal kadrosu budur. Dün akşam gördük ki, Emre de bu takımın olmazsa olmaz oyuncularından biri. Zira takımda "oyunun yönünü değiştiren" bir oyuncunun eksikliği, iliklere kadar işlemiş durumda. Bu kadar kalabalık ve gömülerek savunma yapan takımlara karşı, dünkü gibi kısa paslarla, aheste aheste yön değiştirirsen şansın çok azalır. Meireles bunu kısmen yapabiliyor ama not almışım, dünkü maçta ilk deneme 28.(!!) dakikada Selçuk'tan gelmiş. Gökhan'a şişirdiği topu Gökhan kafayla Emenike'ye indirmiş ve korner olmuştu, hatırlıyorsunuzdur.
Emre bu yüzden çok önemli ama şimdilik Meireles'e de bu yönde telkinlerde bulunmak lâzım. Günümüz futbolunda en önemli detaylardan biri çabuk kanat değiştirmek çünkü..
Yukarıdaki dizilişin ne mene bir şey olduğunu, hücumda ve savunmada takımın nasıl yerleşeceğini ise daha önce ayrıntılarıyla anlatmıştım. O yazı burada:
http://gunduzfeneri.blogspot.com/2013/08/fenerbahce-saha-icinde-yaplmas.html
Eğer böyle 3 merkez forvet, bir merkez atak orta saha, bir merkez orta saha ve bir merkez defansif orta saha ile oynarsak, müdafaada şu bölgeleri ne yapacağız?
Emenike ve Kuyt geri gel(e)miyorsa, Gökhan ve Caner savunmada ne yapacak? Burada bu iki oyuncuyu değil Superman ve Spider-Man'i de oynatsan dünkü gibi pozisyonlar vermek, goller yemek işten bile değildir. Umarım Ersun Yanal en kısa zamanda bu defoları görüp önlemini alır.
Sorun nereden kaynaklanıyor? Sosyal, görsel ve yazılı medyada gördüğüm kadarıyla hiç kimse doğru teşhisi yapabilmiş değil. Ha, "bir tek sen mi biliyorsun kardeşim?" denebilir, saygı duyarım. Bir tek ben bilmiyorum elbette ama an itibarıyla benden başka "sorunun dizilişte olduğunu" söyleyen tek bir allahın kulu yok. Kimin teşhislerinin doğru olduğunu ise önümüzdeki maçlarda göreceğiz.
Maçlar kazanılıyor olabilir. Zaten 150m €'luk bir takımla Fenerbahçe'nin, ligdeki maçların %80'inde oyuna hükmetmesi normaldir. Ama işte son 10 yıldır futbol çok değişti. Skor avantajı/dezavantajı artık futboldaki en önemli parametrelerden biri. En kalitesiz takım bile çok koşup alanları kapattığında, karşıda Messi, Ronaldo, Mesut, Mata, Ribery vs. yoksa çok zor pozisyon veriyor. Zaten "tabela değiştiren" oyunculara futbol tarihinin en büyük bonservislerinin böyle hoyratça verilmesinin sebebi de bu. Birkaç yazıdır bunu anlatmaya çalışıyorum, "tabela değiştirmek" (diğer bir ifadeyle "fark yaratmak") günümüz futbolunda çok az oyuncunun yapabildiği bir şey. Fenerbahçe'de böyle oyuncu var mı peki? Evrensel normlarda yok. Türkiye ligi için ise "kısmen" var. Kuyt, Emenike, Webo, Holmen, Meireles, Emre, Selçuk, Topal vs. böyle oyuncu değiller. Biraz Sow, biraz da Alper'i sayabilirim. Ya da istediğimiz form durumundaki bir Salih.. Bu yüzden Fenerbahçe bu kadar sert oynanan bir ligde skor dezavantajına düşerse, bu derece risk alarak oynadığında 2-0, 3-0 yenik durumlara düşmesi işten bile değil. Nitekim dün 35. dakikada savunma orta sahada yakalandığında Maliki pası doğru verebilse, skor 2-0 olacaktı. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını!.. Bu yüzden Fenerbahçe'nin skor dezavantajına kolay kolay düşmemesi gerekiyor.
Bunun için de bu kadar hoyratça ve riskli bir futbolu 90 dakika oynamaya çalışması büyük bir hata. Hepimiz yıllardan beri takımın ilk dakikadan itibaren baskılı, pres yaparak, rakibi boğarak vs. oynamasını istiyoruz ama gerektiği zamanlarda "aktif dinlenme" yapabilmesi, oyunu "kontrol" altına alıp rakibin gardını düşürebilmesi vs. çok önemli. Büyük takım olmanın olmazsa olmaz koşullarından biri bu.
Bunu taktik antrenmanlarıyla geliştirmek mümkündür ve zaten yapılması da gerekiyor. "Ersun hoca dönüşmek zorunda" diye sezon başından beri tutturmamın sebebi bu. Ersun hocanın kendi yoğurt yiyişi tamam ama Fenerbahçe hocalığı için tek başına yetmez. Hoca hem kendi anlayışına ve birikimine, hem de takımın hâli hazırdaki görüntüsüne bir şeyler eklemek zorunda.
"Peki bunun dizilişle ne alâkası var?" diyeceksiniz. Şöyle bir örnek vereyim. Diyelim ki oyun anlayışı ile ilgili olarak futbol tarihine geçebilecek muazzam bir buluş yaptınız ve takımınıza uygulatacaksınız. Bunu 11 tane Messi, 11 tane Kuyt, 11 tane Fernandes vs. ile uygulayabilmek mümkün mü? Elbette hayır. İşte oyuncu tercihleri, saha içi dizilişi vs. bunun için önemli. Şimdi ikinci unsur olarak oraya geliyorum.
Sivas ve Kasımpaşa maçlarında Fenerbahçe'nin saha dizilişi şöyle bir şeydi:
Kuyt ve Emenike'yi bilerek böyle yerleştirdim. Meireles ve Holmen'i de öyle. Bu şekilde dizilen bir takımın kanatlarını düzgün savunuabilmesi, oralardan pozisyon vermemesi vs. im-kân-sız! Hele de Kasımpaşa maçındaki gibi 3. bölgede o kadar laubali ve kolay top kayıpları yapılırsa, ciddi ciddi 3-0, 4-0 yenik duruma düşülebilir. Özetle böyle bir diziliş rus ruleti gibi bir şeydir; bu şekilde kazanılan başarılar günlük ve anlık değişkenlere bağlı olup, hiçbir şekilde "devamlılık" arz etmez.
