24 Ağustos 2011 Çarşamba

R.E.M. - Lifes Rich Pageant (1986)



Michael Chapman ve Archers of Loaf'un ardından yılın bir diğer reissue albümü R.E.M.'den geliyor. 1980'lerin başındaki müzik konjonktüründe kendisine makul bir yer edinip üst üste ("Murmur" ve "Reckoning" gibi) müthiş albümler yaratan grup, üçüncü uzunçaları "Fables of the Reconstruction" ile oldukça karanlık sulara girdikten sonra tam tersi, neşeli ve çağdaş bir albümle geri dönmüştü. Daha önce John Mellencamp ile de çalışmış olan Don Gehman'ın prodüktörlüğünde, grubun eski hard rock günlerine dönüşünü gösteren şarkıların yanı sıra, mid-tempo hitler ve ballad'lar da 37 dakikalık albüm boyunca adeta resmî geçit yapıyor. Şarkı sözlerinde ise Michael Stipe'ın politik takıntılarının gittikçe yerine oturduğu görülebiliyor. Grubun bugün bile en iyi şarkılarından biri olan "Superman"i de ihtiva eden albüm, belki diskografilerindeki en iyi işleri arasında ilk bakışta sayılmayabilir ama bu durum, sahip olduğu değeri görmezden getirmemeli.. 9/10


23 Ağustos 2011 Salı

Arsenal'in hâl-i pür melali

Arsenal ve daha da önemlisi Arsene Wenger için iki-üç sezon önce yazdığımız yazılar ve maalesef gözleri kör olmuş arkadaşların yorumları aşağıda.. Arsene'e "dünyanın en iyi hocası" bile denirken bu yazıları yazmak "köyün delisi" muamelesini de beraberinde getiriyor ama sonunda haklı çıkan hep biz oluyoruz. Üç yılda 1 veya 2 istisna dışında hep böyle oldu. Yine bizim iki yıl önce söylediklerimizi, insanlar şimdi söylemeye başladı. Benimse aşağıda söylediklerime ekleyecek bir şeyim yok, ne dediysek o..

Wenger hayal görmeye devam ediyor



Edit: Bu arada 2 Ağustos 2008'de yazdığımız yazıda Wilshere'in gelişini de müjdelemişiz. Hey gidi günler..

21 Ağustos 2011 Pazar

TDF (Türkiye Digiturk Federasyonu)

Digiturk isimli şirket, Türk futbolunun açık ara en aç gözlü kurumu. Yıllarca 100-150 milyon dolar vererek ve akla hayale gelmeyecek kârlar elde ederek ülke futbolunun aktörlerini sömüren bu leş kargaları, geçen yıl ihale bedeli 421 milyon dolara çıktığında günlerce, haftalarca ağlayarak bu ligin bu parayı etmeyeceğini söyleyip durdu. Ödemede zorluk yaşayacaklarını ama Türk futbolunun selayeti için bu yükün altına girdiklerini falan zırvaladı. Oysa bu işlerle ilgilenen ve araştıran kişilerin de açıkça rakamlarla ortaya koyduğu üzere Digiturk'un yıllık elde ettiği ciro rahatlıkla 1 milyar doları geçiyor ve futbol için ayırdığı paranın neredeyse kendisi kadar da bu işten kâr ediyor.

Ama Karamehmet doyar mı, doymaz elbette. Hoş, kapitalist ve emek sömürücü bir baronun bu kafada olması sürpriz değil, hiçbirimize de olmamalı. Sürpriz olan, dün açıklanan play-off saçmalığında olduğu gibi, ilgili kişi ve kruumların, Digiturk isimli açgözlülere ne kadar müsaade edip ne kadar müsamaha göstereceği.. Dünkü açıklamalardan gördüğümüz üzere TFF daha yeni göreve gelmiş olmasına rağmen yayıncı kuruluşun kuklası olma yolunda hızla ilerliyor.

Dünkü kararla birlikte adeta Türk futbolu yeniden yazılıyor. Ve son kertede baktığımız zaman bunun, yayıncı kuruluş dışında hiç kimseye bir faydası yok. Kulüpler daha fazla maç yapacak bir kere, buna niye sevinsin? Ayrıca 34 haftalık bir maratonu dişiyle tırnağıyla lider bitirmiş bir takım, niye tekrar play-off maçları oynamak durumunda kalsın? Diyelim ki 15 puanla ligi önde bitirdi ama inanılmaz bir şanssızlıkla son hafta üç oyuncusu birden sakatlandı. Ve play-off maçlarında onlardan faydalanamayacak, yazık değil mi? Ekstrem örnek verdiğimi mi düşündünüz, "abartıyor" mu dediniz? 1998-99 sezonunu hatırlatırım o halde size. Şampiyonlar Ligi ön elemelerine kimin gideceğini belirleyecek olan Fenerbahçe-Beşiktaş maçının 2 gün öncesinde Fener kalecisi Rüştü falçatayla elini doğradı. Maçın 5. dakikasında stoper Jes Hogh kırmızı kart gördü. İlk yarının ortalarında da diğer stoper Uche'nin ayağı kırıldı. Fenerbahçe'nin en önemli yeri ve omurgası olan o üçlünün hepsi 3 gün içinde takımdan uzak kaldı. İkisi uzun süreli, Hogh de 2 maç. Dolayısıyla olmaz demeyin, oluyor.

Sezon sonunda oynanacak olan play-off maçları 4 yarı final ve 1 (ya da muhtemeldir ki 2) final olmak üzere heyecan dozu en yüksek karşılaşmalar olacak. Yaratacağı reklam ve reyting pazarı inanılmaz boyutlarda olacaktır ve durduk yerde yayıncı kuruluşun cebine, lig boyunca elde ettiği söz konusu gelirin neredeyse 5'te biri kadar daha gelir girecek demektir. Bu, takımların katlanacağı bu yeni sistemin yarattığı katma değer. Peki kulüplerin cebine buradan ne girecek? Elbette hiçbir şey. Digiturk'ün yayın ihalesini satın aldığı lig bu değildi, dolayısıyla eğer yeni bir lig oynanarak yayıncı kuruluş zengin ediliyorsa şayet, o zaman buradan doğacak katma değer de ihale nispetinde kulüplerle paylaşılmak zorundadır. Kulüpler Şansal Büyüka'nın dediği gibi bu tiyatroya iştirak ediyor, kuyruklarını kıstırıp kafalarını eğiyorsa, onlara da yazıklar olsun. Digiturk bırakıp kaçar diye korkuyorlarsa, bir kedininki kadar bile yürek sahibi değiller demektir. Böyle yağlı bir kapıyı bırakıp gidecek bir babayiğit yoktur zira..

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Villas-Boas'ın yanlışları

Porto ile çok genç yaşta kazandığı olağanüstü başarılar nedeniyle, tıpkı Mourinho gibi Chelsea teknik direktörlüğü için seçilen Villas-Boas, EPL'de iki hafta geride kalmışken hiç de iyi izlenimler bırakmadı seyredenlerde. Tek bir şablona saplanmış, tutucu, elindeki malzemeyi doğru analiz etmekten uzak, yaratıcılıktan yoksun bir vizyon ortaya koyarken aynı zamanda maç içinde de doğru hamleleri yapmakta yetersiz kalıyor.

Burada yıllardan beri teknik direktörlüğün %50'sinin "sezon başında takımı kurmak" olduğunu bas bas bağırıyorum. Villas-Boas öncelikle bu hususta sınıfta kaldı bana göre. Zira Chelsea kadrosuna bugün baktığımız zaman ileri uçta oynayacak tam 7 oyuncu görüyoruz. Tek santrforlu 4-3-3 sistemini benimseyen bir hoca, nasıl bu kadar santrforu kadrosunda tutar? Onlar varken nasıl gidip Lukaku'yu transfer eder? Mantıklı hiçbir cevabı olmayan sorular bunlar.

Kaldı ki, zaten elinizde Torres, Drogba, Anelka gibi isimler varken tek santrforlu bir sistem oynamak da tam saçmalık. Bu oyuncuların hiçbiri tüm maç kenarda olmayı sindiremeyeceğine göre en azından çift forvetli bir sistemde her maç hepsinin birden oynaması sağlanabilir. Ya da eğer tek santrfor oyanacaksa bir tanesi kesin gönderilir. Nokta.

Bana göre yapılması gereken ise kesinlikle çift santrforlu 4-3-1-2 sistemini uygulatmak. Chelsea'nin elinde öyle orta sahalar ve öyle forvetler var ki, bundan başka herhangi bir sistem uygulatmaya kalkışıldığında mutlaka oyunculardan en az 1-2'sinin veriminin çok ama çok düşeceği mevkilerde sıkıştığını görüyoruz. Ayrıca yedek kalanlar da birer huzursuzluk potansiyeli olarak kulübede oturmuş oluyor.

4-3-1-2 idealdir dememin diğer önemli nedeni de orta saha oyuncularının yapısı. Elde Ramires ve Malouda gibi hem iç, hem de çizgi oyuncusu olarak görev yapabilen oyuncular varken, başka türlü bir arayışa girmek zaten abesle iştigal. Malouda 4-3-3 veya 4-2-3-1'in sol kenarı için yaratıcılığı sınırlı bir oyuncu. Çok çalışkan, iyi niyetli, bir miktar da yaratıcı ama kim onun Ronaldo, Nani, Messi vs. olduğunu söyleyebilir? Oysa 3'lü orta sahada iç oynadığında hücumda beke destek vermek amacıyla çizgiye çıkan, onunla varyasyona giren, savunmada da içe gelip ön liberoya destek veren oyuncu olarak kusursuz bir model teşkil ediyor bence. Aynı şeyler sağ için Ramires'te de geçerli. Bu iki oyuncuyu Mikel'in (iyileşince Essien'in) iki yanına yerleştirip, iki maçtır sol içte sıkışıp kalan Lampard'ı da forvetlerin arkasına sürerek kusursuza yakın bir orta saha şablonu elde etmek mümkün. En azından bu kadrodaki en efektif çözümün bu olduğu kesindir. Bu diziliş için Benayoun ve McEachran gibi ideal yedekler de elde mevcuttur.

Dolayısıyla Villas-Boas'ın daha fazla tutucu davranmadan (ki mevcut görüntüsü bana Fener'deki Zeman'ı hatırlatıyor) bir an önce eldeki malzemeye en uygun oyun modeline dönmesi gerekiyor. Yoksa daha ilk haftalarda ne olduğunu anlamadan çok sayıda puan kaybı yaşanacak.

Best Music Videos Ever #11: Take on Me

1980'ler, gençlerin "Duran Duran'ciler" ve "A-ha'cılar" olarak ayrıldığı dönemlerdi. Daha yaşımız küçük olmasına rağmen her ikisini de reddedecek kadar müzik zevkine sahip olduğumuz için bugün geriye bakıp gurur duyduğumuz bu kısır çatışma, gruplardan ikisine de bir şey kazandırmadı belki ama zaten "Blur vs. Oasis" gibi keskin bir ayrım da değildi bu. Her ne kadar bu ikisi arasında Duran Duran'in daha fazla akılda kalan, daha güzel şarkılara imza attığını rahatlıkla söyleyebilecek olsak da, mezkur iki grubun kariyerlerinin toplamından çıkan en başarılı iş, kesinlikle bu video. O zamana kadar kliplerde pek kullanılmamış rotoskopi (video filmini önce çekip, sonra frame frame oynatıp, her frame'in üzerine kâğıt koyup çizerek kopyalamak) yöntemini kullanması ve bunu son derece naif ve sıcak bir öykünün içine yedirmesi nedeniyle, bir kez seyredenin aklından kesinlikle çıkmayacak bir deneyim sunuyor "Take on Me" (ki söz konusu yöntemle tam 16 hafta uğraşılarak 3000'den fazla frame kopyalanmıştı). İşin yaratıcısı olan yönetmen Steve Barron ise, Michael Jackson'dan "Billie Jean" ve Dire Straits'ten "Money for Nothing" başta olmak üzere çok tanınmış videoların sahibi olan önemli bir isim.

1986 MTV Müzik Ödülleri'nde 8 dalda aday olan "Take on Me" bunların 6'sında ipi göğüslemeyi başarmıştı. Şurası rahatlıkla söylenebilir ki bu güzide video, üzerinden geçen 25 seneye ve teknolojideki akıl almaz gelişime rağmen, bugün bile insanı etkilemeyi başarıyor.

A-ha - Take on Me (1986)
Yönetmen: Steve Barron


16 Ağustos 2011 Salı

Ne bekliyordunuz?

Bu soruyu, Fenerbahçe'nin ciddi ciddi küme düşürülmesini bekleyen zavallılara soruyorum öncelikle.. İnsan, hukukun h'sinden anlamıyorsa bile şu yüz kızartıcı operasonun başlamasından beri biraz televizyon seyreden herhangi biri bu konuda bir şeyler öğrenirdi. Öğreneceği ilk şey de, ortada somut bir delil yokken hiçkimsenin suçlu sayılmayacağı olurdu muhtemelen. Ama belli ki ya kafaları çalışmıyor çoğunun, ya duyup okuduklarından bir şey anlamıyorlar ya da Fener kompleksi ve nefreti ile hepsi kör olmuş.

TFF başkanlığında bir anda ne olduğunu anlamadan kendini buluveren Aydınlar, muhtemelen hayatının en zor günlerini yaşıyor. Tayyip tarafından Fenerbahçe başkanlığına giden yolu kesilmek için, Fener taraftarının gözünde giderek artan itibarı zedelensin diye Atalay ve Gümüşdağ elemine edilerek o koltuğa getirilen Aydınlar, (kibarcasını yazıyorum) "ayakta uyutulduğunun" farkında mı acaba? An itibarıyla hiçbir cenaha yaranamayacak, yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakal diyebileceğimiz bir pozisyonda resmen can çekişiyor. Bugün açıklanan kara ise, başka türlüsünün mümkün olmadığı zorunlu bir duruma işaret ediyor. Daha önce yazdığım daha yeni başlıyor başlıktı postta şu ifadeleri kullanmıştım: "Daha iddianame ortada yokken, TFF'nin alacağı herhangi bir kararın, dolaylı yoldan bizzat "iddianame"nin kendisini teşkil edeceğini kimse göremiyor mu? Böyle bir yük nasıl TFF'ye yüklenir, TFF nasıl böyle enayice bir şekilde bu işgüzarlığa soyunur? Akıl alacak işler değil bunlar.." Gerçekten de TFF kendisini sarıp sarmalayan tehlikenin farkına vardı ama biraz geç vardı. Aydınlar diyor ki, "savcılığın elinde tutuklama için yeterli delil olabilir ama bizim bir karar vermemiz için yeterli delil yok." Yani tutuklama demek mahkûmiyet demek olmadığı için, yargının konuyla ilgili olarak vereceği kararın beklenmesinden başka çare olmadığını söylüyor bir anlamda. Zaten TFF'nin yerindeki hiçbir kurum ya da kişi, başkaca bir karar veremezdi. Bu yüzden benim için hiçbir sürpriz yok.

Sürpriz olan ise Aydınlar'ın kullandığı bir-iki ifade.. Örneğin "kendinden şüphe eden bir kulübümüz varsa, Avrupa kupalarına gitmesin" demesi olacak iş değil. Ne demek "kendinden şüphe eden"? Ben bu ifadeden direkt olarak TFF'nin de bir takım delilleri akla yatkın bulduğunu, belki delil olarak görebileceğini ama mahkemede iddianame hazırlanmadığı için henüz bir "karar" veremediğini anlıyorum. Belki yanılıyorumdur ama ben böyle düşünüyorum. Eğer durum böyleyse, şu anda sadece pisliğin halının altına süpürüldüğünü ve fakat ileride çok vahim şeyler olabileceğini düşünebiliriz. Bekleyip göreceğiz.

Şu anda artık futbola dönme zamanı.. Lig ve Şampiyonlar Ligi'nin başlamasına 1 aydan az kaldı. Fenerbahçe için transfer operasyonu da yarından tezi yok başlıyor, başlamak zorunda. Öncelikli hedef Yobo olmakla birlikte orta saha ve forvete de oyuncu alınabilir. Oradaki gelişmeleri de çok merak ediyorum.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Best albums of 1997 (#2)



11. Teenage Fanclub - Songs from Northern Britain (9)
20. Blur - Blur (9)


Not: Albümleri indirmek için her birinin üzerine tıklayınız. Ölmüş link varsa, yorum kısmında bildiriniz.

14 Ağustos Pazar, adalet için herkes Taksim'e..

Şike soruşturması adı altında yürütülen yüz karası operasyonun üzerinden neredeyse 1.5 ay geçti. Bu süreçte bakıyoruz, dik ve istikrarklı bir duruş sergileyen yegâne kurum, Fenerbahçe'nin büyük taraftarı olmuş. Basın zaten satılık, onlardan yana hiçbir ümidimiz yok; 10 senedir televizyon da seyretmiyorum, gazete okumuyorum. Sosyal paylaşım siteleri fazlasıyla yetiyor. Yargı'ya bakıyoruz, Mehmet Berk'in kim olduğunu falan herkes biliyor zaten. TFF işi eline yüzüne bulaştıra bulaştıra rezil oldu, sonunda ligleri erteleyip rahat bir nefes aldı. Şimdi birkaç gündür ortada yoklar. Zaman kazanmış oldular. Beşiktaş camiasına bakıyoruz, bu andan itibaren kendi varlığını lağv etmesi gereken (şayet utanmaları varsa) Çarşı grubu, Tayfur gibi bir adam için "aklanın gelin" kampanyası başlattı. On gün sonra aynı kişiler için "bunlar masum" diyerek imza topladı. Neresinden tutsan elinde kalan bir ikiyüzlülük. Fenerbahçe majör zanlı durumunda iken kendi sitelerinden "Trabzon'un alın teriyle aldığı şampiyonluğu kutlarız" diye mesaj yayınlayıp, iki gün sonra Trabzon ve Beşiktaş da şüpheli olunca geri vites yaptılar vs. vs. Çarşı, en az gfb kadar iğrenç bir oluşum olduğunu net bir şekilde gösterdi. Ulan hadi Fener düşmanısınız diyelim, devletin örtülü ödeneğinden 27 milyon dolar yardım alan bir kulübün "alın teri"nden nasıl bahsedersiniz, geri zekâlılar! Keser döner sap döner, o keser bir gün sizin de bir yerinize kaçar. Bakarsınız gelecek yıl, devletin yardım yaptığı bir takımla siz yarışa girersiniz. O zaman ağlamayın..

G.Saray taraftarına zaten bir şey demiyorum. Onların 96-2000 döneminden beri ne oldukları ortada. Keza akıl-fikir-zekâ yoksunu Trabzonlular da öyle..

Ama Fenerbahçe taraftarı öyle mi? Bu ülkenin en büyük sivil toplum örgütü olduğunu taa en başından beri kanıtlayan, ilk gün söylediği sözden bir gıdım sapmayan, dik duruşunu hiç bozmayan, suç kanıtlanana kadar tüm değerlerine ölümüne sahip çıkan ama kanıtlanırsa da "küme düşelim, cezamızı çekelim" diyecek kadar inanılmaz bir topluluktan bahsediyorum. Hiç kimsenin organize etmediği, sadece kulüp sevgisiyle bireysel olarak hareket eden, sesi en gür çıkan, sevgisi büyük, en büyük olan taraftardan söz ediyorum.. O taraftar bu hafta sonu Taksim'de toplanıyor. Artık ezelî rakiplerin bile kabul ettiği bu tiyatroya karşı sivil olarak bugüne kadar gösterilmiş belki de en büyük tepkiyi gösterecek. İstanbul'da yaşayan her Fenerbahçe taraftarının katılması gereken bu organizasyona, gidebilecekse ülkenin her yerinden herkes gitmeli.

Zira bu sadece futbolla ilgili bir şey değil, bunu herkes anladı sanırım. Bu ülkede oluşturulmaya çalışılan korku imparatorluğuna, yatak odalarımıza kadar giren hayasız bir zihniyete, "her şeyi istiyorum, hem de hemen!" diyen eli kanlı bir tiranlığa karşı, insan olarak herkesin iştirak etmesi gereken bir olay artık bu. Ses ne kadar gür çıkarsa, o kadar etkili olur. Bu yüzden 14 Ağustos gösterisine, duyarlı olan, cumhuriyetini seven, çocuklarını daha özgür bir toplumda yetiştirmek isteyen herkes katılmalı..

7 Ağustos 2011 Pazar

Archers of Loaf - Icky Mettle (1993)


Superchunk ve Polvo gibi güzide grupların da memleketi olan Chapel Hill (North Carolina) menşeli Archers of Loaf, '90'lı yılların ortasına doğru kotardığı bu ilk albümüyle, indie sahnesinin dikkat çekici gruplarından biri hâline gelmeyi başarmıştı. Gitar ağırlıklı, son derece enerjik ve bol katmanlı bir müzik icra eden dörtlü, 2000 yılına kadar sürdürdüğü çalışmaları arasında bir daha bu seviyeye yaklaşan bir işe imza atamadı belki ama grubun konserler vermek amacıyla tekrar bir araya gelmesi üzerine yeniden piyasaya sürülen "Icky Mettle", hâlâ ilk günkü gibi yüksek kalite ve enerjiyle tınlıyor. Her ne kadar bazı dinleyiciler için biraz fazla gürültülü olsa da armoni zengini olan Archers of Loaf müziği, arayışlarını guitar-rock dediğimiz tarzın spekturumu içinde olabildiğine geniş bir alana yayarken, albümün bütününe sirayet etmiş bulunan tuhaf gerilim duygusu ve tahrip edilmiş sesler vasıtasıyla varmak istediği noktaya ulaşmayı başarıyor ve '90'lar indie peyzajına kalıcı bir imza atıyor.. 9/10