29 Ağustos 2026 Cumartesi

The Invite (2026)

Bir evlilikte sorunların ne zaman başladığını söylemek kolay değildir. Belki de en büyük sorun, artık kimsenin tam olarak ne zaman başladığını hatırlamamasıdır. Joe (Seth Rogen) ile Angela (Olivia Wilde) için, birbirinden nefret eden bir çift denemez. Onlar daha tuhaf, daha gündelik ve belki de daha acı bir yerde duruyor. Birbirleriyle sürekli didişiyor, en küçük meselelerden tartışma çıkarıyor, birbirlerinin cümlelerini tamamlıyor, karşıdakini sürekli iğneliyorlar. Yıllardır birlikte yaşayan bu iki insan için kavga etmek, neredeyse konuşmanın başka bir biçimine dönüşmüş. Evlilikleri sürüyor ama ilişkilerinin nasıl sürdüğünü sorgulamak için uzun zamandır durup bakmamışlar.

Oysa yukarıdaki daireden gelen sesler, onların bakmak istemedikleri yere her gece yeniden işaret ediyor. Pina (Penélope Cruz) ile Hawk (Edward Norton), geceleri yüksek sesler eşliğinde seks yapan, birbirleri ve hayatla daha rahat görünen komşuları. Joe için bu gürültü öncelikle rahatsız edici, Angela içinse biraz daha karmaşık. Çünkü yukarıdan gelen ses, kendi yatak odalarında artık pek duyulmayan bazı şeylerin, en başta da arzunun ve heyecanın hatırlatıcısı. Pina ile Hawk daha kapıyı çalmadan, Joe ve Angela'nın evliliğinin içine girmiş durumdalar.

Olivia Wilde'ın yönettiği film, İspanyol yönetmen Cesc Gay'in The People Upstairs adlı filminden uyarlanan, kökeninde bir tiyatro oyunu bulunan tek mekanlı bir komedi. İlk bakışta malzeme oldukça tanıdık: Bir akşam yemeği, iki çift, biraz alkol, bastırılmış öfkeler, cinsellik ve giderek ortadan kalkacak nezaket. Böyle filmlerde yemeğin ilerleyen saatlerinde medeni davranışların yerini itirafların, kıskançlıkların ve kırgınlıkların alması beklenir. The Invite bu beklentilerin hemen hepsini kullanıyor. Fakat filmin asıl meselesi, gecenin sonunda kimin kiminle birlikte olup olmayacağından çok, Joe ile Angela'nın kendi ilişkilerine dışarıdan bakmaya başlaması.

Pina ile Hawk'ın gelişi bu yüzden önem taşıyor. Onlar yalnızca Joe ve Angela'nın tam karşıtı olan özgür ruhlu bir çift değil. Daha çok, ev sahiplerinin kendi hayatlarında kaybettikleri şeylerin canlı birer hatırlatıcısı gibiler. Pina'nın cinsel özgüveni Angela'nın bastırdığı arzularını, Hawk'ın rahatlığıysa Joe'nun kendisiyle ilgili memnuniyetsizliğini açığa çıkarıyor. Fakat film burada da kolay bir karşıtlık kurmuyor. Yukarıdaki çiftin özgür hayatı da kusursuz değil. Pina'nın başkalarının ilişkilerine müdahale eden terapist tavrı, Hawk'ın kendisine kurduğu persona ve ikisinin kendi çelişkileri, onların da başka türlü bir mutsuzluğun içinde olduğunu hissettiriyor.

Asıl ilginç olan, dört kişinin aynı odada buluşmasıyla birlikte cinselliğin bir süre sonra bir tür sınava dönüşmesi. Joe ile Angela'nın önüne başka bir hayat ihtimali konuyor. Birlikte kalacaklarsa ilişkilerini değiştirebilirler mi? Yoksa ilişkilerini değiştirebilmek için önce birbirlerinden vazgeçmeleri mi gerekiyor? Filmin cinsel açıdan kışkırtıcı görünen önerisi aslında bu sorunun bahanesi. Çünkü Joe ile Angela'nın problemi seks hayatlarının sıkıcı olması değil. Çok daha uzun zamandır birbirlerinin yanında kendileri olmaktan çıkmış olmaları.

Joe'nun başarısız müzik kariyeri burada özellikle önemli. Bir zamanlar müzisyen olmak isteyen, küçük de olsa başarı kazanmış bir adamın şimdi müzik öğretmenliği yapması yalnızca mesleki bir değişiklik değil; kendi gözünde gerçekleşmemiş bir hayatın kanıtı. Angela da sanat eğitimi almış ama fotoğrafçılığını sürdürmemiş. O da kendisi yerine evini değiştiriyor; dekorasyon, yenileme ve kusursuz bir akşam yemeği hazırlama arzusu, hayatında gerçekleştiremediği yaratıcı enerjinin başka bir yere yönelmiş biçimi gibi duruyor. İkisi de aileyi, evi ve evliliği sürdürürken kendilerinden bir şeyleri geride bırakmış adeta. Sonra birbirine baktıklarında, yalnızca sevdikleri insanı değil, vazgeçtikleri hayatı da görmeye başlıyorlar.

Seth Rogen'ın Joe'yu oynama biçimi bu yüzden filmin en önemli kozlarından biri. Joe'nun mizahı yalnızca seyirciyi güldürmek için kullanılmıyor; karakterin kendisini koruma biçimine dönüşüyor. Ciddi bir cümle kurmak üzereyken şakaya sığınması ve kendisine yönelen herhangi bir duygusal tehdit karşısında alaycılığa kaçması, yıllardır biriktirdiği pişmanlığı görünmez kılıyor. Rogen'ın komikliği ile karakterin mutsuzluğu aynı yerde buluşuyor. Olivia Wilde'ın Angela'sı ise bunun başka bir versiyonu. Joe konuşarak, Angela ise susarak, düzenleyerek ve başkalarını memnun etmeye çalışarak kaçıyor.

Wilde'ın yönetmenliği ise filmin en tartışmalı tarafı. Tek mekânlı bir hikâyeyi tiyatro gibi göstermemek için başlangıçta fazla çaba harcadığı hissediliyor. Kadrajların tuhaf biçimde bölünmesi, yansımaların kullanılması ve müziğin bazı sahnelerde duyguyu gereğinden fazla zorlaması, filmin zaten kendi başına yeterince gerilimli olan yapısına fazladan bir ağırlık bindiriyor. Bir süre, yönetmenin seyirciye sürekli “Bunun bir tiyatro oyunu olmadığını unutmayın” dediğini hissediyoruz. Oysa film sakinleştiğinde, kamera ve müzik geri çekildiğinde, dört oyuncunun konuşmasına izin verildiğinde The Invite çok daha iyi bir film oluyor. Diyalogların birbirinin üzerine binmesi, küçük jestler, yarım bırakılan cümleler ve insanların başkalarının yanında kendilerini olduğundan farklı göstermeye çalışmaları, yönetmenin gösterişli numaralarından daha güçlü.

Bu nedenle The Invite'ı Who's Afraid of Virginia Woolf? gibi filmlerle karşılaştırırken biraz dikkatli olmak gerekir. Evet, burada da benzer bir evlilik savaşı, gece boyunca açılan yaralar ve bir “hakikat oyunu” duygusu var. Ama filmin dünyası nihayetinde bu apartmanın dışına fazla taşmıyor. Büyük bir toplumsal ya da varoluşsal iddia peşinde değil. Bu bir eksiklik olabilir; özellikle filmin zaman zaman kendisine biçtiği ağırlık düşünüldüğünde. Fakat belki de filmin gücü de biraz burada. Wilde, dört insanın bir akşam boyunca birbirlerine bakmasını yeterince ciddiye alıyor.

Çünkü bazen bir ilişkinin sona ermesi için büyük bir ihanet gerekmez. İnsanlar yıllar boyunca birbirine zarar vermeden de uzaklaşabilir. Birlikte yaşarken başka insanlara dönüşebilir, sonra bir gün aynı masada otururken birbirini ilk kez yabancı gibi görebilirler. Bu yüzden The Invite'ın cinsel özgürlükle ilgili görünen hikâyesinin altında daha hüzünlü bir soru var: İnsan kendi hayatını kaybettiğinde, onu geri kazanmak için ne kadar ileri gidebilir?

Filmin başındaki piyano sesleri ve Joe ile Angela'nın geçmişteki daha mutlu hâllerine ait o kısa duygu, gecenin sonunda yeniden anlam kazanıyor. Bir akşam yemeği onların yıllardır taşıdığı kırgınlığı ortadan kaldırmıyor. Pina ile Hawk da bir çözüm getirmiyor. Hatta filmin en dürüst yanı, hiçbirinin diğerine sihirli bir çıkış kapısı sunmaması. Çünkü mesele evliliğin devam edip etmemesi değil; devam edecekse bunun eski hâliyle devam edip edemeyeceği.


Belki de bazı ilişkiler bitmek için değil, başka bir şeye dönüşebilmek için ölür. The Invite, dört insanın bir akşam boyunca bunun ihtimalini yokladığı, bazen komik, bazen acımasız, zaman zaman da gereğinden fazla gösterişli ama sonunda şaşırtıcı ölçüde hüzünlü bir film. Birbirimizi ne kadar uzun süre tanırsak tanıyalım, değiştiğimizi fark etmediğimiz zamanlar oluyor. Asıl mesele de belki bu: Bir gün aynı insan olmadığımızı fark ettiğimizde, yanımızdaki insanın hâlâ bizimle aynı yerde durup durmadığını anlamaya çalışmak.

6/10

 

Young Washington (2026)

George Washington’ın adını duyduğumuzda zihnimizde beliren, aslında onun hayatının sonlarına doğru şekillenmiş bir görüntü. Bir dolarlık banknotun üzerindeki yüz, Amerikan tarihinin kurucu babalarından biri, İngilizlere karşı verilen Bağımsızlık Savaşı’nın komutanı ve ülkenin ilk başkanı. Sinema için bundan daha uygun bir kahraman taslağı bulmak kolay değil. Fakat “Young Washington”ın temel problemi de burada başlıyor: Film, tarihin bize zaten verdiği bu büyük ismi gençlik yıllarına taşıyor ama ona yeni bir hayat vermeyi başaramıyor. Washington’ın nasıl Washington olduğunu anlatmak yerine, büyük bir adamın daha gençken de büyük bir adam olduğuna bizi ikna etmeye çalışıyor.

Jon Erwin’in filmi 1750’lerin ortasında, Fransız ve Kızılderili Savaşı’nın başlangıcında geçiyor. Henüz yirmili yaşlarının başındaki George Washington, Virginia’da yaşayan, toprak ölçümü yapan ve İngiliz ordusunda subay olmayı isteyen genç bir adamdır. Babasının ölümünden sonra ailesinin ekonomik sıkıntıları nedeniyle düzenli bir eğitim alamamış, aristokratların dünyasına doğrudan girememiştir. Buna rağmen kendisini sınıfının sınırlarının ötesine taşımaya kararlıdır. Lord Fairfax’ın desteğini kazanır, Virginia milislerine katılır, Ohio topraklarına gönderilir ve burada Fransızlarla ve bölgenin yerli halklarıyla karşı karşıya gelir. İlk askeri girişimi felaketle sonuçlanır; sonraki savaşlarda ise Washington yavaş yavaş liderlik yeteneğini kanıtlar.

Kağıt üzerinde son derece sağlam bir hikâye bu. Hatta filmin hakkını teslim etmek gereken ilk nokta da burada. “Young Washington”ın anlattığı dönem, Washington’ın hayatının sinemada pek işlenmemiş bir bölümü. Dolayısıyla klasik Amerikan kahramanının hazır mitolojisini yeniden anlatmak yerine, o mitolojinin oluşumuna bakmak için iyi bir fırsat söz konu. Film bu fırsatı zaman zaman kullanıyor. Washington’ın İngiliz ordusuna kabul edilmemesi, sınıfsal engellerle karşılaşması, ilk savaşındaki başarısızlığı ve daha deneyimli komutanların hatalarından öğrenmesi, onun ileride nasıl bir lider olabileceğine dair makul bir gelişim çizgisi oluşturuyor

Ne var ki makul olmak ile etkileyici olmak aynı şey değil.