Dünkü maçta yenilen 2. golü ele alalım. Viudez Caner'den sıyrılıyor, karşısına Meireles geliyor. Göstermelik efor yüzünden o da kolay bir çalım yiyor ve rakibin teknik ve yaratıcı bir oyuncusu, yay'ın biraz gerisinde tamamen serbest kalıyor! Babel'in koşusunu görüp topu havalandırıyor ve Gökhan (Emenike'den hiçbir destek görmediği ve Alves ile Egemen de bu "çılgın" oyunda hep "dengesiz" pozisyonda olduğu için) iki rakip oyuncuyla tek başına kalıyor. Babel'e de yetişemiyor, top ondan sektiğinde Scarione'ye de... Bir büyük takımın böyle bir gol yemesi bence kabul edilemez. Şekille anlatayım:
5 Paşalı, 8 Fenerli oyuncu var. Belirttiğim gibi önce Caner, sonra Meireles'in "içeriye doğru" (!!) bu kadar kolay çalım yemesi, adeta "gölge müdafaa" yapması affedilemez. Alves Maliki'yi almış, Egemen boşta.. Bu durumda Egemen'in ne yapması lâzım? Meireles'in kademesine bakması.. Ama Egemen geriye kaçmış ve pozisyonu adeta seyrediyor. Bu durumda Selçuk, Babel'i takip etmesi gerekirken çalım yiyen Meireles'in kademesine koşuyor. Babel boş kaldığı ve Maliki de Alves'i sola çektiği için Gökhan Babel'e koşuyor. Bu sefer Scarione boş kalıyor ve gol..
İşte savunmada her maçta, her takımın yapabileceği bu tip hataları önlemek için "zincir savunma" diye bir şey bulunmuş ve dizilişler ona göre yapılıp takım ona göre çalıştırılıyor. Dikkat ederseniz bir tek Holmen'in adını zikretmedim, neden? Holmen takımın en çalışkan oyuncularının başında geliyor ama pozisyona hiç müdahil olmuyor. Tekrar soruyorum, neden? Çünkü Holmen "forvet arkası" oynuyor da ondan. Aklı 4-2-1-3'teki o "1"e gitmiş. Dolayısıyla yukarıdaki fotoda en altta görülen Kasımpaşalı oyuncuya kilitlenmiş, "benim bölgemdeki oyuncu bu, ben buna bakarım" diye düşünüyor. Haklı mı, haklı.
4-2-1-3 riskli bir diziliş, hele Emenike ve Kuyt'ın bu sezon oynadığı gibi kanat savunmasına hiç yardım etmeden oynayan (sözüm ona) "açık"larınız olursa, bunun gibi çok gol yersiniz. Mesela Aykut Kocaman'ın takımı olsa dünkü temponun ve genel olarak oyunun verdiği zevkin yarısı bile söz konusu olmazdı ama Viudez Caner'i geçmeden önce Sow'u geçmek zorunda kalırdı mesela. Zira Aykut hoca öyle bir anlayışla oynatıyordu takımı, herkes büyük bir disiplinle topun arkasına geçiyordu. Ama Kuyt gibi "dinamo" bir oyuncu bile fotoğrafta görünmesine rağmen pozisyona hiçbir müdahalede bulunamamış, neden? Çünkü geç kalmış. Caner tek başına olup çalımı yiyince de mecburen Meireles kademeye girmiş. Sonrası, anlattığım gibi zincirleme bir felaket.
Peki ne yapacağız? Artık Aykut hoca değil Ersun Yanal takımın başında olduğuna ve de takım bu riskli futbolu oynayacağına göre tek bir çare var: Dizilişi değiştirmek! İleri üçlüden bir kişi eksiltip, bir orta saha oyuncusu daha oynatmak. Haftalardır yazıyorum, yine yazacağım.
Ersun Yanal'ın uygulattığı bu riskli oyun anlayışının risklerini en minimize eden diziliş 4-1-2-1-2. Eğer bu değilse de 3-5-2. Zaten aşağıda daha önceki analizlerde de defalarca belirttiğim gibi bu ikisi, maç içinde birbirinin içine fazlasıyla girebiliyor. Dünkü kadrodan Kuyt'ı çıkarıp, en az onun kadar savaşçı ama bir orta saha oyuncusu olan Topuz'u koyduk diyelim:
İşte Fenerbahçe bu kadroyla oynasa iddia ediyorum, yukarıdaki pozisyonda golü yemeyecekti. Çünkü Topuz, Gökhan'ın önlerinde bir yerlerde olacağı için ya Babel'i ya da Scarione'yi alabilirdi. Caner'in "iç-ön"ünde Holmen olacaktı ve Viudez'in içe kat etmesini engelleyebilecekti. Engelleyemedi diyelim, Meireles var. Onu da geçti diyelim, Selçuk var.
Diyeceksiniz ki "o oyuncuların oralarda olacağını nereden biliyorsun?" Kuyt bile "3 merkez forvetten biri" gibi oynamasına rağmen yukarıda kadraja girdiyse, Topuz haydi haydi girer. Dikkat ederseniz 8 Fenerli oyuncu görünüyor, benim örneğimde de yine aynı sayıda oyuncudan hareket ettim. Bunu dikkate alınız.
Bunları neden anlatıyorum? Takımın dünkü dizilişinin, benim savunduğum dizilişe karşı hiç mi avantajı yok? Tek avantajı olabilir, o da şu: 4-1-2-1-2 ya da 3-5-2'de çizgilerde tek oyuncu var. Oysa 4-2-1-3'te her iki kanatta da 2'şer oyuncu mevcut. Böylece hücumda varyasyon şansı daha fazla olur. Tamam da... Fenerbahçe'de ileri üçlünün kenarlarında birer çizgi oyuncusu oynamıyor ki! Siz hiç Kuyt ya da Emenike'nin sıfır'a inip orta yaptığını gördünüz mü? Ben görmedim. Zaten oralarda Di Maria, Bale, Ronaldo, Pedro vs. oynatmıyorsan, o oyuncuların görevi "kanat hücumu yapmak" olmuyor, kolektif bir yapı içinde "beklerin yapacağı hücumlara destek vermek" oluyor. E iyi de.. Bunu Topuz, Emre, Holmen, Alper gibi "iç" orta saha oyuncularıyla da yapabilirsiniz ki.. O halde neden savunmada o riski alıp, orta sahadan bir oyuncu eksiltip göbeği tamamen boşaltasınız?
