G.Saray'ın stadyum sorununun (devlet eliyle) çözülmesinin ardından Beşiktaş da aynı konuda girişimlerini hızlandırdı. Fenerbahçe zaten kendi imkânlarıyla yaptığı bir gecekonduda kör-topal idare ediyor. Ali Sami Yen'in yeri gerçekten de çok kıymetli bir arazî, G.Saray buradaki üst kullanım haklarından vazgeçerek devlete kendi stadyumunu yaptırmış oldu ve bu durumun hakkaniyetli olduğunu savunuyor. Hoş, o üst kullanım hakkının hiçbir şartını yerine getiremeyen bir işgalci konumundaydı son yıllarda ama varsın olsun. Aziz Yıldırım'ın dediği gibi memleket, Arena gibi spor komplekslerine sahip olsun da nasıl olduğu önemli değil..
Yalnız benim senelerdir düşündüğüm bir şey var ki, kamuoyunda birileri tarafından neden dile getirilmiyor, gerçekten de şaşkınlık içindeyim. Şu ki, Inter-Milan, Roma-Lazio gibi bizimkilerin yanında çok daha güçlü ve büyük sayılabilecek kulüpler onlarca yıldır aynı stadyumları paylaşırken neden G.Saray ve Beşiktaş iki ayrı "mabet" yapmanın derdine düşüyor bu ülkede? Bu nasıl bir lüks, nasıl bir züppeliktir arkadaş? Neden, Arena gibi 600 milyon liraya mal olduğu söylenen bir stadyumda 15 günde tek maç oynansın ki? Bu kulüplerin ikisi de Avrupa yakasında olduğuna göre niye bu stadyum için devlete ortaklaşa para ödeyip burayı birlikte kiralamıyorlar? Fıstık gibi stat, ikisi de sezon başında kombinelerini satar, fikstür ona göre ayarlanır, biri içerideyken öbürü dışarıda oynar. Avrupa maçları için bile Uefa aynı uygulamayı yapıyor. Karşı karşıya geldiklerinde de, emsallerinde olduğu gibi ev sahibi olan stadyumun %95'ini alır, diğeri deplasmanda sayılır. Olay bu kadar basit. Madem bu stadyumu devlet yaptı, madem yollar ve metro vs. ile ulaşımı da rahatlatılacak yakın bir zamanda, böyle bir komplekste her hafta maç oynatmak çok daha akıllıca olur. Hem Seyrantepe ne Şişli-Mecidiyeköy, ne de Beşiktaş; her ikisi de olmayan bir bölge. Akıl-mantık-sağduyu bunu söylüyor, şöyle bir bakınca hiçbir sakıncası da görülmüyor ama millet g.t kadar İstanbul arazilerine hâlâ stat kondurma peşinde...
28 Ocak 2011 Cuma
27 Ocak 2011 Perşembe
Mucizevî zafer
Geçen haftaki (fazlasıyla) ekstra Olympiakos galibiyetinden sonra önemi iki kat artan Valencia mücadelesi, Fenerbahçe için gruptan çıkmak adına belki de anahtar hüviyetindeydi. Euroleague'in en sert ve en yürekli takımlarından biri olan rakip, Vidmar'ın yokluğunu bilmiyorum kaçıncı kez hissettirircesine hücum ribauntlarında adeta şov yaptı, ayrıca maç süresince stres nedenli top kayıplarımız buna eklendi. Dolayısıyla rekor sayıdaki bu iki istatistik nedeniyle oyun son topa kadar geldi. Bunun yanında kaçan fauller ve hakemlerin (Murat Kosova'nın abarttığı kadar olmasa da) kritik hatalı kararları da eklenince, elde edilen galibiyet için mucizevî demek az bile kalır. Vidmar ve Engin gibi sezon başında planlanan rotasyonun vazgeçilmez iki parçasının yokluğu yetmezmiş gibi bu maç özelinde Kinsey de tribündeydi ama Preldzic o kadar muhteşem, o kadar yürekli ve o kadar etkili bir efor koydu ki parkeye, ABD'li oyuncuyu olabilecek en düşük seviyede arattı bize. