6 Şubat 2016 Cumartesi

En iyi 5 Alejandro González Iñárritu filmi


1. The Revenant (8.0)
2015

2. Amores Perros (7.5)
2000

3. Birdman (7.0)
2013

4. 21 Grams (6.5)
2003

5. Babel (6.5)
2006

Diğer: Biutiful (6.0)


24 Ocak 2016 Pazar

Haftanın albümü: Tindersticks - The Waiting Room


25 yılı deviren kariyerlerine tam 11 stüdyo albümü (bir o kadar soundtrack ve bilumum çalışma) sığdıran Nottingham çıkışlı Tindersticks, rahatlıkla müzik tarihinin "melankoli kralları" olarak adlandırılabilir. Onların "yağmurlu şehir gecelerinin soundtrack'i" diye tanımlanabilecek müziğinde hemen ilk dinleyişte fark edilen, "alâmet-i farika" diyebileceğimiz özellikler; zengin orkestrasyon, son derece titizlikle düzenlenmiş yaylılar, atmosfer olarak sinemasal bir ihtişam ve belki de en önemlisi, Stuart Staples'ın (insana kayıp ve yalnızlık hissi veren) o eşsiz bariton sesi.. Formül belki eskidi ama bu formül, çeyrek asrın ardından (ve hatta 2007'den beri grup bünyesinde birkaç kez personel değişimi yaşanmış olsa da) hâlâ ortalamanın çok üzerinde albümler üretmeye devam ediyor.

Grubun 11. stüdyo albümü "The Waiting Room", nazik ama sıradışı düzenlemelere sahip yaylılarla döşenmiş, dinleyiciyi o tanıdık sulardaki yeni bir maceraya davet eden (entrümental) "Follow Me" ile açılıyor. Hemen ardından "Second Chance Man", benzer seyreklik ve yavaşlıktaki (fena halde "Can Our Love" dönemini anımsatan) bir başlangıcın ardından aniden devreye giren nefesliler ve fokur fokur kaynayan org ile adrenalini yükseltiyor. Ekibin imza şarkılarından biri diyebileceğimiz (ve acımasız ritmli bir bas lokomotifi tarafından çekilen) "Were We Once Lovers?" disko benzeri bir ritmi Staples'ın yarım kalmış/bulanık hatıralar arasında gezinen sesi ile ters-yüz ederken, (grubun hemşehrisi olan) İngiliz caz sanatçısı Julian Siegel'ın katkıda bulunduğu "Help Yourself" özellikle yüksek performanslı mariachi nefesliler ve alışılmadık ferahlıktaki sözleri ile Tindersticks evreninde (küçük de olsa) yeni pencereler açıyor.

(Aşağıda videosunu bulabileceğiniz) "Hey Lucinda", 2010'da (38 yaşında) vefat eden Kanadalı singer/songwriter/aktris Lhasa de Sela ile yapılmış bir düet. "Ben sadece, dans etmenin nasıl hissettirdiğini hatırlamak için dans ederim" gibi muazzam sözlere sahip olan hüzünlü şarkı 2009'da kaydedilmiş ve yakın bir arkadaşını kaybetmenin üzüntüsünü uzun süre yaşayan Staples, yıllarca beklettikten sonra parçayı bu albüme koymaya karar vermiş. Kadın vokalinin, Tindersticks müziğinde düetler için özel bir yeri olduğu herkesin mâlûmu, ki 2008'deki "Waiting for the Moon" albümünde "Sometimes it Hurts"ü de Staples ile seslendiren Sela, bu parçada erkeklerin verdiği (tutulmayan) sözlerden artık bıkmış Lucinda olarak albüme damga vuran bir performans ortaya koyuyor. Ve ilk yarı, her yönüyle tam bir Tindersticks şarkısı olan (enstrümental) "Fear of Empliness" ile sona eriyor.

Zengin orkestrasyonlu ve karamsar sözlere sahip (sinematik) "How He Entered" belki de grubun 1995'teki "My Sister"dan beri yaptığı, spoken-word tarzdaki en iyi şarkı. Staples'ın adeta içinden çekip çıkarılan ve ismi sanki idamı bekleme durumuna çağrışım yapan "The Waiting Room" ile rahatlatıcı "Planting Holes" gibi atmosfer olarak grubun ilk yıllarını fazlasıyla hatırlatan iki sağlam parçanın ardından bir başka düet, "We are Dreamers" var. Bu kez kadın vokal, Savages grubundan (ki onlar da aynı gün yeni albümlerini piyasaya sürdü) Jehnny Beth ve Staples ile uyumları tek kelimeyle olağanüstü. Kapanıştaki "Like Only Lovers Can" "buluşma yerimiz artık olmadığına göre, bundan sonra nerede ağlayacağız?" gibi dokunaklı sözleriyle, dinleyiciyi yazının başında sözü edilen o tanıdık sulara götürüp bırakıyor.

Aynı zamanda multimedya bir çalışma olan ve her şarkısına Claire Denis, Christoph Girardet vs. yönetmenlerin bir video çekeceği "The Waiting Room" günümüz müziğine çoktan imzasını atmış, nesiller sonra bile dinlenecek olan nevi şahsına münhasır bir grubun, hiç eskimeyen ve standardı hep yüksek olan o sonsuz repertuarından dinleyicisini tatmin edecek bir hediye.

Albümün notu: 8.4

Çıkış tarihi: 22 Ocak 2016



17 Ocak 2016 Pazar

Haftanın albümü: Anderson .Paak - Malibu


Anderson .Paak, Oxnard/California (1986) doğumlu bir rapper/singer/songwriter. Annesi Güney Koreli bir çiftçi ve 50'li yıllarda Los Angeles'a göç etmiş. Babası Hava Kuvvetleri'nde pilot, daha sonra makinist olarak çalışmış ve erken yaşta ölmüş. Paak'ın bu dramatik hayat hikâyesinin etkilerini, yeni albümü "Malibu"nun her notasında hissetmek mümkün (açılıştaki "The Bird"den: "Mama was a farmer. Papa was a goner", kapanıştaki "The Dreamer"dan: "Who cares ya Daddy couldn’t be here, Mama always kept the cable on. I’m a product of the tube and the free lunch. Living room, watching old reruns.")


Sanatçı (tam adı Brandon Paak Anderson), 2014 Ekim ayında ilk albümü "Venice" ile kariyerine umutvar bir başlangıç yapmış ve yeteneklerine dair ilk ipuçlarını vermişti ama belki ondan daha çok, Dr. Dre'nin (geçen yıl piyasaya çıkan ve) olumlu eleştiriler alan uzunçaları "Compton"daki 16 şarkının 6'sına katkıda bulunarak ismini duyurmuştu (hatta aralarındaki işbirliği o kadar güçlüydü ki, Dre aslında "Animals" şarkısını Paak'ın "Malibu" albümüne koymak için kaydetmiş ama sonradan fikir değiştirmiş). Müzik tarihinin dev isimlerinden birinin tedrisatından da bu şekilde geçmiş olan Paak (yani daha 5 yıl öncesinde eşi ve bebeği ile evsiz durumda olan bu delikanlı), şimdilerde ikinci albümü "Malibu" ile kariyerinin daha başlarında, şaşırtıcı olgunlukta bir dev adım atmış denebilir.


Paak'in müziğinin odağında elbette (her şekle girebilen) olağanüstü güçlü sesi var. Gençlik yıllarında davul çalıp şarkı söylediği kilise korosunda temeli atılmış olan bu benzersiz sese kendi günahlarından, yanlış kararlarından, içsel muhasebelerinden vb. bahsettiği şarkı sözleri eşlik ediyor. Paak kimi zaman anlatıcı, kimi zaman kahraman ve kimi zaman da kendi hikâyesinin haini olarak karşımıza çıktığı bu dizeler vasıtasıyla, anlattığı öykülere içten ve duygusal bir çerçeve çiziyor. Müzikal yapıda ise göz kamaştırıcı bir zenginlik ve çeşitlilik söz konusu. Birbirine pek benzemeyen 16 şarkılık bu palette şekil değiştiren hafif tempo R&B, '90'lar hip-hop, '70'ler funk ve '60'ların soul düzenlemelerine ek olarak manik bas melodileri ve davul döngüleri adeta resmi geçit yapıyor. Hatta kimi şarkılarda "Dre kabilesi"nin bir diğer mensubu, günümüzün en büyük rap sanatçısı Kendrick Lamar'ın etkilerini hissetmek bile mümkün. Tüm bu karışıma kimlik veren şey ise groove temelli denilebilecek bir "atmosfer", ki bu da bütünlük arz eden bir ruh hâli kurulmasına vesile oluyor. Müzik tarihinin muhtelif dönem ve türleri arasında (adeta şekerci dükkânına girmiş bir çocuk hevesi ve hoyratlığıyla) özgürce gezinen Paak'in, albümünün "işitsel bir deneyim" olmasını istediğine şüphe yok.


ScHoolBoy Q, Talib Kweli, BJ the Chicago Kid, Rapsody and The Game gibi kalbur üstü isimlerin de çeşitli şarkılara katkıda bulunduğu "Malibu", 29 yaşından çok daha olgun görünen üstün bir yeteneğin (günlüğünden fırlamış kadar) samimi, mütevazı, duygulu ama bir o kadar da azim ve tutku dolu başyapıtı.


Albümün notu: 8.7


Çıkış tarihi: 15 Ocak 2016




Haftanın albümü: David Bowie - Blackstar



İlk albümünü 1967 yılında yapan David Bowie, modern zamanların pop tanrılarından biri. 2003’teki “Reality”nin ardından on yıl boyunca inzivaya çekilmiş olması, onun bu konumunu tehlikeye atmıyor. Pek iyi eleştiriler almayan 2013’teki dönüş albümü (hoş melodilere ve düzenlemelere sahip olsa da bütünlükten yoksun ve tutarsız) “The Next Day” de öyle. Hatta popüler ve deneysel kültüre damgasını vurduğu 1970’lerden sonra hiçbir şey üretmese, yine de bugünkü saygın konumunda olurdu Bowie ama 69. doğum gününde yayımladığı 25. stüdyo albümü “Blackstar”, bu benzersiz sanatçının ismine yakışan, yaptığı işe hâlâ tutku ile bağlı olduğunu (ve “geleceğe baktığını) gösteren, hayranların beklentilerinin üzerinde çok iyi bir albüm.

Bowie uzun yıllardan beri gözlerden uzak yaşıyor ve basına röportaj vermekten kaçınıyor. Bu arada 70’lerdeki arşivini kamuya açtığı “David Bowie Is” sergisi dünyayı gezerken o “Lazarus” müzikaliyle uğraşıyor. Bu eser, değeri çok az bilinen İngiliz yönetmen Nicholas Roeg’un çektiği ve başrolünde Bowie’nin oynadığı kült başyapıt “The Man Who Fell to Earth”den (1976) ve filme esin kaynağı olan kitaptan uyarlanmış ve Bowie’nin kariyerindeki şarkıları içeriyor. İştigal ettiği bu “teatral” çalışmalar, “Blackstar”ın yapısında ve haleti ruhiyesinde son derece baskın biçimde etkili olmuş denebilir. Albümün genelindeki “karanlık” atmosfer de kaynağını yine oradan alıyor.
Bununla birlikte günümüzde yapılan müziklere hiç benzemeyen, nevi şahsına münhasır, öncü ve sofistike bir albüm bu; zira “Blackstar”ın yapısını belirleyen bir diğer unsur, Bowie’nin son yıllarda teşriki mesai yaptığı (Danny McGaslin’in önderliğindeki) modern jazz dörtlüsü ve New York çıkışlı bazı usta müzisyenler. Hatta öyle ki, kimi şarkılarda Bowie’den rol çaldıkları bile söylenebilir. Bowie’nin (genelde çift vokal olarak kullanılan) sesi, geçen 48 yılın ardından belki eskisi gibi “sınırsız” değil ama sanki daha güçlü. Şarkı sözleri birinci ağızdan yazılmış suçlu, kıskanç, kaybeden ve düşmüş yeraltı hikâyeleri anlatıyor. Ölüm ve ölmek, birden çok şarkıda karşımıza çıkan temalar.
Açılışta yer alan (videosunu aşağıda bulabileceğiniz) on dakikalık “Blackstar”, aynı zamanda albümün ruhunu bire bir yansıtan üç bölümlük bir senfoni. McGaslin’in yumuşak ezgileri, elektronik davullar, 80’lerden fırlamış synthesizer dokunuşları ve oryantal yaylılara eklenen Bowie’nin farklı şekillerde kullandığı sesi, ortaya tuhaf ama albümün tamamına yayılan bir enerji çıkarıyor. 17. yüzyıla ait bir tragedyadan esinlenen “Tis a Pity She Was a Whore”, olağanüstü yetenekli davulcu Mark Guiliana’nın agresif ritmleri, McGaslin’in (Bowie şarkı söylerken bile susmayan) efsanevi saksofon soloları ve ensest/cinayet temalı hikâyesiyle karanlığın dozunu arttırıyor. Bowie’nin “A Clockwork Orange”daki uydurma Nadsat aksanını kullandığı “Girl Loves Me”, jazz gitaristi Ben Monder ve basçı Tim Lefebvre’in damgasını vurduğu çok güçlü bir balad. McGaslin’in saksofonu yine olmazsa olmaz bir “tamamlayıcı unsur” olarak orada.
Albümün ikinci single’ı olan “Lazarus” yukarıda belirtildiği gibi Bowie’nin oyunu ile aynı adı taşıyan, alien-vari güçlü vokalleri ile öne çıkan bir parça. Yine yüksek ritmli gergin davullar ve her satırdan sonra bile duyulabilen distortion gitarlara ek olarak, 80’leri fazlasıyla hatırlatan synth dokunuşlar onu zamansız bir hâle getiriyor. Bowie’nin “Sue, seni yabani otların altına doğru ittim. Sue, güle güle” gibi cümleler sarf ettiği, “Lanet olası Pazartesi nereye gitti?” diye haykırdığı “Sue (or in a Season of Crime)”, McGaslin dörtlüsünün (Ornette Coleman tarzı) kusursuz bir uyum yakaladığı, albümün tema parçalarından biri. “Dollar Days” Bowie’nin “I’m dying to push their backs against the grain, and fool them all again and again,” serzenişi ve McGaslin’in olağanüstü performansıyla hafızalara kazınırken, kapanıştaki “I Can’t Give Everything Away” yine otobiyografik sözleri, 80’ler etkisindeki synth yaylı ve davulları ve McGaslin’in yumuşak dokunuşlarıyla albümü tamamlıyor.
El sonuç “Blackstar”, yaratmak istediği etkiyi oluşturmak için jazz ve sinematik sesler başta olmak üzere akla gelebilecek her tür müzikal numaradan enerji alan, belki tam olarak idrak edebilmek için yeni deneyimlere alışık kulaklar ve 'tekrar dinleme'yi talep eden ama son kertede dinleyiciye benzersiz bir deneyim sunan; Bowie’nin (ve mesela Roxy Music’in) 70’lerde yaptığı prog-glam rock, yine Bowie’nin 90’lardaki drum ‘n bass ve 80’lerdeki elektronik dönemleri ve hatta (örneğin en çok) Scott Walker’dan bile izler taşıyan ama bir şekilde yeni ve taze tınlamayı başaran postmodern bir albüm. Bowie’nin 45 yıllık dostu ve prodüktörü olan Tony Visconti’nin bütünlüklü çalışması da en güçlü kozlarından biri. Hepsinin ötesinde, Bowie’nin 1977 yılındaki iki başyapıtı “Low” ve “Heroes”dan beri yaptığı belki de en anti-konvansiyonel iş, ki bu bile onu kariyerinde özel bir yere koymaya yeterdi.
Albümün notu: 8.9

Çıkış tarihi: 8 Ocak 2016



Best movies of 2015

15. Danny Collins (7.5)
image1
“Cars” ve “Crazy. Stupid. Love.” gibi filmlerden hatırladığımız deneyimli senaryo yazarı Dan Fogelman, İngiliz Folk şarkıcısı Steve Tilston’ın, John Lennon’ın kendisine yazdığı bir mektubu 34 yıl sonra okumasından esinlenerek yazıp yönettiği “Danny Collins”te ümit verici bir ilk filme imza atıyor. Filmin başarısındaki en önemli etkenlerden biri, Fogelman’ın “kişisel” bir öyküden yola çıkmasına rağmen, kahramanının içinde bulunduğu duygusal durumdan “evrensel” bir takım sonuçlar çıkarmayı başarması. Öyle ki, kariyer peşinde koştuğu ve kimi zaman başarılarla da taçlanmış olan 40 yılın ardından 40 yıl önce hayal ettiği şeylerle arasındaki mesafeyi gören ve hayatını değiştirmeye karar veren Tilston, belli yaşı geçmiş her (çalışan) dünya vatandaşı için bir iç-sorgulama seansına vesile olabilir. Klişe bir takım “dönüşüm” trüklerinden de destek alan film, soğukkanlı ve ironiden beslenen üslubuyla (Al Pacino’nun olağanüstü oyunculuğuna sırtını dayayarak), soyunduğu görevin hakkını fazlasıyla veriyor.

14. Pride (7.6)
image2
1984 yılında İngiltere’de maden işçileri için destek kampanyası başlatan bir grup lezbiyen ve gay aktivistin gerçek hikâyesini anlatan “Pride”, seyirciyi hem güldüren, hem dokunaklı finaliyle hüzünlendiren, hem de ayna tuttuğu dönemin ruhunu çok iyi yakalayan eğlenceli bir film. O zamanın toplumunda bir araya geleceği hiç düşünülmeyen söz konusu iki alt kümenin “Thatcher zulmü”ne karşı gösterdiği dayanışma ve birlik duygusu, öykünün can damarı denebilir. Bunun yanında usta oyuncuların canlandırdığı 10’a yakın baş (!) karakterin her biri, ilk senaryosunu yazan Stephen Beresford’un şaşırtıcı başarısıyla seyirciye son derece inandırıcı şekilde sunuluyor. Yönetmen Matthew Warchus ise öykünün hissettirdiği o “direniş” duygusunu filmin merkezine yerleştirip, oyunculara alan bırakan ölçülü bir yönetmenlik sergiliyor. “Gezi” direnişi nedeniyle bizim seyircimiz için ayrı bir anlam arz eden “Pride”, sinemayı seven herkesin en az bir kere görmesi gereken ve belgesel değeri de olan önemli bir film.

13. Kingsman: The Secret Service (7.6)
Kingsman_The_Secret_Service_poster
“Kick-Ass” ve “X-Men: First Class” gibi kalbur üstü filmlerin yönetmeni Matthew Vaughn’ın çektiği “Kingsman”, İngiliz ajan filmleri geleneğine hem saygı duruşunda bulunan, hem de o geleneğin kişisel bir “kompozisyon”unu çıkaran dört dörtlük bir aksiyon. Cem Yılmaz’ın “G.O.R.A.” ve “A.R.O.G”da uzay filmleri üzerine yapmaya çalıştığı şey bir “parodi”ydi örneğin; her ikisi de (yaratıcının, parodisini yaptığı olguya yabancılığı nedeniyle) sığ ve sığlığının gayet farkında olan, seyirci için yapılmış filmlerdi. Quentin Tarantino ise “Kill Bill”de, yüzlercesini seyrederek büyüdüğü uzakdoğu dövüş filmleri üzerine kendi kişisel yorumunu getirmişti. O geleneğe olan ve sonsuz gibi görünen bir tutku, sevgi ve en önemlisi hâkimiyet söz konusuydu. Yaratıcının bu hâkimiyeti, çağdaşlık ve dehayla birleştiğinde ortaya hem seyirciye o eski filmlerin tadını anımsatan bir atmosfer, hem geleneğin klişe ve komik taraflarını hicveden ince bir mizah, hem de her karesinden samimiyet fışkıran bir film çıkıyordu.
“Kingsman” işte bu ikinci kulvarda ilerleyen bir film. İngiliz usûlü komedi ve popüler kültür öğeleriyle nakış gibi işlenmiş, dünyadaki eşitsizlik ve “alt sınıf/seçkinciler” ayrımı üzerine kayda değer şeyler de söyleyen sürükleyici bir hikâyesi var. “Kill Bill”den 11 yıl sonra çekilmiş olmanın etkisiyle video/bilgisayar oyunlarından fazlasıyla esinlenen (bale estetiğiyle çekilmiş) dövüş sahneleri ve Colin Firth başta olmak üzere oyunculukları da cabası.

12. Whiplash (7.7)
whiplash
1985 doğumlu Damien Chazalle’in yazıp yönettiği “Whiplash” sanatçı olmanın meşakkati ve talep ettiği ağır çalışma temposu ile özveriyi, hikâyesinin merkezine koyan bir film. İlk bakışta seyredenlere “her nimetin bir külfeti vardır” benzeri “başarı odaklı” bir mesaj verdiği düşünülebilir ama öykünün “gerilim” denebilecek bir tarz ile anlatılmış olması, bu mesajı muğlâk bir hâle getiriyor. Aynı zamanda “başarı”ya ulaşmak için faşizan hocasının ellerine kendini gönüllü bir şekilde teslim ede(bile)n ve kısmî denebilecek bir başarıya ulaştığı ilk anda kız arkadaşına karşı tavırları değişen baş(anti)kahramanıyla, “insan doğası” hakkında da ciddiye alınması gereken şeyler söylüyor. Söz konusu kahramanın zihnen ve bedenen tükenişini, film boyunca muazzam bir tempo ve yüksek gerilimli bir atmosfer eşliğinde seyrediyoruz. Dolayısıyla “Whiplash” ile “başarı” kavramı arasındaki ilişki, biraz “Trainspotting” ile “uyuşturucu” arasındaki ilişkiye benziyor. Her ikisi de söz konusu olguları idealize etmediği gibi “Whiplash”in (bir hayal olduğu neredeyse kesin olan) final sahnesi bittiğinde, tüm olup bitenlerle ilgili olarak seyirciyi düşünmeye davet eden erdemli bir tavrı var. 29 yaşında bir yönetmen için son derece büyük bir başarı.

11. The Imitation Game (7.8)
imitgame
Senaryosunu Graham Moore’un (Andrew Hodges’ın kitabından uyarlayarak) yazdığı ve Norveçli Morten Tyldum’ın yönettiği “The Imitation Game”, II. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunun iletişimini sağlayan Enigma makinesinin şifrelerini kırmaya çalışan matematikçi Alan Turing’in gerçek hikâyesini anlatıyor. Turing yalnızca kendi döneminde anlaşılmayan bir dahi değil, aynı zamanda (başta cinsel eğilimi yüzünden olmak üzere) çocukluğundan itibaren toplumdan dışlanmış ve yalnız bir karakter. Film bittiğinde onun bu yalnızlığının, hüzünlü bir hikâye ile seyircinin içine işlediğini görüyoruz. Bu yüzden tıpkı “Whiplash”te olduğu gibi “başarı”yı yücelten bir tavır yok ve yine “The Pride”da olduğu gibi yardımlaşmanın ve dayanışmanın altı da kalın bir şekilde çiziliyor. “The Imitation Game”e, vakti zamanında eşcinselliği yasa ile suç sayan bir toplumun, sahip olduğu (insanlık tarihini değiştirmiş) eşsiz bir değere saygı duruşu ve hatta “özrü” olarak da bakılabilir. Bu açıdan bakınca değeri katmerleniyor.

10. Star Wars: The Force Awakens (7.8)
image1
Yönetmen koltuğunun George Lucas’tan J.J. Abrams’a geçtiği “Star Wars” serisi, hikâye örgüsü olarak önceki filmlerin yapısını neredeyse bire bir koruyan, görsel olarak ise (yüksek beklentilerin altında kalsa da) tatminkâr bir seviye tutturan yedinci bölüm ile devam ediyor. Senaryoyu Lawrence Kasdan ile birlikte yazan Abrams’ın Han Solo, Leia gibi eski karakterleri (tıpkı serinin hayranları gibi) birer “efsane” olarak gören yeni/genç kahramanlar ve tercih ettiği karamsar atmosfer ile yeni bir görsel dünya kurmaya çalıştığı kesin. Bunda genel olarak başarılı olduğu da söylenebilir, zira (denebilir ki) en karanlık “Star Wars” epizodu ile karşı karşıyayız. Bunun yanında filmle ilgili, fan’ları tatmin edebilecek pek çok detay sıralamak mümkün: Serinin alâmet-i farikası hâline gelmiş “özgürlük, demokrasi, aşk, faşizm” gibi olgulara dozunda bir şekilde değinen sürükleyici bir öykü, çok iyi çizilmiş kahraman/anti kahramanlar, hatta bonus olarak “kadın” kahraman olgusu ve son teknoloji bir görsellik. Kendisi de bir “Star Wars” hayranı olan Abrams, macera aramadan serinin ruhunu takip eden iyi bir işe imza atmayı başarmış ama sinema tarihini sonsuza kadar değiştiren dördüncü bölüm (1977) ve serinin en iyisi olduğunu düşündüğüm birinci bölümün (1998) gerisinde kalan bir “üçleme başlangıcı” bu.

9. Boyhood (7.9)
image4
Amerikalı usta yönetmen Richard Linklater’ın 12 yılda çektiği “Boyhood”, bir çocuğun 6-18 yaş arası dönemini (çocukluktan ergenliğe geçişini) anlatıyor. 12 yıla yayılan hikâyesine rağmen tüm karakterleri aynı oyuncuların canlandırması fikri, şimdiden sinema tarihine geçmiş, saygı duyulası bir yaratıcılık. Bu detayı benzersiz kılan şey ise yönetmenin, anlattığı hikâye ile paralel bir duygusal atmosfer kurmak için bunu tercih etmesi. Böylece oyuncular, karakterin her hâlini (ergenlik sivilceleri dâhil!) hiç makyaja gerek duymadan oynayarak “hayatın kendisi kadar gerçek” olmaya çalışan filmin bu amacına kusursuz şekilde hizmet edebiliyor. Bunun yanı sıra Coen Kardeşler’in “Fargo” filminde kahramanları dakikalarca televizyon seyrederken, boş boş konuşurken vs. gösteren o tekdüzelik ve gündelik hayatın sıkıcılığı vurgusu “Boyhood”un Ortabatı dünyası için de bire bir geçerli. Büyümekte olan bir çocuk, büyüyememiş (kendilerinden ayrı yaşayan) bir baba, tüm bunlarla ve hayatla baş etmeye çalışan anne, annenin ikinci eşi (Linklater’dan hüzün verici bir klişe, alkolik üvey baba) ve bunların yaşadığı sıkıntılar, küçük mutluluklar vs. Dramatik iniş çıkışların olmadığı ve hayat kadar gerçek görünmeyi başaran film bittiğinde, hem sinema tarihinin en iyi “gençler büyüyor” filmlerinden birini seyretmiş, hem de (açılış/kapanış sahneleri ve ayrıca baba karakteri ile) büyümenin hiç bitmeyen bir süreç olduğunu gösteren incelikli bir hikâyeye tanıklık etmiş oluyorsunuz.

8. The Lobster (7.9)
Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un çektiği ve son yıllarda yapılmış en orijinal filmlerden biri olan “The Lobster”, 45 gün içinde uyumlu bir eş bulamayan insanların (kendi seçtikleri) bir hayvana dönüştürüldüğü, yalnızlığa tahammülün olmadığı distopik bir dünyada geçiyor. Artık kendisini sevmeyen ve terk eden eşinden yeni boşanmış olan David (Colin Farrell), bu tehlikeyle yüz yüze gelen baş karakter ve onun yaşadıkları vesilesiyle Lanthimos, bir kez görenin aklından kolay kolay çıkmayacak bir toplum resmi çiziyor (‘otorite’nin yalnız insanları yerleştirdiği, konforlu ama “Brazil”daki devlet dairesi soğukluğunda diyebileceğimiz otel, Wes Anderson dünyasının tam bir antitezi ve unutulacak gibi değil). Sonuçta anlatılan hikâye ise günümüz toplumlarında yaşanan duygusal ilişkiler üzerine yabana atılamayacak şeyler söylüyor. Öyle ki, 50 yıl sonra bugünün ikili ilişkilerini ve insanların bu ilişkilerle ilgili duygu/düşüncesini merak eden biri, “The Lobster” ve (iki yıl önceki) “Her”ü seyrederek aradığı cevapların pek çoğuna ulaşabilir. Yıllar geçtikçe kült mertebesine yükselmesi beklenebilecek “The Lobster”ın, eşini kaybetme ya da yalnız kalma korkusu yaşayan başkahramanın zihninde geçen bir kâbus olduğu söylenebilir, ki bu da onu David Lynch’in “Lost Highway”i ile göbekten akraba yapıyor.

7. Inside Out (8.0)
image2
Son 20 yılın en önemli 20 animasyonu arasında sayılabilecek “Toy Story” ile “Wall-E”nin senaryolarına katkıda bulunan, “Monsters Inc.” ve “Up”ı ise bizzat yöneten Pete Docter, “Inside Out” ile bir kez daha türün gelmiş geçmiş en iyi örneklerinden birine imza atıyor.  Hayao Miyazaki’nin “Spirited Away” isimli başyapıtının giriş bölümünde, ailesiyle yeni bir muhite taşınmak zorunda kalan Chihiro’nun serzenişlerine yer veriliyordu. İşte “Inside Out” için, o durumdaki (ve yaş olarak ergenliğe geçiş dönemindeki) Riley’nin beyninin içinde neler olup bittiğini anlatıyor denebilir. Beynin içi derken, gerçekten içinden söz ediyoruz. Bir “komuta merkezi”nden yönetilen Riley’nin beyninde, çocukluğundan itibaren en baskın olan 5 duygunun Neşe, Üzüntü, Korku, Öfke ve Tiksinti olduğunu öğreniyoruz. Kahramanın ruh durumuna göre komuta zaman zaman el değiştirse de, sonunda bir “denge” sağlanıyor “Boyhood”da olduğu gibi büyüme, olgunlaşma devam ediyor. “Inside Out” Docter’ın elini attığı diğer tüm projeler gibi, sadece küçüklere değil yetişkinlere de iyi gelecek enfes bir animasyon.

6. Sicario (8.1)
image3
Barry Levinson’ın “Wag the Dog” (1997) filminde, Robert De Niro ve Dustin Hoffman’ın başını çektiği o “erkekler dünyası” içindeki biçare, savunmasız Anne Heche’i hatırlayalım. İşte “Sicario”da Meksika’daki uyuşturucu karteliyle yapılacak savaşta aktif görev alan FBI ajanı Kate Macer (Emily Blunt) tam olarak böyle bir karakter. Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve, filmin neredeyse tamamını onun olaylar karşısındaki “etkisiz”liği ve hissettiği çelişkiler üzerine kuruyor. Bu aynı zamanda hayatta benzer durumlarla yüzleşebilen hepimiz için geçerli bir bakış, zira “suç” ile savaşırken “erdemli olmak”tan ne kadar sapılabileceği üzerine düşünülmesi gereken bir tartışma yapıyor “Sicario”. Bunu yaparken, örneğin bir çatışmadan hemen önce pencereden süzülen sarı ışığa zum yaptığı, çocuğunun futbol maçına gitmek için zorlanan babayı uzun uzun gösterdiği sahnelerle günümüz Meksika’sında suçla ve yoksullukla örülmüş, hüzünlü bir atmosfer kuruyor. Son derece sağlam senaryo ve Del Toro başta olmak üzere oyunculuklar da bonus.

5. It Follows (8.2)
image1
1974 doğumlu David Robert Mitchell’in yazıp yönettiği (ikinci filmi) “It Follows”, her yıl yüzlercesi çekilen ve neredeyse hiçbiri orijinallik ihtiva etmeyen korku filmleri arasında (tabir caizse) ay gibi parlayan özel bir film. Aynı zamanda Mitchell’ın sinemada “korku” geleneğini çok iyi özümsemiş bir yönetmen olduğunu kanıtlıyor. Söz konusu geleneğin gelmiş geçmiş en iyi örneklerinden biri olan “Halloween”in görsel kodlarını takip ediyor oluşu, bunun ilk kanıtı denebilir. Zira “Halloween”in en önemli özelliği, çerçeveye ne zaman/nereden gireceği belli olmayan “bir şeyler”in tedirginliğini her an hissettiren ve geniş plan çekimlerle ağır ağır hareket eden kamerasıydı ve bu vesileyle kurulan atmosfer filmin laytmotifiydi. “It Follows” öncelikle o görsel dünyayı çok iyi analiz etmiş bir yönetmenin filmi. Bu özel dünyanın içinde anlatılan öyküye bakacak olursak, genç karakterlerinin büyüme dönemi endişe ve korkularını temel alan ve bu konuda ilgi çekici şeyler söyleyen bir metin söz konusu. Ve yine bireysel başarı yerine “Pride” ve “The Imitation Game”de olduğu gibi yardımlaşma ve “takım” olma olgusunun altı çiziliyor. Özetle sinema gibi, yeni bir şeyler yapmanın artık çok nadir görülebildiği bir sanat dalında (hele de korku gibi bir türde) kendini “taze” hissettirmeyi başaran, türün meraklılarının kaçırmaması gereken bir film.

4. Citizenfour (8.3)
image2
CIA ve NSA ajanı Edward Snowden, 2013 yılında ABD’nin “toplumun huzurunu koruma” bahanesiyle kendi yurttaşlarını ve dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan toplumları nasıl gözetlediğini ortaya çıkararak (şimdiden) insanlık tarihinin en önemli figürlerinden biri hâline gelmişti. Yönetmen Laura Poitras, Snowden’ın Ocak 2013’te kendisine gönderdiği (ve filmin girişinde gördüğümüz) ilk mesajla sürece dâhil olmuş. The Guardian muhabiri Glenn Greenwald ve Poitras ile Hong Kong’daki bir otelde buluşan Snowden, olay yaratan bu ifşayı neden yaptığını, nasıl planlayıp uyguladığını tek tek anlatıyor. Bu sahnelerde ve filmin genelinde öylesine gerçekçi ve akıcı bir atmosfer var ki, konuyla ilgili malûmatı olmayan birine çekimlerin “gerçek zamanlı” olarak yapıldığı söylense, inanabilir. Sadece hepimizi çok ilgilendiren öyküsüyle değil, o öykü vasıtasıyla (temel bir insan hakkı olan) özel hayatın ne kadar “özel” kalabildiği üzerine sarsıcı bir tablo çizen ve şimdiden gelmiş geçmiş en iyi belgeseller arasına giren (En İyi Belgesel Oscar’ını da alan) bu filmi her sinemaseverin görmesi gerekiyor.

3. The Texas Chainsaw Massacre (8.4)
image3
Korku sinemasının kilometre taşlarından biri olan 1974 yapımı “The Texas Chainsaw Massacre”, 40. yılı şerefine 4K’ya dönüştürülen yeni kopyasıyla tekrar gösterime girdi. 80’lerin kült başyapıtlarından “Poltergeist”ın da yönetmeni olan Tobe Hooper, “Texas Katliamı”nda kısıtlı bütçe ve imkânlarla, tek kelimeyle efsanevi bir iş çıkarmıştı. Korku janrının en bilinen klişeleri arasında yer alan “şehirli çocuklar kırsalda/tatilde” ve “kendinizi kollayın” diyen benzin istasyonu çalışanı gibi motifler de bu filmle geleneğe dâhil olmuştu. “Maskeli katil” aynı şekilde. Senaryoda (Martin Scorsese’nin, New York’un kan üzerine inşa edilmiş tarihini anlattığı “Gangs of New York”unda olduğu gibi) Amerikan kırsalının kanlı ve şiddet dolu “erkek egemen” geçmişine bir gönderme söz konusu. Aynı zamanda birbirine yabancılaşan ve “öteki”nden korkup çekinen günümüzün (o günün ve günümüzün) modern insanının bilinçaltı da bir şekilde eşeleniyor. Hooper ise bu temalar üzerinden ilerleyen hikâyeyi “belgesel” diyebileceğimiz bir gerçeklik ve o güne kadar görülmemiş bir görsel atmosfer kurarak anlatıyor. İçerdiği şiddet nedeniyle pek çok ülkede yıllarca gösterilmeyen “Texas Katliamı”nın bu tarafının bugün hiç göze batmıyor oluşu, korku sinemasının şiddet pornografisi ile (günümüzdeki) ilişkisi konusunda düşünmeye de vesile oluyor.

2. The Tale of Princess Kaguya (8.5)
image4
80 yaşındaki Japon yönetmen Isao Takahata’nın senaryosunu yazdığı ve 8 yıl boyunca bir bir (el emeği, göz nuru) çizerek yarattığı “Prenses Kaguya Masalı”, şimdiden tüm zamanların en iyi animasyonları arasına girmiş muhteşem bir film. Çocukların bir gün büyüyüp ebeveynlerden ayrılmasının kaçınılmazlığı ve bu gerçeğin farkında ol(a)mayan anne/babaların, o ayrılığa kadar doğanın kendilerine verdiği görevi ne kadar “bilinçli ve/veya sorumlu” olarak yerine getirebildiği (ya da getirip getiremediği), öykünün ana meselesi. Takahata, eski usül iki boyutlu çizgi film tekniğinin yardımıyla, bu öyküyü olabilecek en naif ve dokunaklı şekilde anlatan büyüleyici bir görsel dünya kuruyor. Amerikan animasyonlarında hiç tercih edilmeyen beyaz rengin tüm çerçeveye hâkim olduğu ve hikâyeyle kusursuz uyumlu olan bu atmosfer, aynı zamanda Japon kültürünün ayrılmaz bir parçası olan “doğa sevgisi”ni de benzersiz bir haleti ruhiye ile seyirciye geçirmeyi başarıyor.

1. The Look of Silence (8.8)
image5

1974 doğumlu Amerikalı yönetmen Joshua Oppenheimer’ın 2012 yılında çektiği “The Act of Killing”, Endonezya’da 1960’lı yıllarda (komünist oldukları gerekçesiyle) öldürülen yüzbinlerce insanın katillerini konuşturan, onların segilediği vahşetin bilinçaltını deşifre etmeye çalışan yumruk gibi bir filmdi. O filmin devamı olarak çekilen “The Look of Silence” ise büyük kardeşinin o katliamlar esnasında nasıl öldürüldüğünü (filmin çekimlerinde) öğrenen Adi’nin, katillerle yüz yüze gelişini anlatıyor. İnsan denen yaratığın güç ve tahakkümü ele geçirdiğinde nasıl zıvanadan çıktığını, öldürme hakkını kendinde nasıl kolay bulabildiğini böylesine bir gerçeklikle seyretmek, tahammülü çok zor bir şey. Filmin en önemli özelliği de bu gerçeklik zaten, katillerin bir gün yakalanacakları ya da ceza göreceklerine dair en ufak bir korkusu yok. Onların bu kadar rahat oluşu, seyircinin rahatsızlığını daha da arttırıyor. 2014’te Berlin ve Venedik olmak üzere pek çok festivalde ödüller kazanan film sadece sinemaseverlerin değil, insanoğlunun ve tarihteki katliamların doğasına meraklı olan herkesin seyretmesi gereken eşsiz bir belgesel.

31 Aralık 2014 Çarşamba

Best movies of 2014, #1: The Grand Budapest Hotel

1. The Grand Budapest Hotel (8.5)


Wes Anderson, 45 yaşında şimdiden sinema tarihine geçmiş, tüm filmografisi kendi içinde bir uyum arz eden, kendine has temaları ve görsel dünyası olan "marka" bir yönetmen (benim için Christopher Nolan'dan çok çok öndedir). Bu filmde de o görsel dünya, II. Dünya Savaşı'nın arefesinde, hayali bir Orta Avrupa ülkesindeki bir otelde çıkıyor karşımıza. Seyirciyi, hikâyenin başında gördüğümüz boş oda ve koridorlarıyla artık unutulmaya yüz tutmuş olan Büyük Budapeşte Oteli'nin 1930'lardaki "altın çağı"na götüren Anderson, bir soygun ve kaçma-kovalamaca filminin çerçevesi içinde yine mutlu olmaya çalışan "yalnız" insanları zaman zaman ironik, kimi zaman da hüzünlü durumların içinde resmediyor. Ve sayıları yine 10'u aşan (genç/yaşlı) yıldız oyuncusundan da çok yüksek performanslar alıyor. Özellikle Ralph Fiennes'ın, kariyerinin en hatırlanası ve görmelere seza rollerinden birinde olduğu, 15-20 yıl sonra değeri daha da katmerlenecek enfes bir film bu.

Best movies of 2014, #2: Köksüz

2. Köksüz (8)


Deniz Akçay'ın yazıp yönettiği "Köksüz", babalarını kaybeden İzmirli bir ailenin hikâyesini, aile bireyleri arasındaki çatışma ve hesaplaşmalar üzerinden anlatıyor. Özellikle evin (yaşadığı travma ile baş edemeyen) otoriter anne figürünün, hayattaki mutsuzluğunu adeta bir virüs gibi tüm çocuklarına geçirişini seyretmek, tahammül edilmesi çok zor bir şey. Zaten filmin sonu da seyirciyi ferahlatmaktan çok uzak ama bu sade hikâyenin anlatılış biçimi ve oyunculuklar, tek kelimeyle kusursuz. Özellikle anne rolünde Lale Başar ve evin büyük kızını canlandıran Ahu Türkpençe, şahsen kolay kolay unutmayacağım harikulade performanslar sergilemiş. Ama elbette bu oyuncuların yönetimi de dâhil olmak üzere asıl krediyi genç yazar/yönetmen Akçay'a vermek gerekiyor. Net bir "sinema duygusu" ile ne yapmak istediğini gayet iyi bilen ve filmini, hikâyeden ziyade (hatta bütünüyle) yaşanan "an"lar ve çatışmalar üzerine kuran Akçay, sonraki filmini merakla beklediğim bir yönetmen artık.

Best movies of 2014, #3: Gone Girl

3. Gone Girl (8)


Senaryosunu Gillian Flynn'in (2012'de yayımlanan, aynı adlı) kendi romanından uyarladığı ve David Fincher'ın yönettiği "Gone Girl", Hollywood kalıplarının ve klişelerinin çok dışında bir evlilik filmi. Aslında ne filmi olduğunu çözmek ve söylemek de kolay değil zira polisiye, kara film, romans vs. 'tür kümeleri'nin kesişiminde duruyor sanki. Hikâyenin merkezine (hemen hemen tüm filmografisine paralel olarak) beyaz yakalı ve başarısız bir orta yaşlı WASP erkeğini koyan Fincher, 149 dakikalık uzunluğunu hiç hissettirmeyen, öyküsü ile kolay kolay unutulmayacak bir filme imza atmış. Bu ilgi çekici öyküye (beklendiği üzere) her biri incelikle düşünülmüş kusursuz "Fincheresque" resim ve kadrajlarını; Rosemund Pike, Carrie Coon ve (şaşırtıcı şekilde) Ben Affleck'in yüksek standartlı oyunculuklarını ve seyirci beklentilerine itibar etmeyen ("mutlu" sondan fersah fersah uzak, tuhaf ve "alternatif" duruşlu) mutlu sonunu da eklediğimizde, yılın en iyi filmlerinden biri ortaya çıkıyor.

Best movies of 2014, #4: Frank

4. Frank (7.5)


Sinemayla yakından ilgilenen kimselerin bile adını pek duymadığı İrlandalı yönetmen Lenny Abrahamson'ın bu sıcak ve "bağımsız ruhlu" filmi, yılın belki de en güzel sürprizi. Film kısaca, İngiltere taşrasında bir gün müzisyen olma hayaliyle sıkıcı bir hayat sürdüren Jon'un, (Michael Fassbender'in frontman'liğindeki) The Soronprfbs grubuna katıldıktan sonra grupla birlikte yaşadığı kariyer yolculuğunu ve aralarındaki çatışmaları anlatıyor. Bunu yaparken Wes Anderson ya da örneğin Coen Kardeşler gibi kendine has, ironik ama bir yandan da hüzünlü, "özel" bir dünya yaratıyor. Bence yönetmenin birinci başarısı bu.

İkinci ve bir o kadar önemli olan şey ise seyirci beklentilerine yüz vermemesi (blog'daki sinema yazılarını okuyan herkesin bildiği gibi bu, sinemada en önem verdiğim parametrelerin başında geliyor). Öyle ki, son yarım saate girene kadar filmin, seyredenlerin özdeşleşeceği bir "başarı öyküsü" olduğu bile düşünülebilir ama özellikle o dokunaklı finale gelindiğinde, aslında Abrahamson'ın derdinin (Jon üzerinden) "Rain Man"deki Tom Cruise tarzı bir "dönüşüm" ve başarısızlık hikâyesi anlatmak olduğunu anlıyorsunuz. Özetle sinema ve müziği seven herkesin görmesi gereken çok iyi bir film "Frank".

Best movies of 2014, #5: A Most Wanted Man

5. A Most Wanted Man (7.5)


John Le Carre'nin bir romanından Andrew Bovell'in senaryolaştırdığı "A Most Wanted Man", Soğuk Savaş döneminde çekilen filmleri anımsatan karanlık ve melankolik bir casusluk gerilimi. Hikâyesini, Şubat ayında vefat eden Philipp Seymour Hoffman'ın canlandırdığı Alman istihbaratçı Günter Bachmann üzerinden anlatan film, 11 Eylül saldırılarının planlandığı şehir olduğu rivayet edilen Hamburg'u boşuna mesken seçmemiş. Zira amacı, Batı istihbarat birimlerinde mezkur saldırı sonrası hasıl olan o paranoyak ruh hâli ve onların, bununla baş etmeye çalışırken ortaya koydukları yöntemler üzerine düşünmek.

Yıllar sonra "A Most Wanted Man" dendiği zaman hepimizin aklına gelecek ilk (ve filmdeki diğer her şeyin üzerinde asılı duran) unsur, kuşkusuz Hoffman'ın oyunculuğu. Ağzında sigarası, özensiz görüntüsü, çökük omuzları ve cool edasıyla Hoffman, işini yaparken yalanlar söyleyen, insanları tehdit eden ve onların hayatını riske atabilen (ve bu erdemsizliklerin vicdanında yarattığı yükün altında ezilen) Bachmann'ı adeta bir elbise gibi üzerine giymiş. Bir kez seyredenin, bu performansı unutması mümkün değil ve buradan bakınca, usta oyuncunun ölümü elbette insanı daha da derinden üzüyor.

80'li ve 90'lı yıllarda (U2, Depeche Mode, Echo & the Bunnymen, Metallica, Nirvana, Red Hot Chili Peppers vb. gruplara) çektiği videolar nedeniyle müziksever bünyelerin gönlünde ve dimağında özel bir yere sahip olan Anton Corbijn, 4 yıl önce George Clooney'nin tetikçi rolünde olduğu "The American" filminde (beklentilerin tam aksine) "Le Samourai" tarzı sakin ve melankolik bir dünya inşa etmişti. Bu filmde de, sonbahar mevsimindeki Hamburg'u adeta bir karakter gibi kullanarak (senaryo bir takım mantık hataları ihtiva etse de) şahane resimlerle ve Bachmann üzerinden verdiği "önce diyalog" mesajıyla, vasatın çok üzerinde bir iş çıkarmış.

Best movies of 2014, #6: Deux jours, une nuit

6. Deux jours, une nuit (7.5)


Jean Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin yazıp yönettiği "Deux jours, une nuit", rahatlıkla kapitalist sistemin yarattığı bencil dünya ve bunun tek bir birey üzerindeki yıkıcı etkileri hakkında ağdalı bir dram olabilirmiş. Ama filmin en önemli erdemi de sanırım o savunmasız birey vasıtasıyla, "asla pes etmemek gerektiği" üzerine bir umut ışığına dönüşmeyi seçmesi. Bunun yanında Sandra rolündeki Marion Cottillard'ın olağanüstü performansının altını kalın bir şekilde çizmek gerekiyor. Ayrıca çalıştığı firmada ona yardım etmeyi kabul edenlerin çoğunlukla göçmen arkadaşları olması, günümüzde Avrupa'da yükselen siyasî akımlar düşünüldüğünde oldukça anlamlı. Belçikalı kardeşlerin kariyerleri boyunca sürekli tercih ettiği, kahraman(lar)ı yakından takip eden sallantılı el kamerası da, burada Sandra'nın koşuşturmacasıyla geçen (hem kendisi, hem seyirciler için) "gerilimli" hafta sonuna kusursuz bir şekilde hizmet ediyor. Özetle, insanı düşündüren ve seyretmek için harcanan 1.5 saate fazlasıyla değen bir film.

Best movies of 2014, #7: X-Men: Days of Future Past

7. X-Men: Days of Future Past (7.5)


2000 yılından itibaren ilk iki film ile beyazperdedeki X-Men evrenini inşa eden Bryan Singer, serinin yedinci filminde tekrar yönetmen koltuğunda. Geleceğin karanlık dünyasında, insanlarla mutantlar arasındaki savaşın artık sonuna gelindiği umutsuz bir noktada başlayan film, "Terminator" serisini hatırlatan bir numarayla meseleyi "kaynağında" çözmek üzere Wolverine'i görevlendiriyor. Söz konusu numara, senaryo açısından kafa karıştırıcı bir kontrpuan olarak görülebilir ama James McAvoy ve Michael Fassbender gibi iki oyuncunun seriye dahline vasıta olduğu için elbette başımız üzerine. Bunun dışında ABD'nin savaş yanlısı politikalarına (hem insanlar, hem Magneto vasıtasıyla) getirilen eleştiri, insan/mutant çatışması üzerinden (her zamanki gibi) azınlıklar için söyledikleri, genç Xavier'ın kendi içinde yaşadığı çatışmalar vs. ile tatminkar bir hikâye söz konusu. Görselliğe gelince, Quicksilver'ın Magneto'yu (Jim Croce’un “Time in a Bottle” [1973] şarkısı eşliğinde) hapishaneden kaçırdığı o baş döndürücü sekans, tek başına bir filmi kurtarabilir ama Singer'ın genel performansı da çok başarılı. Serinin hayranları zaten görmüştür ama iyi bir aksiyon seyretmek isteyen herkese tavsiye edilebilecek bir film.

Best movies of 2014, #8: Captain America: The Winter Soldier

8. Captain America: The Winter Soldier (7.5)


Sinemaseverlerin, üzerinde hep konuşup tartıştığı bir konudur: "Hangi devam filmi, öncülünden daha iyi?" Bu konuda akıllara gelen ilk iki film de mütemadiyen "The Godfather: Part II" ve "Terminator 2: The Judgement Day" olur (ben sadece ilkine katılırım) ama o listeye gönül rahatlığıyla bir film daha ekleyebiliriz artık. Zira "Captain America: The Winter Soldier", üç yıl önceki ilk filmin milliyetçi ve hamasi duruşundan uzak, liberal ve anti-militarist bir süper kahraman filmi. Aynı zamanda nostaljik kahramanını (özenli olmayan) bir numarayla modern dünyaya taşıdığı noktadan itibaren daha fazla silahla, tehditle ve şiddetle daha çok barışın tesis edilemeyeceğini net bir şekilde vurgulayarak gönülleri kazanıyor. Finaldeki "ikiyüzlü devlet" eleştirisi de cabası. Öykü anlatımındaki bu erdemlerin yanında çok iyi tasarlanmış takip/kovalamaca ve mükemmel koreografili (kansız) dövüş sahneleri ile bir aksiyon filmi olmanın hakkını da sonuna kadar veriyor. 2011'de, ertesi yıl başlayacak "The Avengers" evrenine bir giriş mahiyetinde özensizce çekilen ilk filmin çok ilerisinde, Kaptan Amerika'yı tek başına bir "süper kahraman filmi yıldızı"na çeviren bu filmi, bence türün meraklıları kaçırmamalı.

Best movies of 2014, #9: Nightcrawler

9. Nightcrawler (7.5)


Dan Gilroy'un yazıp yönettiği "Nightcrawler", pek çok seyircinin kişisel favorisi olacağına inandığım, cool ve kasvetli atmosferiyle gönülleri çelen, başroldeki anti-kahramanıyla konvansiyonel sinemaya alternatif bir yerde duran ama duyarlıklıktan uzak ve biraz fazla rafine bir film. Jake Gylenhall'un canlandırdığı Lou Bloom'un yükseliş hikâyesi olarak okuyabileceğimiz öykünün amacı, kapitalizmin (ya da 'sistem'in, o her neyse) bencilleştirdiği toplum ve bunun bir alt başlığı olarak çürümüş medya düzeni üzerine bir şeyler söylemek. Bu konuda yeni ve ilgi çekici bir fikri yok, biraz da fazla "kör parmağım gözüne" bir tavrı var ama sonuç itibarı ile durduğu yer elbette takdiri hak ediyor. Rolü için özellikle kilo veren ve korkutucu bir görünüme bürünen Gylenhall, Bloom rolünde Oscar'a aday olabilecek muhteşem bir performans ortaya koymuş. Los Angeles'ın karanlık sokakları ve gece görüntüleri de çok iyi. Tek sorun, Kubrick'in en sevilen filmlerinin başında geldiği halde benim biraz mesafeli durduğum "A Clockwork Orange"dan da taşan o "iticilik". Bunun, tıpkı Kubrick gibi Gilroy'un da bilinçli bir tercihi olduğu kesin ama naçiz kanaatim, burada ipin ucunun biraz kaçtığı yönünde (bu konu için ayrıca bkz: Salò o le 120 giornate di Sodoma). Yine de sadece Gylenhall'un performansı için bile en az 1 kere görülmeli.

Best movies of 2014, #10: Mavi Dalga

10. Mavi Dalga (7.5)


Balıkesir'de yaşayan liseli bir genç kızın hayatındaki 1 yıllık kesiti anlatan "Mavi Dalga", Türk sinemasında pek örneğini görmediğimiz tarzda bir gençlik filmi. Söz konusu yıl boyunca yaşadığı olaylarla belki biraz büyüdüğünü hisseden ama (o yaşta doğal olarak) ne istediğini hâlâ bil(e)meyen Deniz'in içinde bulunduğu ruh hâli, tam olarak filmin de derdi aslında. Hepimizin yaşayıp geçtiği o dönemlerin duygusunu, karmaşıklığını, bir şekilde kendi yolunu bulmak gibi zorluklarını vs. keskin dramatik iniş-çıkışlardan uzak durmasına rağmen, seyirciye bir yere kadar iletebildiği de rahatlıkla söylenebilir. Merve Kayan ve Zeynep Dadak'ın birlikte yönettiği film iddiasız, sade ama içten üslubuyla son yıllarda gördüğüm en iyi yerli yapımlardan biri.

Best movies of 2014

1. The Grand Budapest Hotel (8.5)
2. Köksüz (8)
3. Gone Girl (8)
4. Frank (7.5)
5. A Most Wanted Man (7.5)
6. Deux jours, une nuit (7.5)
7. X-Men: Days of Future Past (7.5)
8. Captain America: The Winter Soldier (7.5)
9. Nightcrawler (7.5)
0. Mavi Dalga (7.5)

Diğer: Whiplash (7.5), Birdman (7.5), The Signal (7), Interstellar (7), The Imitation Game (7), RoboCop (7), Guardians of the Galaxy (7), Michael Kohlhaas (7), Godzilla (7), Blood Ties (7), Kış Uykusu (7), How to Train Your Dragon 2 (7), Down of the Planet of the Apes (7), The Babadook (7), Million Dollar Arm (7), Non-Stop (7), A Walk Among the Tombstones (7), The Equalizer (7), De Behandeling (7), The Interview (6.5), Fury (6.5), The Maze Runner (6.5), The Fault in Our Stars (6.5), Hercules (6.5), Filth (6.5), Transformers: Age of Extinction (6.5), 22 Jump Street (6.5), The Rover (6.5), Edge of Tomrrow (6.5), Maleficent (6.5), Predestination (6.5), Flight 7500 (6), Amazing Spider-Man 2 (6), The Drop (6), John Wick (6), A Million Ways to Die in the West (6), As Above, So Below (6), Chef (6), Draft Day (6), Hector and the Search for Happiness (6), The Little Death (6), Need for Speed (5.5), Lucy (5.5), Divergent (5.5), American Sniper (5), Noah (5), Sin City: A Dame to Kill For (5), 300: Rise of an Empire (4.5)

Görmediklerim: Sivas, Pek Yakında, Boyhood, İtirazım Var, 20000 Days on Earth, Bai Rin Yan Huo, The Hobbit: The Battle of the Five Armies, Into the Woods, Exodus: Gods and Kings, The Hunger Games: Mockingjay - Part 1

13 Ocak 2014 Pazartesi

Fenerbahçe: İlk yarı değerlendirmesi


Ersun Yanallı Fenerbahçe, 2013/14 sezonunun ilk yarısında 23 resmî maç oynadı. Süper Kupa'da G.Saray, CL play-off maçlarında 2 kez Arsenal, Kupa'da Fethiye, Lig'de de Konya ve Karabük maçlarını kaybetti. Sicil açısından baktığımızda, 23 maçta 6 mağlubiyet hiç de az değil. Ama ilk yarının sonunda Fenerbahçe'de tablo toz pembe; nasıl oluyor? Cevap çok basit: Camia sadece ve sadece LİG ŞAMPİYONU olmayı düşünüyor da ondan..

Arsenal maçları kazanılsa bile meğer zaten CL'ye gidilemeyecekmiş, bu gerçek sonradan ortaya çıktı. G.Saray maçı zaten sezon başıydı; hoca yeni, Uefa'nın kararı bekleniyor, takım kötü oynuyor vs. Dolayısıyla o mağlubiyet de çok önemli değil. Türkiye Kupası'na gelince, orada neredeyse "isteyerek" elendiğimizi bile söyleyebiliriz. Camianın hiçbir unsuru, bu kupayı artık önemsemiyor çünkü. Son 2 yıldır kazandık ve bizim açımızdan hesap kapanmış oldu.

Dolayısıyla geriye 17 maçta 2 mağlubiyet kalıyor ve bu iki mağlubiyet -ve ayrıca iki beraberlik- sonucu toplanan 41 puan da, ligin son yıllardaki kısır görüntüsünü düşünürsek, gayet tatminkâr bir seviye. Zaten ikinci sıradaki takım, o kısır görüntünün devamı olarak 33 puan topladığı için 8 puanlık müthiş bir avantaj çıktı ortaya. G.Saray geçen yıl yine 33 puan almış ve Antalya'nın 3, Fenerbahçe'nin 6 puan önünde lidermiş. Ama bu sezon aynı puanla liderin 8 puan gerisinde.. Buradan bakınca, Ersun Yanal'ın ve "bu seneki Fenerbahçe"nin yaptığı işin büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor.

Bugünlerde sık sık geçen sezonun ilk yarısındaki Fenerbahçe ile bu sezonun ilk yarısındaki takımın karşılaştırıldığına tanık oluyorum. Hemen hepsinde, Fenerbahçe'nin geçen yıla göre çok daha etkili olduğu, hücumu daha fazla düşündüğü, "mentalite"sinin değiştiği vs. söyleniyor. Hatta bu görüşler, istatistiklerle de destekleniyor. Ama bence burada yapılan bir haksızlık var. O da şu: Geçen sezonun ilk yarısındaki Fenerbahçe, genel olarak "geçen sezonun Fenerbahçesi"ni hiç ama hiç yansıtmıyor. Zira o takımı tarihe kazıyan primer performans, EL yarı finaline çıkılmasıdır ve bunun en önemli sebebi de, devre arasında yapılan Webo ve Ziegler transferleridir. Hadi Ziegler neyse, hücumda çok etkili olmayan bir defans oyuncusu. Onun katkısı, ilk yarıda 40'a yakın maç oynayan Hasan Ali'yi rahatlatması ve maçların "ismi" büyüdükçe ortaya çıkacağı kesin olan "tecrübe" eksikliğini kapatmasıydı. Zira Lazio ve Benfica gibi rakiplere karşı -Fenerbahçe'de ilk sezonunu geçiren bir- Hasan Ali ile oynamak ve Ziegler ile oynamak çok farklıdır. Ziegler nispeten "düz" denebilecek bir oyuncu olmasına rağmen söylüyorum bunu. Ha, Caner geçen sezon "bu performansla" sol bek oynasaydı, Aykut hoca bunu deneyip üzerine gitseydi, o zaman Ziegler'in alınmasına hiç gerek kalmazdı; bu da ayrı konu.

Ama asıl faktör Webo'ydu çünkü Webo'nun transferi ile sağlanan kazanımlar birden fazlaydı. BU LİGDE oynanan oyunlar açısından 3'lü forvetin en ucunda hiç de iyi bir performans gösteremeyen Sow, çok daha verimli olduğu sol forvet mevkiine geçti. Takım, Sow'un yapamadığı işleri yapabilen bir "pivot" santrfora kavuştu. Ve belki de en önemlisi şu: Webo o kadar karakterli, o kadar profesyonel ve o kadar "kaybetmeye tahammülü olmayan" bir futbolcu ki, soyunma odasında da bir lider ve rol modellerden biri hâline geldi.

Bunun yanında takımın saha içi dizilişi kökten bir şekilde değişti, Avrupa'da neredeyse hiçbir takımın -tam olarak bu şekilde- uygulamadığı enteresan bir 4-3-3 ortaya çıktı. Bu dizilişte 1 adet pivot santrfor ve iki adet "açık" yok.. Ki dünyada 4-3-3 oynayan takımların neredeyse %99'u bu sistemi 7, 9 ve 11 numaralı oyuncularla oynuyor. Oysa Fenerbahçe geçen sezonun ikinci yarısından itibaren bunu üç adet "9 numara" ile oynamaya başladı ve Stoch ile Krasic'i o andan itibaren hiç kullanmadı. Bu sezon Türkiye liginde Mancini dâhil pek çok hocanın taklit etmeye çalıştığı bu diziliş, Ersun Yanal tarafından da Fenerbahçe'de devam ettiriliyor. Hatta o kadar benimsendi ki, Ersun hoca Stoch ve Krasic'i, bu sisteme hiç uymadıklarını gördüğü için takımdan gönderdi.

Dolayısıyla Aykut Kocaman'ın -deneme/yanılma ile bulunmuş olsa da- o "büyük hamle"sini burada anmamak, kendisine büyük bir haksızlık olacaktır. Aynı zamanda bu sezonki Fenerbahçe ile geçen sezonki takım sağlıklı bir şekilde karşılaştırılacaksa, "bu sezonun ikinci yarısındaki Fenerbahçe ile geçen sezonun ikinci yarısındaki takım" karşılaştırılmalıdır. Bunu bir yere koyalım.

Aynı mukayeseyi -bu ayrıntı ışığında- biz yapmaya başlarsak, istatistikler açısından şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:


Geçen sezonki takım "savunmacı", bu sezonki takım "çılgın hücumcu" ise yenilen goller nasıl aynı oluyor? Atılan gol geçen yıl 1.6, bu sezon 2.5 imiş; bu çok anlaşılır bir şey. Ama yenilen goller maç başına 1.1.. Hatta kalemize yediğimiz şut sayısı, bu sezonun "çılgın" takımında daha az!.. Tekrar sormak isterim, bu nasıl oluyor? Cevabı bence şu: Ersun hocanın tercih ettiği oyun tarzının, "çılgın" ya da "hücumcu" (veya sadece bunlar) değil, aynı zamanda bu lig için "EN DOĞRU" oyun olmasından kaynaklanıyor.

Fenerbahçe riskleri maksimize ederek oynadığı zaman, kâğıt üzerinde belki gol pozisyonu verme şansı artacakmış gibi gelir insana ama saha içine baktığımızda, "ben bu maçı alacağım" diyerek oynayan bir Fenerbahçe'nin rakiplerine nasıl bir korku saldığını net bir şekilde görüyoruz. Evet, Fenerbahçe ligdeki G.Saray maçında -üstelik 1-0 öndeyken!- ikinci golü attığı sırada rakip ceza sahası civarında 7 kişiyle bulunuyor olabilir.. Evet, bu fazla "çılgın" bir oyun anlayışıdır, bir derby'de önde olan hiçbir İtalyan takımında bu tabloyu asla ve asla göremezsiniz mesela. Ama işte.. Daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi bunu bir "felsefe" olarak ortaya koyar ve bu iştahı "sezonun geneline" yayarsanız, BU LİGDEKİ herhangi bir rakip de siz ileride 7 kişiyle hücum ederken topu kaptığında "bu adamlar şimdi o 7 kişiyle bunaltıcı bir pres yapıp topu kesin yeniden kapacaklar" diye düşünmekten kendini alıkoyamıyor. Teknik direktör, söz konusu tabloya bu "oyun anlayışı" ile katkı sağlar. Hatta tablonun asıl yaratıcısı odur.. Futbolcular, bu anlayışın üzerine bir de "yüksek kaliteli" ise -ki Fenerbahçe bana göre ligin en kaliteli kadrosuna sahip- onlar da rakip oyuncularda ekstradan bir çekince yaratır. Hele buna iç sahada 50 bin kişilik seyirci de eklenince, rakip takımın artık oradan çıkması çok zordur.

İşte Ersun Yanal'ın doğrusu burada oldu. Aslında sezon başında, Eskişehir döneminden süregelen o "pas futbolu arayışı" ile başarısız bir dönem geçirildi. Hatırlayalım, tablo kapkaraydı. Ama Süper Kupa artık gidince, Uefa'dan ceza gelip Arsenal maçlarının hiçbir ehemmiyetinin olmadığı anlaşılınca geriye sadece lig kaldı. Orada Konya mağlubiyeti ve sonraki hafta Eskişehir'e karşı -oyun anlamında ezilerek- alınan 1-0'lık galibiyet, dönüm noktası oldu. Ben o zamanlar "artık bildiğini yap Ersun hoca" diye yazmıştım. Okumuş mudur bilmiyorum ama kendisi de tam olarak böyle düşündü ve hem Fenerbahçe, hem de kendi kariyeri açısından hayati bir karar verdi. O yazı burada:

Artık "bildiğini" yap Ersun hoca..

Özetle demiştim ki, eğer büyük bir kulüpten bahsediyorsak "takımın beklerinin ileri çıkması" ve "çizgide sadece onların oynaması" gerekiyor. En hayati konu bu, "çizgide tek oyuncu". Ben bunun için 4-1-2-1-2'ye geçilmesi gerektiğini, kadronun söz konusu dizilişle "daha etkili" oynayacağını belirtmiştim. Ki hâlâ da aynı şekilde düşünüyorum. Ama Ersun hoca, Aykut Kocaman'ın 4-3-3'ünü devam ettirerek ve Kuyt ile Sow'u hücumda içeri alıp adeta birer "gizli 10 numara" gibi kullanarak yaptı bunu. Şu âna kadar çok da başarılı oldu.

Neticede işin özü değişmiyor: Günümüz futbolunda BÜYÜK takımlar, skor dengede ya da eksideyken geride en fazla 3 oyuncu, onlara yardım etme görevini hiç unutmayan iki orta oyuncu ve 5 hücum oyuncusuyla atak yapıyor. Ve çizgide de 1'er oyuncu kullanıyorlar, bu çok önemli. Avrupa'nın 4 büyük ligindeki maçları lütfen bu gözle seyredin, artık HD çekimler nedeniyle sahanın çok büyük bir bölümünü görebiliyoruz. 4-4-2, 3-5-2, 3-4-3, 4-3-3, 4-2-3-1 vs. önemli değil.. Hangi dizilişle oynanırsa oynansın, takımların hücum ederken sahaya dağılışlarına bakın.. 5 kişinin atağı düşündüğünü, 2 kişinin süpürücü orta oyuncuları olarak ve "belirli alanları parselleyerek" o atağa destek vermeye çalıştığını, diğer üç oyuncunun da gerideki alanı süpürmek için beklediğini görürsünüz.

TEMEL

Burada önemli olan şu: Tercih edilen diziliş, kadrodaki oyuncuların "maksimum verim" sağlayacağı bir diziliş olmak zorunda.. Yani o dizilişin herhangi bir pozisyonunda oynattığınız herhangi bir oyuncunun, o pozisyonun gerektirdiği özelliklerin %90'ını uygulayabiliyor olması lâzım. Bu cümleyi tekrar okuyunuz, futboldaki başarının temel kriterlerinden biri bu. Şahsen ben üzerine 200 sayfalık bir kitap bile yazabilirim. O kadar önemli ve o kadar detaylı bir konu. Mesela Zeman 1999 yılında Fenerbahçe'ye kurtarıcı olarak geldiğinde Sergen, Mosheau, Boliç, Moldovan gibi yıldızların olduğu bir takıma 4-3-3 oynatmak için ısrar etmişti. Sağ olsun, onun sayesinde Aygün Taşkıran'ın santrfor, Moldovan'ın sol açık, Mosheau'nin sağ açık oynadığı maçlar seyrettik. Düşünebiliyor musunuz, üçü de yanlış yerde oynuyor! Ve o 4-3-3, Aykut hocanın 4-3-3'ünden de çok farklıydı, onu belirteyim. Velhasıl, Ekim ayının ortasında göreve gelen Zeman sadece iki ay sonra teneke bağlanarak kovuldu.

Diziliş işte bu yüzden önemli. Ve ben hâlâ Fenerbahçe'nin 4 tane santrforunun, 8 tane de merkez orta sahasının olduğu mevcut kadrosunun, 4-1-2-1-2 ile daha başarılı olacağını düşünüyorum. Ama bu, 4-3-3 ile başarısız olacağı anlamına gelmiyor. Zaten bu kadro Aykut Kocaman tarafından 4-3-3 oynaması için oluşturulmuştu. Öyle de devam ediyor.

BİNA

Özetle, diziliş binanın temelidir. O temel sağlam atılmak zorundadır. Bu nasıl olur? Mevcut oyuncuların, seçilen dizilişteki rolleri en verimli bir şekilde yapabiliyor olması lâzım. Anahtar cümle bu. Ama temel, içine girilip yaşanacağı barınak olması açısından bir şey ifade etmez. Üzerine "bina" inşa etmek lâzım.

İşte orada mühendislik devreye giriyor ve her teknik direktörün bu konuda "yoğurt yiyişi" farklı. Şu yazıda belirtmiştim:

Ersun hocanın mütevazı devrimi

Yazıda şöyle diyor: "... İşte bu sebeplerden dolayı Fenerbahçe teknik direktörlüğü dünyadaki en zor işlerden biri. Takıma öyle bir oyun anlayışı ve sistem uygulatacaksın ve ezberleteceksin ki, Türkiye'deki maçlarda EN BÜYÜK gibi oynayacak, Avrupa'da ise KONTROLLU olacak ve haddini bilecek. Bu neredeyse imkânsız bir görev, o yüzden son 30 yıldır ne zaman Avrupa'da yoksak ligi kazanıyoruz, Avrupa'da devam edersek de ligi kaybediyoruz."

Fenerbahçe'nin 107 yıllık tarihinin en büyük iki "Avrupa Kupaları" başarısı, Zico ve Aykut Kocaman liderliğinde gerçekleşti. Bu performansların 2 ortak özelliği var:

1. Her ikisinde de tüm bir sezonu "pas futbolu" diyebileceğimiz kontrollu bir anlayışla oynadık.
2. Her ikisinde de ligi kaybettik.

Bunlara, bu sezon başında Ersun Yanal yönetiminde oynadığımız Salzburg ve Arsenal maçlarını da ekleyin. Sonra yine Ersun Yanal ile ilk yarıda elde edilen 41 puanı düşünün.. Hatta 2011'in ikinci yarısında Aykut Kocaman ile, daha önce 2003 ve 2004'te Daum ile ve 2001'de Mustafa Denizli ile kazanılan şampiyonluklara bakın.. Tamamı "baskılı ve agresif" bir futbol ile kazanıldı.

Yani nedir? Fenerbahçe LİGDE, bu sezonki Ersun Yanal takımı gibi oynamalıdır; örneğin geçen iki sezondaki Aykut Kocaman takımları gibi değil.. Ama buna karşılık Avrupa'da ise Zico'nun CL çeyrek finali oynayan takımı gibi oynamalıdır. Ya da Lazaroni'nin Manchester United ve Juventus'un arkasında 1 puan farkla çeyrek finali kaçıran takımı gibi.. Ya da bizzat Aykut hocanın geçen yılki takımı gibi.. Sezon başındaki Salzburg ve Arsenal maçlarından sonra, Ersun hocanın teknik direktörlüğündeki belki de tek eksiğin bu olduğunu belirtmiştim:

Ersun Yanal dönüşmek zorunda

Orada da belirttiğim gibi Ersun Yanal, top rakipteyken Türkiye liglerinin belki de en iyi teknik direktörü. Hatta top bize geçtiğinde set oyununda, Aykut Kocaman'ın oyun anlayışına bir katkı olarak "bekleri çizgiye açıp oyunu genişletmesi" çok büyük bir artıdır, bu da tamam.. Ama kendi denginiz ya da sizden daha güçlü bir takımla oynuyorsanız, Ersun hocanın Türkiye liginde çok geçerli olan o "baskı" oyunu Avrupa'da maalesef sökmüyor, sökebilmesi çok düşük bir ihtimal. O futbolla G.Saray 2000'de Uefa Kupası'nı kazandı, 13 yıl sonra geçen sezon CL çeyrek finali oynadı, o kadar.. Türkiye 2002'de Dünya Kupası üçüncüsü, 2008'de Avrupa üçüncüsü oldu. Son 30 yılda o futbolla uluslararası arenada kazanılan başka bir şey yok.

Sebebi de çok basit: Avrupa'daki 4 büyük ligin bütün takımları, bu presi aşma konusunda Türk takımlarından fersah fersah önde. Bu yüzden "top rakipteyken Türkiye'nin en iyi hocası" dediğim Ersun Yanal'ın "bana bunu dedirten özelliği", sadece ve sadece Türkiye ligi için geçerli.. Avrupa'da oynuyorsak, bu futbolun etkili olması için "pas kalitesi en fazla Türkiye'deki takımların seviyesinde olan" bir rakiple oynamamız lâzım.. Ki La Liga'nın 17. si olan bir takım bile, prese karşı, Türkiye Ligi'nin üçüncüsünden daha maharetlidir.

SONUÇ

Sonuç şu: Ersun Yanal, 2013/2014 sezonunun ilk yarısındaki performansı itibarı ile Fenerbahçe'de en az 3-4 yıl görev yapacak gibi görünüyor. Bunu toplanan 41 puan yüzünden söylemediğim herhalde aşikârdır. Önemli olan "felsefe"dir ve Ersun Yanal bu konuda Zico'dan beri süregelen o "sünepe" futbolu silip süpüren muazzam bir devrime imza atmıştır. Fenerbahçe'nin, bundan sonra artık LİGDE BU FUTBOLU OYNATAN hocalar dışında bir hoca ile çalışma şansı yoktur. Yönetim bir gün böyle bir hataya düşse bile, camia buna izin vermemelidir. "Fenerbahçe forması, bu ligde böyle oynar". İki iki daha dört..

Ama işte bir dip not olarak tekrar belirteyim: Gelecek yıl veya daha sonraki yıl CL maçları geldiği zaman, Ersun hoca takıma o maçlarda SKOR BİZİM İŞİMİZE GELDİĞİ ANLARDA geçen yılki Aykut Kocaman'ın takımı ya da Zico'nun çeyrek final oynayan takımı gibi bir futbolu da OYNATABİLMEK ZORUNDADIR. Konya ve Karabük maçlarının kaybedilmesinin, Beşiktaş'a karşı 10 kişiyle öne geçilmişken mağlubiyetten kurtulunmasının sebebi, BU FUTBOLUN EKSİKLİĞİ'dir. Bunu bugünden bir dipnot olarak koymuş olayım, ikinci yarıdaki derby deplasmanlarında bence -maalesef- bu konuya geri döneceğiz.

31 Aralık 2013 Salı

Rıdvan Dilmen (15.08.1962 - 29.12.2013)

Rıdvan Dilmen, 1983 yılından beri Fenerbahçeli olan benim için, çocukluğumun "en büyük" kahramanıydı. Gerçekten böyle. Yaşım büyüdükçe hayatıma giren insanlar, eş-dost, kız arkadaşlar vs. ile "çocukluk kahramanları" üzerine ne zaman sohbet etsek, ilk andığım isim (Wolverine'den bile önce) hep Rıdvan oluyordu. Benim hayatımdaki yeri bu kadar derindir.

O hayata kendisinin dâhil oluşunu dün gibi hatırlıyorum, Fenerbahçe'ye 1987 yazında Sarıyer'den transfer olmuştu. Aslında G.Saray daha önce harekete geçip kendisine forma bile giydirmiş olmasına rağmen, Fenerbahçe devreye girmiş ve o zamanların modası olduğu üzere Rıdvan'ı "kaçırıp" bir yerde saklayarak işi bitirmişti. Ama o transfer macerasından geriye, "çocukluğumdan beri hasta Fenerliyim" diyen kişinin bu fotoğrafı kaldı:


Rıdvan'ın ilk sezonu, son 30 yılda benim hatırladıklarımın en kötü 3 tanesinden biriydi. Kadro çok disiplinsiz ve kimya olarak da çok bozuktu. Neyse uzatmayayım, Fenerbahçe ligi 8. sırada bitirerek, şampiyon olan G.Saray'ın 35 puan gerisinde kaldı. Ertesi yıl Başkan Tahsin Kaya, 103 golle tarih yazan o muhteşem kadroyu oluşturdu ve Rıdvan da 47 resmî maçta 21 gol atıp, 30'a yakın asist yaparak Türk futbolunun en büyük yıldızı hâline geldi. Ama daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi günde iki paket sigara, karı-kız, kumar vs. ile aynı zamanda en "anti-profesyonel" futbolcuydu. Bugün o zamanları hiç utanmadan, sıkılmadan ve pişkin pişkin gülerek anlatıyor: "O zamanlar Rıza, Metin ve ben aynı evde kalırdık. Rıza saat 9'da uyurdu, biz de Metin ile takılmaya giderdik.."

Ertesi sezon 10. haftadaki Trabzon deplasmanında Yesiç'in acımasız tekmesiyle sakatlandı ve ondan sonra, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Sadece 9 maç oynadığı o sezonu 1 golle tamamlamış; sahalara ise tam 11 ay sonra İzmir'de dönmüştü.

Şimdi kendinizi benim yerime koyun.. 12 yaşındayken, tuttuğunuz takım 103 golle şampiyon oluyor ve o takımın en büyük yıldızı ertesi sezon sakatlanıp 1 yıl sonra sahalara dönüyor.. Hem de sizin yaşadığınız şehirde! Ben o maçta tribündeydim; Atatürk Stadı, Rıdvan geri döndüğü için tıklım tıklımdı (80 bine yakın seyirci). Üstelik takım daha bir hafta önce Kadıköy'de, Trabzon'a 5-3 yenilmişti. Rıdvan, işte o Karşıyaka maçında 60. dakikada -Vokri'nin yerine- oyuna girdi ve 66 ile 87. dakikalarda 2 gol birden atarak takımını adeta sırtladı. O girdiğinde skor 3-2'ydi, maç 6-2 bitti.

Ama o kadar kötü bir profesyoneldi ki, antrenmanlardan sürekli kaytarıp kendine de bakmadığı için bir daha hiçbir şekilde 15 maç üst üste oynayamadı Fenerbahçe'de. Yani sadece ve sadece 30-40 maçta yaptıkları sayesinde, "Fenerbahçeli" kimliğiyle 30 yıldır ekmek yiyor Rıdvan. Biz onu çok sevdiğimiz için kötü yanlarını bugüne kadar hiç görmedik, diğer camialar ona saldırdığında Twitter'da "Rıdvan Dilmen onurumuzdur" diye hashtag'lere destek verdik vs. Ama o iki gün önce söyledikleriyle, bir daha asla ve asla geri dönmemek üzere, Fenerbahçe taraftarlarının büyük bir çoğunluğunun gönlünden koptu gitti.

Mert olmak lâzım, bu blog'da Fatih Terim için defalarca "güce tapınan" bir insan olduğunu yazdım. Adama demezler mi, "kardeşim dön de kendi camianın efsanesine bak" diye.. Gerçekten de Rıdvan bu konuda Terim'i bile cebinden çıkaracak kadar "şeytan" bir insan(mış). Bunu nereden mi biliyoruz? Sırayla gidelim.. Sarıyer'de oynarken ("kendini bildi bileli tuttuğu takım" olan Fenerbahçe'nin baş düşmanı) G.Saray kendisine talip oluyor ve hemen formayı giyip önce onların kanatlarının altına sığınıyor. Hatta basına (daha resmi imza atılmadan, formayla) poz dahi veriyor, yani birinci dakikadan o camiaya oynamaya başlamış bile.. Daha sonra Fenerbahçe devreye giriyor ve Fenerbahçe daha büyük bir takım ve camia olduğu için, G.Saray'ı iki dakikada satıyor!

Fenerbahçe'ye geldiğinde ise kapıdan kovsan, adeta bacadan giriyor! Çünkü futbol sadece 10-12 sene icra edilen bir meslek ve 35 yaşından sonra da faturaları ödeyip, hayatını idame ettirmek lâzım. İşte Rıdvan o kadar kurnaz biri ki, örneğin Fener'den G.Saray'a ya da G.Saray'dan Fener'e giderse futbolu bıraktıktan sonra iki camianın da kendisini kabul etmeyeceğini en iyi o biliyor ("iki cami arasında beynamaz" derler..). Bunun en az 20 tane örneğini sayabiliriz: Tanju, Baliç, Abdullah Ercan, Fatih Akyel vs. Diğer takımlar için de geçerli bu.. Zaten televizyondaki "%100 Futbol" programında bu konuya değindiğini, büyük takımlardan ayrılmayı düşünen oyunculara bu doğrultuda telkinlerde bulunduğunu defalarca kere görmüşümdür.

1993 yazında disiplinsiz ve iş ahlâkı olmayan bir sporcu olduğu için Osieck, Tanju ile birlikte onu kadro dışı bıraktı. Kulüp "kendinize takım bulun" demesine rağmen Tanju gitti, Rıdvan kaldı.. Neden böyle? 20 sene sonra bugüne bakın, neden olduğunu anlarsınız.. Tanju TRT3'te PTT 1. Ligi'ne ilişkin bir programa çıkıyor, Rıdvan ise yılda 2 milyon € kazanarak Ferit Şahenk'in televizyonunda çalışıyor. Zaten Rıdvan'a "şeytan" denmesinin sebebi de tam olarak bu oportünist ve makyavelist zekâsıdır.

Ama işte.. Rıdvan'a "Fenerbahçeli Rıdvan" olmanın sağladığı "güç" de bir süre sonra yetmemeye başladı. RTE'nin ülkede muktedir olmasından sonra zaten kendisiyle önceden de tanışıklığı olan Rıdvan, her geçen yıl ona biraz daha "yaklaştı" ve karşılıklı birbirlerini kullanmaya başladılar. Rıdvan, RTE'nin "kadim dostu" olarak "Rıdvan-sever" milyonların gözünde ona bir sempati temin ediyordu; o da Şahenk vasıtasıyla Rıdvan'a para ve güç.. Hatta geçen sene RTE ile her hafta "onun evinde" görüştüğünü falan duydum ve iyice soğudum.

Buradan asıl konuya döneyim.. İki gün önce oynanan Fenerbahçe-Kayseri maçında, Fenerbahçe seyircisinin başbakan için yaptığı tepkili tezahürat, Şeytan'ı pek bir üzmüş.. Fenerbahçe taraftarına, başbakana yaranmak için hiç utanmadan, sıkılmadan söylediği şeyleri, aşağıdan seyredebilirsiniz:


İşte Rıdvan Dilmen'in ölümü o gün gerçekleşti benim için. Ha, erdemden/vicdandan ziyade dünyevi şeylere o kadar tapınan biri gibi görünüyor ki, gidip benden bahsetse biri, "çok da umrumda!" diyecektir (hatta bu sözün "Kasımpaşalı" versiyonunu düşününüz). Halbuki ben Rıdvan olsam ve benim gibi bir hayranım bana "sen benim için öldün" dese, 1 ay kendime gelemem. Çünkü biz böyle bir aile terbiyesi aldık, hayatta hep manevi şeylere değer verdik. Rıdvan bunlardan hiç nasiplenmediği için, onun ne düşündüğü de benim umrumda değil ama düşündüklerim konusunda yalnız olmadığımı çok iyi biliyorum.

Son olarak bir açıklama yapayım. Sorun benim RTE'yi sevmemem, Rıdvan'ın da onu sevmesi değil. Benim babam da RTE kadar güçlü bir insan olup, sonradan yoldan çıkabilirdi ve Rıdvan ona yanaşıp, bir gün onun için de böyle şeyler söyleyebilirdi. Ama benim adıma durum yine değişmezdi. Sorun, Rıdvan'ın yanaştığı kişi değil burada, hatta onunla hiç ilgisi yok! Sorun, gönül perdemizin 30 yıl sonra bir anda inmesi ve Rıdvan'ın, insanlığa dair manevi değerlerden ne kadar yoksun, ne kadar "çiğ" biri olduğunu fark etmiş olmamız.. Hatta o kadar çakal ki, RTE'yi sempatik gösterebilmek için "Fenerbahçe'ye bu kadar hizmet etmiş bir insan, bu muameleyi hak etmiyor" diyor.. Aziz Yıldırım'dan da "bu konuda açıklama bekliyor"muş "Şeytan" hazretleri.. Yahu sen kimsin? Velev ki RTE Fenerbahçe'ye büyük hizmetler yapmış olsun.. Velev ki UEFA'dan 50 yıl ceza alacaktık ve RTE bunu 3 yıla indirmiş olsun.. Velev ki küme düşecektik ve RTE buna engel olmuş olsun vs. vs. Sen, vicdanlı Fenerbahçe taraftarının RTE ile derdinin "Fenerbahçe" olduğunu mu sanıyorsun? Sen Fenerbahçe taraftarına "RTE" dendiği zaman, ona hissedilen antipatinin majör sebebinin, "3 Temmuz" olduğunu falan mı sanıyorsun? Dalkavukluk, bir insanı daha ne kadar kör edebilir?

Twitter hesabımı ve bu blog'u takip edenler, sahip olduğum Fenerbahçe sevgisinin "akıl dışı"lığını çok iyi biliyor ama ben sana bir şey söyleyeyim Rıdvan.. Ben Fenerbahçe'nin müzesinde 107 yıldır aldığı bütün kupaları, hatta bu sene alacağımızı umduğum şampiyonluk kupası da dâhil, Ali İsmail Korkmaz'ın saçının tek teline bile değişmem.. Medeni, Ethem, Mehmet, Abdullah, Ahmet ve Hasan Ferit için de aynı şey geçerli.. RTE'nin alabildiğine kışkırttığı "kolluk" kuvvetleri arasından bir güvenlik görevlisinin, "üzerinde 5 lira bile olmadığı ve metro'ya biletsiz girmeye çalıştığı için" daha dün (!!) hastanelik ettiği kardeşim için de.. Ve Bolu'da, senin başbakanının 11 yıldır bu ülkeye ektiği nefret tohumlarının uzantısı olarak yaşanan sosyal patlama sonucu, 20 ülkücü'nün linç etmeye kalkıştığı Kürt kardeşim için de..

Hatta senin o dizinin dibinden ayrılmadığın başbakanının ülkesinde, 40 günlük bir bebek, evlerinde pencere olmadığı için soğuktan donarak öldü, daha 1 hafta bile olmadı :(

Ben bu satırları yazarken titreyen ellerime mukayyet olmaya çalışıyorum. Sadece o insanlar aklıma geldiği için değil; aynı zamanda 27 senedir taparcasına sevdiğim bir adamın, nasıl olup da bu kadar vicdansız biri olduğunu göremediğim için. Sana yazıklar olsun Rıdvan Dilmen.. "Bir G.Saraylı'dan farkın yok" bile diyemiyorum; zira sen Metin Oktay gibi, Turgay Şeren gibi, Ergün Penbe gibi G.Saraylıların ve Ali, Feyyaz, Rıza gibi Beşiktaşlıların tırnağı bile olamazsın.

O Turgay Şeren ki, Türkiye televizyonlarında 20 yıl yorumculuk yaptıktan sonra 3 Temmuz sürecinde "ben bile şike yaparım, ama Aziz Yıldırım yapmaz!" dediği için adeta aforoz edildi. Sen bu kulübün ekmeğini yiyen biri olarak bunu bu kadar açık söyleyemedin. Utan!.

Son olarak şunu eklemek istiyorum: Hani "Benim polisim destan yazıyor", "%50'yi evlerinde zor tutuyorum" vs. demişti ya ağabeyin 'Gezi' sırasında.. İşte aşağıda gördüğün eli öpülesi insanın canı o zaman çok yanmıştı belki ama sen, yukarıdaki sözleri söylerken bir kez daha ve belki daha şiddetli bir şekilde yaktın o canları; bir hançer de sen sapladın.. Brutus'unkinden bile daha kalpsiz, daha vicdansız, daha namert bir hançer..

Hadi ölen o ana kuzuları için "öldü gitti, Allah rahmet eylesin, n'apayım yani?" dedin diyelim (ki senden onu da beklerim artık ben); gözlerini kaybetmiş ama hayatta olan 10-15 kişi, o tek gözüyle hâlâ seni seyredebiliyor ve kulaklarıyla seni duyabiliyor..

Onlardan da mı utanmıyorsun?

Bu fotoğrafa iyi bak Rıdvan Dilmen.. Bundan sonra senin adının geçtiği her an, işte ben bu fotoğrafı hatırlayacağım. Ve bunu her hatırladığımda, sana olan nefretim biraz daha büyüyecek..