Özetle 4-2-1-3'ün an itibarıyla Fenerbahçe'ye hiçbir faydası bulunmuyor. Zira Emenike ve Kuyt'ın (ya da Sow'un) çizgiyle hiç alâkası yok, devamlı geriye/içeriye gelip dar alanlarda sıkışıyor ve orada varyasyon ve kombinasyon deniyorlar. Garibim Gökhan ve Caner de sürekli dengesiz yakalanıp abuk sabuk kişisel hatalar yapıyor. Caner için herkes "hücumda iyi ama defansta felaket" diyor, niye felaket kardeşim? 110 metre, tek başına savunulur mu?
Ha, siz Barça gibi, United gibi, Bayern gibi kolektif yapısı üst düzeyde olan, çabuk ve tempolu oynayan bir takım olursunuz, o zaman bu dediklerim geçerliliğini yitirir. Ama Fenerbahçe yeni kurulan bir takım, hiç alışık olmadığı bir futbol oynamaya çalışıyor. Bu durumda oyuncu seçimleri ve daha da önemlisi diziliş en önemli parametre hâline gelecek demektir.
Duyan var mı bilmiyorum ama ben bir kez daha birkaç uyarı yapayım. Takımın yedek forveti yok, 2-1 yenikken oyuna sadece orta saha oyuncuları sürüp maçı öyle çevirmeye çalışıyorsun, bu tam bir "takım mühendisliği" fiyaskosu.. Kaç sefer Cenk Tosun'un alınması gerektiğini yazdım ve bu yüzden yazdım. Artık alınmadığına göre Fenerbahçe 5 yabancı ile oynayıp, bir yabancı forvetini yedek kulübesinde oturtmak zorunda. Bu bir..
İkincisi, takımın dizilişi derhal değiştirilip, stoperlerin arasına girerek geri kaçan ön liberonun dışında, orta sahadaki personel sayısının 2 değil, 3 yapılması lâzım. Dolayısıyla bunun için de forvetlerden biri kesilmek zorunda.
Üçüncüsü, hangi forvetler oynayacak? Baskılı ve sürekli rakip ceza sahasında oynamaya çalıştığına göre Webo "olmazsa olmaz" durumunda. O yoksa pivot oynamayı bilen tek oyuncu Kuyt tercih edilmeli. İkinci forvet için ideal isim Sow, o değilse de Emenike oynayacak. Yani Kuyt ve Emenike'den biri kenarda, diğeri tribünde olacak. Başka çare bulunmuyor. Webo 3-5 hafta verimsiz oynarsa o da tribünde oturabilir. Ya da rotasyonla hep en formda isimler sahaya sürülebilir. Ama mevcut formuyla Webo'yu kesmek, bugün için büyük haksızlık olacaktır.
Bu vesileyle ideal kadroyu yeniden yazayım, 2 aydır yazıp duruyorum zaten:
Fenerbahçe'nin ideal kadrosu budur. Dün akşam gördük ki, Emre de bu takımın olmazsa olmaz oyuncularından biri. Zira takımda "oyunun yönünü değiştiren" bir oyuncunun eksikliği, iliklere kadar işlemiş durumda. Bu kadar kalabalık ve gömülerek savunma yapan takımlara karşı, dünkü gibi kısa paslarla, aheste aheste yön değiştirirsen şansın çok azalır. Meireles bunu kısmen yapabiliyor ama not almışım, dünkü maçta ilk deneme 28.(!!) dakikada Selçuk'tan gelmiş. Gökhan'a şişirdiği topu Gökhan kafayla Emenike'ye indirmiş ve korner olmuştu, hatırlıyorsunuzdur.
Emre bu yüzden çok önemli ama şimdilik Meireles'e de bu yönde telkinlerde bulunmak lâzım. Günümüz futbolunda en önemli detaylardan biri çabuk kanat değiştirmek çünkü..
Yukarıdaki dizilişin ne mene bir şey olduğunu, hücumda ve savunmada takımın nasıl yerleşeceğini ise daha önce ayrıntılarıyla anlatmıştım. O yazı burada:
http://gunduzfeneri.blogspot.com/2013/08/fenerbahce-saha-icinde-yaplmas.html
Eğer böyle 3 merkez forvet, bir merkez atak orta saha, bir merkez orta saha ve bir merkez defansif orta saha ile oynarsak, müdafaada şu bölgeleri ne yapacağız?
Emenike ve Kuyt geri gel(e)miyorsa, Gökhan ve Caner savunmada ne yapacak? Burada bu iki oyuncuyu değil Superman ve Spider-Man'i de oynatsan dünkü gibi pozisyonlar vermek, goller yemek işten bile değildir. Umarım Ersun Yanal en kısa zamanda bu defoları görüp önlemini alır.
31 Ağustos 2013 Cumartesi
Fenerbahçe: Saha içinde yapılması gerekenler
CAS kararının ardından önümüzdeki 2 sezon boyunca Avrupa Kupaları'nda oynayamayacağımız kesinleşti. Bardağın hep boş tarafını gören biriyimdir normalde ama bu sefer tersini yapacağım. İçinde bulunduğumuz durumun, şayet varsa "olumlu" tarafları nelerdir?
1. Son 5 yılda 153.25m € (!!!) bonservis bedeli ödenerek ve akıl almaz yanlışlar yapılarak kurulan yaşlı ve maliyeti yüksek kadronun tasfiyesi için azımsanmayacak bir fırsattır bu. Aşağıda hangi oyuncuyla ilgili hangi kararın alınmasının mantıklı olduğunu tek tek yazacağım. Katılan olur, katılmayan olur ama bence isimlerden ziyade "strateji"nin ne olduğu/olacağı önemli burada. Strateji şu: Maliyetleri düşür, "yüreğiyle oynayacak" isimleri kadroda tut, olmazsa olmaz bir ilke olarak "takım kimyası"nı göz önünde bulundur ve maksimum 20 kişilik bir kadroyla yoluna devam et. Aşağıda bunu detaylandıracağım.
2. Takımda yeni (ve son 10 yıldaki muadillerine bakarsak "kel alâka" diyebileceğimiz) bir hoca, Ersun Yanal var. Haftalardır da buradan ve sosyal medyadan işinin çok zor olduğunu, bir "devrim" yapması gerektiğini ama bir yandan da (kendisinin de belirttiği üzere) "yarışma" stresiyle karşı karşıya olduğunu yazıyoruz. O devrim gerçekleşecektiyse şayet, önündeki en büyük engel nedir? Saha içindeki olası kötü sonuçlar.. Bunlar daha ziyade hangi maçlarda alınır? "Zorluk derecesi yüksek" maçlarda.. Zorluk derecesi en yüksek maçlar hangileridir? Türkiye'de derby'ler ve daha da önemlisi Avrupa Kupalarında oynadıklarımız.. İşte bu açıdan bakarsak Avrupa'da olmamamızın pozitif bir tarafı da olduğunu görüyoruz. Zira son birkaç yazımda belirttiğim gibi Ersun hocanın kendi felsefesine yakın bir oyun oynatabilmesi için en az 5-7 ay, bunu tam olarak oturtabilmesi içinse 2 yıla ihtiyacı var. Peki bir yandan Avrupa'da oynarken, bir yandan da bir teknik direktörün bunu yapabilmesi mümkün mü? Asla değil! Yahu, Arsenal gibi, Fenerbahçe karşısında %70 favori olan bir takıma elendik diye millet şimdiden kelle istiyor, böyle bir taraftarı var artık Fenerbahçe'nin.. Aynı kişiler Aykut hoca zamanında da onun kellesini istiyordu.. Ve daha önceki yıllarda da diğerlerinin.. Bu taraftar portföyüne sahipken, Avrupa Kupalarında da oynuyorken devrim-mevrim yapamazsın. Real Madird'e 3-0 yenildiğin anda ipinin çekilmesini isterler çünkü, bu kadar akıl-mantık-izan-vicdan yoksunu bir topluluk oldu Fenerbahçe taraftarı.. 3 Temmuz'u organize edenler bence en çok bu konuda amacına ulaştı, biz "takım kimyası" diye yırtınırken "taraftarın kimyası" tamamen bozuldu. Bunun tekrar yerine gelebilmesi için "zorluk derecesi yüksek" maçlardan ne kadar az oynarsak o kadar iyidir.
Ha, bu yazdıklarımızdan "iyi ki Avrupa'da yokuz!" anlamını çıkaran aklı evveller varsa, onlara söyleyecek bir şeyim yok. Ama buradan iddia ediyorum: Eğer takım planlaması açısından doğru adımlar atılırsa, Ersun hoca da kendisinden beklediğimiz kadar akıllı ve cesur davranıp bu 2 sezonu "sağlam bir yapı kurmak" için harcarsa, söz konusu 2 sezonun sonunda "ulan iyi ki Avrupa'da oynamamışız!" demek de mümkündür. Tabii, Dimyat'taki pirinçten mahrum kalırken, eldeki bulguru en efektif şekilde değerlendirmek şartıyla..
Kadro planlaması:
Takımın hâli hazırda çok yaşlı ve uçuk maaşlara sahip bir kadrosu var. Zaten 3 Temmuz hiç yaşanmasaydı da biz buradan şimdi bunu eleştiriyor olurduk, edeplice "gidilen yolun yanlış olduğunu" söylerdik. Ama mevcut durumda oyunculara ödenen maaşlar ve de söz konusu oyuncuların "sahadaki açlık seviyesi" gibi parametrelere bakınca, çok ciddi ve akıllıca bir planlama gerektiği apaçık görülüyor.
Peki ana strateji ne olmalı? Evvela önümüzde fırsata çevirmenin mümkün olduğu bir sorun var, ligde şampiyon bile olsak Avrupa'ya gidemeyeceğiz. Burada, birkaç gündür sosyal medyada okuduğum hiçbir yazıda görmediğim bir görüşü dillendireceğim: "ŞAYET ŞAMPİYON BİLE OLSAK AVRUPA'YA GİDEMEYECEKSEK, LİGDE 2. OLMAK İLE 12. OLMAK ARASINDA BİR FARK VAR MIDIR?" Bence yoktur. İşte hepimizin anlaması gereken şey bu; önümüzdeki 2 seneyi bir "takım" oluşturmak için harcayacaksak, işin "yarışma" kısmı bence ikinci planda olmalı. Fenerbahçe için emek sarf edip yazı yazan, fikir beyan eden kardeşlerimizden "Kuyt gitsin ama Alves kalsın, Webo gitsin ama Sow kalsın" vb. fikirler okuyorum. Herkesin görüşüne saygımız var ama yahu, Alves'in bu dakikadan sonra bu takımda ne işi var? 2 yıl boyunca sadece ligde oynayacağız, orada da ŞAMPİYON OLAMIYORSAN KAÇINCI OLDUĞUNUN HİÇ AMA HİÇBİR ÖNEMİ YOK. Ee? Maaşı 1.5m €'nun üzerinde olan oyuncuların, hele hele uluslararası saygınlığı olan "yabancı"ların artık bu ortamda kalması anlamsız değil midir?
Bence son birkaç senedir eleştirdiğimiz takım planlamasında yapılan yegâne doğru, kadrodaki yerli oyuncu kalitesinin mümkün olan en yüksek seviyede tutulmaya çalışılmasıydı. Şu an Fenerbahçe kadrosundan bir millî takım yapsak, iyi bir teknik direktörle Abdullah Avcı'nın takımından daha başarılı olması bile mümkündür. Hatta, hadi yapalım:
Semih ve Topuz dışında bir sıkıntı yok, sıkıntı da onların kalitesinde değil, formlarında.. Neyse, sezon başında en az 50 kere "Webo ile Umut Bulut takas edilsin!" diye bağırıp durdum, Toulouse hiçbir bedel talep etmeden buna razı olurdu, biz de Lugano'nun "futbol hayatımda beni en çok zorlayan oyuncu" dediği bir pres makinesine sahip olmuş olurduk ama geçti gitti. Semih, maaşı ve tavırları yüzünden takımdan zaten gönderiliyor. Aylardır yazdığım gibi yerine alınabilecek en iyi oyuncu, bu sezon sonunda kontratı bitecek olan Cenk Tosun'dur, benim görüşüm böyle.
Bu vesileyle kadro planlamasına geliyorum, tek tek oyuncu bazında gideceğim.
Volkan:
Takımın ruhu, kaptanlarından biri ve formda olduğu zaman hâlâ "maç kazandıran" bir oyuncu. Hani birkaç yazıdır diyorum ya, Fener taraftarı "gelen ağam, giden paşam"cı bir zihniyete büründü diye.. Mert 2 maç çok iyi oynadığı için bakıyorum da "Volkan gönderilsin"ciler her yeri sarmış. Ayıptır, günahtır, birazcık vefa duygunuz olsun yahu! Bu adam Fenerbahçe'de 12. sezonunu geçiriyor, Fenerbahçe'nin 107 yıllık tarihinde 12 yıl oynamış kaç oyuncu biliyorsunuz? Heykeli dikilmesi gereken adamlara reva gördüğümüz muamele hakikaten iç dağlayıcı.. Volkan, futbolu bırakana kadar bu takımın kaptanlarından biri olmalı ve her ne olursa olsun gönderilmemelidir. Yalnız maaşının 2m € civarı olduğunu biliyorum, işte burası hassas nokta..
Nasıl ki Önder Özen Beşiktaş'ta "savunma oyuncuları maksimum 1m, orta saha oyuncuları 1.5m, forvetler de 2m alabilir" diye bir ilke ortaya koydu ve bu uğurda Hilbert gibi şahane bir oyuncuyu (1.3 istiyor diye!) gönderdiyse, Fenerbahçe'nin de "hiçbir oyuncuya 1.5m üzerinde maaş verilmeyecek!" diye bir kural koyması gerekiyor. Bu kurala 12 senedir Fenerbahçe'de oynayan hiçbir oyuncu itiraz etmemeli, ediyorsa da o 12 seneden hiçbir şey anlamamış demektir. Ben Volkan'ın da buna bayrak açacağını sanmıyorum. Topuz mesela, o alnından öpülesi müthiş savaşçı, 1.9m olan maaşını Fener'de kalabilmek uğruna 1'e düşürdü sezon başında. İstese gidip 1.5 alacağı bir takım bulabilirdi ama yapmadı. Canımız ciğerimiz.
Volkan 32 yaşında, 2017'de bitecek olan sözleşmesi yıllık 1.5m şeklinde revize edilmeli ve mutlaka takımda tutulmalı diye düşünüyorum.
Mert:
Engin/Rüştü, Rüştü/Volkan silsilesinin sonraki ayağının Volkan/Mert olacağını artık biliyoruz. Ha, Mert'e bugün için "dünya çapında" demenin aymazlık olduğunu düşünüyor ve bu yorumu aşırı abartılı buluyorum ama Fenerbahçe'nin 11'inde oynayabilecek kadar iyi olduğu kesin. Volkan'ın son 1-2 senesinde kaleyi devralıp, tıpkı onun gibi 10 yıl forma giyebilir. Maaşı da 500 binden 1 milyona yükseltilip 5 yıllık kontrat yapılmalıdır.
Gökhan:
Takımın ilham kaynaklarından ve kaptanlarından biri, olmazsa olmaz bir oyuncu. Taraftarın da en sevdiği isimlerin başında geliyor. Maaşı 1.8m, kontratı 2016'da bitiyor. O da 1.5'a düşürülüp 1 yıl uzatılmalı, 32 yaşına kadar sıkıntısız oynayacaktır.
Alves:
Gönderilmesi gereken ilk oyunculardan biri. Zaten büyük ihtimalle Meireles gideceği için kendisi de kalmak istemez ama istiyorsa bile hemen, acil şekilde Rus kulüplerinden birine aldığmız ücrete (5.5m) satılmalıdır. Fenerbahçe'nin bugünkü durumunda 32 yaşında, her sezon 5-6 kırmızı kart gören bir stopere yıllık 2.5m verme lüksü olamaz. Alves gerçek bir savaşçı ve tam bir savunma lideri olsa da maliyeti ve yaşı nedeniyle, belirttiğim gibi hemen Rusya'ya satılmalı. Rus kulüpleri deli gibi para harcıyor bugünlerde, Dinamo Moskova sadece Anzhi'den aldığı oyunculara son 1 ayda 70m € bonservis verdi. Alves'in bir alıcısı da mutlaka çıkar diye düşünüyorum.
Bekir:
O kerameti kendinden menkul özgüveni ve halk arasındaki ifadeyle "artist" tavırları beni de irrite ediyor olsa da, 29 yaşında millî takım seviyesinde bir oyuncu Bekir. Misal, Gökhan Zan'dan da daha iyi bir stoper bence. Yalnız maaşı bildiğim kadarıyla 1.45m bu sezon, ivedilikle 1'e düşürülüp takımda tutulmalı, indirime gitmiyorsa gönderilmeli.
Serdar:
Maaşının ne kadar olduğunu bilmiyorum, ama maksimum 1m olmalı. Bekir giderse ilk 11, o kalırsa yedek stoper olarak takımda tutulmalı. Transfer olduğu dönemde soğukkanlılığı, top kullanırkenki dikkati, çabukluğu vs. resmen bizi büyülemişti (hatta sevgili Ahmet Ercanlar "Serdar olağanüstü bir oyuncu" diye yazmıştı Twitter'da) ama bir türlü sürekli forma şansı bulamadı. Belki hiçbir beklentinin olmadığı bu sezon bir fırsattır ve her maç forma giyerse yeniden o eski "millî takım stoperi" seviyesine gelebilir. Çok az merkez savunmacıya nasip olmuş özellikleri var, başta "çabukluk" olmak üzere. Ayrıca ayağı da gayet düzgün.
Yobo:
Yaşı 33, maaşı 2m €, içim yanıyor.. 2 senedir de Aykut hocanın yaptığı en büyük hata olarak bunu söyleyip duruyorum. Hemen bugün, bu saat ve bu dakikada bedava gönderilmeli Yobo, hizmetleri için teşekkür ederek..
Egemen:
Maaşı 1.75m, yaşı 31. Bonservisi elinde diye bu kadar ücret vermiştik ama bugün işler değişti. Maaşı maksimum 1.25'e indirilerek takımda tutulmalı diye düşünüyorum. Buna razı olacağını sanmıyorum ama keşke olsaydı. Zira Egemen takımın en yürekten oynayan oyuncularından biri, Volkan'ın da en iyi arkadaşı ayrıca. Hadi bu yıl 1.5, seneye 1.25 olsun, ona da razıyım. Ama dünyanın en iyi defans oyuncularında bile zor görebildiğimiz bu uçuk maaş, kesinlikle indirilmeli. Volkan faktörüyle bunu kabul etme olasılığı yüksek diye düşünüyorum.
Kadlec:
Bir yerlerde maaşının 2.3m € olduğunu duydum, o gün boyunca yemeden içmeden kesilmiştim. Böyle bir transfer fiyaskosu olamaz. Kadlec bence vasatın çok çok üzerinde ve nitelikli bir oyuncu ama 1.5'tan fazla bir maaşı rüyasında bile görememesi lâzım. Gönderilişi sıkıntılı olur muhtemelen ama onu da aldığımız ücrete (4.5m) Rusya'ya falan göndermek gerekir.
Hasan Ali:
Bu takımda üzerine hiç düşünmeden yatırım yapılacak birkaç oyuncudan biri, Türk futbolunun önümüzdeki 10 yıldaki sol beki bu çocuk. Geçen yıldan beri ilk 11'de mutlaka onun oynaması gerektiğini yazıp duruyorum. Maaşı 1.25m, 1'e indirilip 5 yıllık yeni kontrat yapılabilir. İndirmiyorsa da çok sorun değil, hiçbir şekilde kendisinden vazgeçmemek gerekir.
Caner:
Sol bek yedeği, sol açık yedeği, merkez orta saha yedeği, paha biçilemez bir oyuncu.. Hasan Ali formsuzsa ilk 11 bile oynayabilir. Maaşı 0.9m, bence en az 1'e yükseltilip 5 yıllık yeni kontrat yapılmalı kendisiyle, fazlasıyla hak ediyor. Takımın ruhu diyebileceğimiz oyuncuların başında geliyor Caner, geçen seneki yarı finalin de mimarlarından biri ve hasta Fenerbahçeli aynı zamanda.
Topal:
Al başına belâ.. Fenerbahçe formasına son 30 yılda en çok yakıştırdığım oyuncuların başında gelen Topal'ın maaşı yıllık net 2m €. Bırak kendisini sevmeyi, âşık bile olsam bu para bana batardı. 1.5'a düşürülüp 5 yıllık yeni kontrat yapılması gerekiyor bence. Kabul edeceğini düşünüyorum, futbolu Fenerbahçe'de bırakmak parayla değişilmeyecek bir ayrıcalık çünkü. Kabul etmezse de kalmalıdır, hepimizi huzursuz eder ama kalmalıdır.
Bu arada maaşların indirilmesini bu kadar "rahat" istiyor olmamın sebebini de belirteyim: Volkan, Gökhan ve Emre kabul ederse, takımdaki hiçbir yerli oyuncunun maaşındaki indirime itiraz edeceğini düşünmüyorum ben, yani iş bu 3 kaptan'a düşüyor.
Selçuk:
Aymaz taraftarlarımızın kıymetini bilmediği bir başka oyuncu, benim nazarımda son 30 yılın en büyük Fenerbahçeli'lerinden biri. Maaşı 1m, yaşı 32. Mutlaka ama mutlaka 2 yıl daha takımda tutulmalı Selçuk. Paha biçilemez bir ön libero yedeği kendisi, Aragones buradan gittikten sonra o bölgeye oyuncu arayan Espanol takımına ilk isim olarak onu tavsiye etmişti. İspanyollar 2.5m bonservis teklif ettiler ama kulüp vermedi. Gitse, bence orada bir yıldız gibi parlardı ve kendi taraftarından gördüğü muameleye bakınca, "keşke gitseydi" diyorum. Ha, ondan Xavi'nin, Iniesta'nın, Fabregas'ın, Modric'in yaptıklarını bekleyenlere 11 yıldır hiçbir şey anlatamadık, bu ayrı konu. Bundan sonra da anlatmaya çalışmayacağım, değerini bilen bilir, bilmeyen de bağırmaya devam etsin.
Topuz:
İşte benim kriterlerime göre paha biçilemeyecek bir başka oyuncu. Kendisiyle ilgili tek rahatsız edici detay maaşıydı, bu yıl onda da tenzilata giderek gönlümüzün baş köşesine oturdu. İçkisi, sigarası, gece hayatı olmayan gerçek bir savaşçı Topuz. Tıpkı Selçuk gibi yedek olmayı da huzursuzluk sebebi yapmıyor, çalışıp sırasını bekliyor. O sıra geldiğinde de potansiyelinin maksimumunu vermeye gayret ediyor. Böyle olduğu sürece başımızın tacıdır. Blog'da daha önceleri onunla ilgili yaptığım bir güzellemeyi buradan okuyabilirsiniz: http://gunduzfeneri.blogspot.com/2011/11/mehmet-topuz.html
Alper:
Takımın üzerine kurulacağı oyuncuların başında geliyor, ilk 11'de devamlı oynatılarak bir "Fenerbahçe oyuncusu"na dönüştürülmeli Alper. Hata yapsa da vazgeçilmemeli, inanılmaz yetenekleri var çünkü. 3 yıl sonra 20m bonservisle satılması işten bile değil, son 2 yılda en az 30 maçını seyretmiş biri olarak söylüyorum bunu.. Maaşı da gayet uygun (1.45m).
Salih:
Alper için söylediklerimin aynısı Salih için de geçerli. Henüz ilk 11 oyuncusu değil belki ama öyle oynatılsa da ses etmezdim. Her hâli kârda Ersun hocanın ona, geçen yıldan daha fazla şans vermesi zorunluluktur. Arsenal deplasmanında tur çoktan gitmişken 83. dakikada Salih yerine Topuz'un oyuna sokulması da kelimenin tam anlamıyla bir "fiyasko"dur. Ersun Yanal değil Mourinho bile olsa Salih, uğruna teknik direktör harcanabilecek bir oyuncu. Bu işin şakası yok, Ersun hocanın bu takımın başındaki majör vazifelerinden biri Salih'i kazanmaktır. İki, iki daha dört..
Emre:
5 yıldır bu blogda yazdığım gibi Oğuz'ları, Şifo Mehmet'leri, Sergen'leri, Ünal Karaman'ları 10 yıl boyunca seyretmiş biri olarak rahatlıkla söyleyebiliyorum ki Emre, Türk futbol tarihinin son 30 yıldaki en iyi 4 orta saha oyuncusundan biri (diğerleri Sergen, Oğuz ve Selçuk İnan). Ama Konya maçındaki golden sonra yaptığı işaret de ziyadesiyle rahatsız edici, onu söyleyeyim. Hadi o futbola siyaseti karıştırdı, biz karıştırmadık ve sadece bu yüzden gönderilmesini istemedik diyelim.. Bir daha böyle abukluklar yapmaması koşuluyla ben olsam kesinlikle Emre'yi takımda tutardım. "Saha içi lideri" diye bir kontenjan olacaksa takımda, oraya Emre'den başka aday yok çünkü. Maaşı 2m diye biliyorum ve kontratı 2 yıl. 1.5'a indirilmesine hiç ses etmez, futbolu Fener'de bırakmayı her şeyden çok istiyor çünkü.
Özetle kurulacak genç kadroda (siyasi kimliğini ve dini inançlarını futbola alet etmeyen bir) Emre'yi "olmazsa olmaz" bir figür olarak görüyorum.
Holmen:
Takımın elzem oyuncularından biri de bu oyuncu; her maç 12 km koşan, sürekli hücum rebound'u toplayan gerçek bir dinamo. Oyun zekâsı ve tekniği de hiç ama hiç fena değil. Hele sezon başındaki Lankeren maçında yüzü tamamen sağ taç çizgisine dönükken kendisine gelen bir topu, GELİŞİNE, 1 SANİYE BİLE DÜŞÜNMEDEN VE HİÇ BAKMADAN sol açık mevkiine 40 metre gönderişi vardı ki, potansiyelini net bir şekilde ortaya koyan demonstratif bir örnekti. Maaşı da düşük zaten, ilk 11'de oynatılırsa formayı bir daha çıkarmayacağına eminim. Alper ve o, ligde geçen yıl en çok rebound alan 2 oyuncuydu, bu çok ama çok önemli bir detay.
Meireles:
Maaşı 2.5m, yaşı 30, hiç düşünülmeden minimum 8m bonservisle gönderilmeli (10'a almıştık). Bu parayı ona verecek takımlar var Avrupa'da.. Yok diyen varsa, 1-2 hafta sonra yine konuşuruz.
Cristian:
Bilmiyorum Cristian'a kaç para bonservis verirler ama 7m bedelle alınan bu oyuncu artık takımdaki miadını doldurdu. Zaten Zidane bile olsa, ağzıyla kuş bile tutsa artık taraftar onu sev-mi-yor! Taraftarın çoğunluğundan falan değil, "tamamından" bahsediyorum. 20 milyon kişi arasında Cristian'ı seven 100 kişi bile çıkmaz bence, bu yüzden gönderilmek zorunda. Roma ile ne pazarlıklar döndü sezon başında bilmiyorum ama 3'e, 5'e verilebilse ne güzel olurdu. Maaşı 1.8m, ki bu da uykularımızı kaçıracak bir başka faktör.
Emenike:
Bunu yazdığım için dayak yiyebilirim ama ben olsam Emenike'yi hemen satardım. Ama muhtemelen satılmayacak. Neden satardım? Çünkü açıkça görüldüğü üzere kendisini Zlatan, Cavani, Suarez vs. zannediyor da ondan. O eski aç, arzulu, iştahlı Emenike'nin yerinde yeller esiyor! Cristian'ın tıpkısının aynısı, ikili mücadelerdeki hâline/tavrına dikkatli bakınız.. Cristian'dan tek farkı, dünyada pek az forvet oyuncusuna bahşedilmiş olan o "güç"ü, eğer o olmasa hiçbir mücadeleyi kazanamaz ve Fenerbahçe taraftarının 1 numaralı nefret objesine dönüşürdü. Çok üst seviyede olmamasına rağmen "hız"ı da fena değil, o sayede göz boyayabiliyor. Ama böyle "yıldız havalarında" oynayacaksa, sezon ortasında Saraçoğlu'nda yuhlanması muhtemeldir.
Maaşı da 2.4m ama 2 yıl önce transfer edildikten 1 ay sonra satılan bu oyuncuyu tekrar göndermek çok saçma olurdu. 13m veren bir Rus kulübü de çıkar mı, açıkçası bilmiyorum. Takımda kalacaksa mutlaka Karabük'teki Emenike gibi iştahlı oynaması sağlanmalı. Bu da hocanın görevi..
Sow:
Talibi varsa, 15m bonservisle satılması gereken bir oyuncu. Maaşı hakkında çok ilginç görüşler var. 3.5m aldığını söyleyenler de mevcut, "kontratı her sene azalarak gidiyor, bu yıl 1.4 alacak" diyen de.. Ben Sow'un 1.4'e oynayacağını hiç sanmıyorum, bu durumda zaten huzursuzluğu kendisi çıkarırdı. Alıcısı varsa (ki CSKA'nın onu 1 yıldır istediğini biliyoruz) 15'ten aşağı olmamak kaydıyla gönderilmeli bence. Zaten serbest kalma bedeli de 17m imiş. Fenerbahçe'nin şu an en iyi futbolcusu olsa da, 2 yıllık Avrupa mahrumiyetini dert edeceğini ve bizzat kendisinin gitmek isteyeceğini düşünüyorum. Yoksa şartların uygun olup takımda kalmasını şahsen çok isterdim.
Webo:
Yaşanan gelişmelerden sonra takımda tutulması ve ilk 11 oynatılması elzem olan oyuncu bu işte.. Tek forvetli ya da çift forvetli fark etmez, her sistemde en az 15 gol atacağı kesin. Aynı zamanda gerçek bir savaşçı, maaşı da 1.3 diye biliyorum. Geçen yıl bu takıma bir gömlek küçük geliyordu ama bu yılki takımın ideal santrforu Webo'dur bana göre.
Kuyt:
Yaş 33, maaş 2.85m. Cardiff'in Yobo ile birlikte onu istediği yazılmıştı İngiliz basınında, bence derhal gönderilmeli. Fenerbahçe tarihinde en sevdiğim ve çocuklarıma anlatacağım oyunculardan biri Dirk Kuyt ama maalesef mevcut şartlarda onu takımda tutmak tek kelimeyle "aptalca" olur. 2 sezonda 7-8m € verilecek kendisine, maç başı ücretlerle beraber. Euro'nun alıp başını gittiğini de düşünürsek, göndermekten başka çare bulunmuyor.