“Young Washington”ın en büyük sorunu, merkezindeki karakterin neredeyse hiç derinleşmemesi. William Franklyn-Miller fiziksel olarak ikna edici bir genç Washington yaratıyor; fakat senaryonun ona verdiği malzeme, tarihsel bir kişilikten ziyade kahramanlık hikâyesinin merkezine yerleştirilmiş bir figür. Hırslı, cesur, adalet duygusu güçlü, çalışkan, gerektiğinde otoriteye karşı çıkan ve başarısız olduğunda ders çıkaran genç adam... Washington’ın zayıflıkları bile sonunda onun büyüklüğünün kanıtına dönüşüyor. Karakterin gerçekten ne düşündüğünü, hangi çelişkilerle boğuştuğunu, kendi döneminin ahlaki dünyasıyla nasıl hesaplaştığını anlamak giderek zorlaşıyor.

Üstelik film bunu özellikle ilginç bir tarihsel çelişkinin tam ortasında yapıyor. Washington’ın temel motivasyonlarından biri, doğuştan gelen sınıfsal ayrıcalıkların önüne geçmek. İngiliz ordusuna girmek, aristokratların arasına kabul edilmek ve kendisine toplumda daha yüksek bir yer edinmek istiyor. Film bunu bir tür Amerikan rüyasının erken biçimi olarak anlatıyor. Fakat aynı karakterin köle sahibi olduğu gerçeği hikâyenin neredeyse tamamen dışında tutuluyor. Kölelik sadece bir kez anılıyor, sonra Washington’ın dünyasının ahlaki çelişkilerinden biri olarak işlenmek yerine anlatının dışına itiliyor. Bu tercih, filmin tarihsel tarafsızlığından çok tarihsel seçiciliğini görünür hâle getiriyor.

Çünkü tarihsel bir filmde "doğruluk" yalnızca kostümlerle, silahlarla, üniformalarla ya da savaş düzenleriyle kurulmaz. Bir dönemin çelişkilerini de taşımak gerekir. “Young Washington”ın Virginia ve Ohio topraklarını, İngilizlerle Fransızların rekabetini ve yerli halkların iki sömürge gücü arasındaki sıkışmışlığını göstermek konusunda özen gösterdiği kesin. İrlanda’da çekilmiş olmasına rağmen geniş ormanlar, nehirler ve dağlık manzaralar filmin dünyasına gerçekçi bir ölçek kazandırıyor. Savaş sahnelerinde dönemin muharebe biçimlerini göstermeye yönelik ciddi bir çaba da var. Ancak bütün bu ayrıntılar, filmin asıl eksikliğini kapatamıyor: Tarihsel dünyanın maddi tarafı var ama ruhu yok.

Özellikle yerli halkların anlatıdaki konumu, bu sorunu daha görünür kılıyor. Washington’ın karşılaştığı Seneca liderleri, tarihsel çatışmanın gerçek aktörleri olmaktan çok genç kahramanın gelecekteki büyüklüğünü doğrulayan figürlere dönüşüyor. Washington’ın cesaretinin neredeyse mistik bir biçimde korunması ve yerli karakterlerin onun özel bir kader tarafından seçildiğini ima etmeleri, filmin gerçekçilik iddiasını bir anda zedeliyor. Bir noktadan sonra Washington’ın tarihi bir kişilik olarak gelişimini değil, bir Amerikan efsanesi olarak orijinini izliyoruz. Oysa bu efsanenin nasıl inşa edildiğini sorgulamak, onu tekrar etmekten çok daha ilginç olabilirdi.

Filmdeki yan karakterlerin çoğu da aynı kaderi paylaşıyor. Ben Kingsley’nin Robert Dinwiddie’si, Kelsey Grammer’ın Lord Fairfax’ı ve Andy Serkis’in General Braddock’ı, Washington’ın yolculuğunda belirli işlevlere sahip ama kendi başlarına birer karakter hâline gelemiyor. Özellikle Serkis’in Braddock performansı, karakterin zaten sınırlı olan nüanslarını tamamen ortadan kaldırarak onu kibirli ve aptal İngiliz general klişesine dönüştürüyor. Washington’ın karşısına çıkan engeller böylece gerçek insanlar olmaktan çıkıp, kahramanın aşması gereken birer basamağa dönüşüyor.

Aşk hikâyesi de filmin bu genel yüzeyselliğinden nasibini alıyor. Washington’ın Sally Cary ile ilişkisi, karakterin insani tarafını ortaya çıkarabilecek önemli bir damar olabilecekken, neredeyse dekoratif bir unsur olarak kalıyor. Aralarında gerçek bir duygusal bağ kurulduğunu hissetmek zor. Sally’nin kim olduğunu, Washington’ın ona neden gerçekten âşık olduğunu ya da bu ilişkinin genç adamın hayatında ne değiştirdiğini anlamaya fırsat bulamıyoruz. Hikâye ilerledikçe savaşlar çoğalıyor, Washington’ın itibarı büyüyor, fakat karakterin iç dünyası aynı yerde duruyor.

Bu nedenle filmin ikinci yarısı özellikle sorunlu. Birbiri ardına gelen savaşlar (teknik olarak seyredilebilir olsa da) dramatik açıdan birbirinin yerine geçmeye başlıyor. Bir savaş kazanılıyor, diğeri kaybediliyor, Washington yine hayatta kalıyor, yine kendisini kanıtlıyor. Başlangıçta bir karakter gelişimini izlediğimizi düşünürken, giderek bir dizi kahramanlık sınavına maruz kalmaya başlıyoruz. Washington’ın yaşadığı yenilgiler bile (onun karakterini daha karmaşık hâle getirmek yerine) bir sonraki zaferin hazırlığına dönüşüyor.

“Young Washington” kötü çekilmiş bir film değil. Hatta belli ölçülerde özenli, anlaşılır ve samimi denebilir. Görüntü yönetimi, kostüm ve dekor çalışması, geniş manzaraları kullanışı ve özellikle dönem atmosferini kurma çabası, iki saatlik filmin tamamen özensiz bir televizyon prodüksiyonu olmasını engelliyor. Fakat sinemada yalnızca (resimlerle) eli yüzü düzgün bir hikâye anlatmak her zaman yeterli değil. Hele söz konusu olan, Amerikan tarihinin en büyük mitlerinden birinin kökenlerini anlatan bir filmse, anlatılan kişinin neden bugün hâlâ önemli olduğunu yeniden düşünmek gerekiyor. “Young Washington” ise Washington’ı yeniden keşfetmek yerine onu yeniden idealize ediyor.

Filmin Angel Studios tarafından dağıtılması da bu açıdan anlamlı. Yapımın muhafazakâr ya da dindar bir propaganda filmi olduğunu söylemek zor, çünkü doğrudan politik bir manifesto kurmuyor. Fakat Amerikan tarihine yaklaşımındaki seçicilik, kahramanlık anlayışı ve Washington’ın neredeyse kader tarafından atanmış bir lider olarak sunulması, filmin neden bugün yapıldığını hissettiriyor. Amerika’nın 250. kuruluş yılına denk gelen bir gösterimde, geçmişin kusurlarından çok ulusal gururun beslenmesine odaklanan bir film izliyoruz. Kapanış jeneriğinde seyirciden filmi desteklemesi ve daha fazla bilet satın alması istenmesi ise bu duyguyu sinema salonunun dışına taşıyor.

Belki de en büyük talihsizlik, “Young Washington”ın aslında çok daha iyi bir film olabilecek malzemeye sahip olması. Genç bir adamın aristokratik bir toplumda yükselme arzusu, sömürgecilik, sınıf, kölelik, yerli halkların toprakları, İngiliz İmparatorluğu’na duyulan sadakat ve sonunda bu dünyanın parçalanmasına yol açacak tarihsel koşullar... Bunların hepsi aynı hikâyenin içinde. Film ise bu karmaşık tarihsel malzemeyi mümkün olduğunca basit bir "kahramanın yükseliş öyküsü"ne indirgemeyi tercih ediyor.

Sonuçta “Young Washington”, kötü niyetli ya da tamamen beceriksiz bir film olmaktan daha basit bir probleme sahip: Fazlasıyla sıradan. Büyük bir tarihi kişiliğin gençliğini anlatsa da, onun büyüklüğünün ardındaki çelişkileri araştırmıyor. Perdede iyi görünen savaş sahneleri yaratıyor ama bu savaşların insan hayatındaki anlamını yeterince hissettiremiyor. Washington’ın karşısına güçlü karakterler çıkarıyor ama çoğunu karikatür düzeyinde bırakıyor. Ve en önemlisi, tarihin bize zaten anlattığı Washington’ın yerine, sinemanın yeniden keşfedebileceği bir Washington koyamıyor.

5/10