Semih:
Maaşı 1.9m € olan bu isim, benim hayatımda gördüğüm en "çakal" futbolculardan biri. RTE'nin yıllardan beri uyguladığı "mağdur" politikasını, üstelik eşini de devreye sokarak muhteşem bir şekilde uyguladı 5-10 yıl boyunca ve sanki "hakkı yeniyormuş gibi" bir ortam yaratıp, bu maaşın tartışılacağı bir kamuoyunun oluşmasını mütemadiyen engelledi. Oysa bence keyfi fazlasıyla yerindeydi. Fenerbahçe tarihinde Semih'ten daha bedava para kazanan, aldığı maaşı ondan daha az hak eden tek bir futbolcu bile olmamıştır. Kendisine olan sevgim tamamen sıfırlandı benim, çocuklarıma da bu şekilde anlatacağım "genç Semih"i.. Şu koşullarda bile takımdan gönderilmesi gerekiyor bence. Takasta kullanmak en akıllıcası olacaktır.
Recep:
Bence kiraya verilmeyip takımda tutulmalı, bu seviyede antrenman yapmaya devam etmeli ve ligde en az 20 maçta sonradan oyuna girmelidir diye düşünüyorum. "Güçsüz" diyorlar onun için, aynı yaştaki Raheem Sterling geçen yıl Liverpool'da ilk-11 oynamaya başladığında Recep'ten daha güçlü değildi, hâlâ da değil.. Volkan, Recep için "futbol hayatımda gördüğüm en büyük yetenek" diyor yahu, daha nasıl bir referans arıyoruz? Recep, Alper ve Salih, Ersun hocanın en büyük sınavıdır bu takımda. Bu oyuncuları Fenerbahçe formasına hazırlamak zo-run-da-dır.
Şimdi oluşan kadroya ve doğan ihtiyaçlara beraber bakalım:
Kalanlar:
Volkan
Mert
Serkan
Erten
Gökhan
Bekir
Serdar
Egemen
Hasan Ali
Caner
Topal
Selçuk
Topuz
Emre
Holmen
Alper
Salih
Webo
Emenike
Recep
Gönderilenler:
Yobo
Alves
Kadlec
Meireles
Kuyt
Sow
Semih
Kadro:
Soru işareti olan yerlerde alternatif oyuncu sıkıntısı varmış gibi görünüyor ama aslında yok. Neden? Çünkü "takım sadece ligde mücadele edecek" de ondan. Kupa maçları zaten gazozuna, ben olsam Başkan'ın dediği gibi PAF takımıyla çıkarım o maçlara.
Bu durumda tek eksik forvet mevkiinde, neden biliyor musunuz? Sırayla gidelim:
Diyelim ki Gökhan yok. Topuz orada oynayabilir ya da Bekir sağ beke çekilip Serdar/Egemen tandemi kurulabilir.
Egemen'in alternatifi yine Serdar, şayet tek kulvarda mücadele ediyorsak çift stoperin ikisinin birden yedeğinin bulunması zaten lüks olurdu. Bu yüzden o soru işaretini de geçiyorum. Ayrıca çok sıkışınca Selçuk 11'de yer alıp, Topal stoperde oynatılabilir.
Emre'nin yedeği de aynı şekilde Topuz'dur. Topuz sol iç'te oynayamaz belki ama Holmen hem sağ hem de sol iç'te rahatlıkla görev yapabileceği için Emre'nin yokluğunda Topuz sağda, Holmen solda kullanılabilir. Ayrıca Caner de Emre'nin pozisyonunu rahatlıkla kotarabilecek bir oyuncu.
Bu durumda tek eksik forvette görülüyor. Bunun için önerim de çok basit: Cenk Tosun.. Hem Emenike'nin, hem Webo'nun özelliklerinden bazılarını taşıyan bu müthiş yetenek, zaten sezon başında her hâli kârda alınmalıydı. Geç kalınmış da sayılmaz; Semih + bir miktar para verilerek "sezon sonunda biten kontrat faktörü"yle bu transfer gerçekleşebilir.
Sonuç:
Yazdıklarıma katılmayanlar olabilir ama soruyorum size: Diyelim ki Karabük ya da Kasımpaşa ile evimizde oynuyoruz ve şöyle bir kadroyla çıktık maça:
Fenerbahçe sadece formasıyla bile %70 favori iken, bu kadroyla %90 favori olmaz mıydı? Geçen sene o anlı şanlı yıldız isimlerle bu takımlara Kadıköy'de kaybetmedik mi? Tekrar söylüyorum, bütün yazıyı şu ilke doğrultusunda tekrar değerlendiriniz: ŞAYET ŞAMPİYON BİLE OLSAK AVRUPA'YA GİDEMEYECEKSEK, LİGDE 2. OLMAK İLE 12. OLMAK ARASINDA BİR FARK VAR MIDIR? Bence yoktur. Ha, benim "gönderilsin" diye ferman verdiğim bütün o yukarıdaki isimleri takımda tutarak kesin şampiyon olacaksak ne âlâ, ama olacağımız garanti mi? Eğer onları göndermemiz durumunda şampiyon olamazsak ve bu sadece onları gönderdiğimiz için gerçekleşecekse, o zaman son 6 yılda neden tek 1 tane şampiyonluğumuz var? Demek ki bu iş "isim"lerle olmuyor, sistem ve "takım kimyası" ile oluyor. İşte CAS'ın verdiği cezanın (yazının başında söylediğim gibi "bir faydası olacaksa" şayet) 3. ve en önemli faydası, yıllardan beri akıl almaz bir savurganlıkla ve saçma sapan tercihlerle kurulan bu "kimyası bozuk" kadronun "gerçekçiliğe" doğru revize edilmesi adına bir fısat vermesidir. Bu fırsat iyi değerlendirilmeli, takımın maaş yükü 15m € birden azaltılırken geriye yine forması ve taraftarının müthiş desteğiyle ilk-2'ye oynayacak bir takım yaratılmalıdır. Gelmesi muhtemel 30 milyon € bonservis geliri de cabası..
Yukarıda yazdığım topluluğun "kimyası" bana göre mevcut imkânlarla olabileceklerin en iyisi.. Sistem'e gelince.. Neden sürekli 4-1-2-1-2 diziyorum? Onu da 2 hafta önce yazmıştım zaten:
http://gunduzfeneri.blogspot.com/2013/08/artk-bildigini-yap-ersun-hoca.html
Top Ersun hocada, CAS cezası onun "elini kolunu bağlayan" tüm unsurları devre dışı bıraktı bir nevi.. Artık istediği gibi bir takım kurabilir, tek kulvarda yarışacağı için de kartları çok kuvvetli. Profesyonel hayatının en önemli sınavını veriyor bu sene, cesur olursa ben başarabileceğine inanıyorum. Başarmasını dilerim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



























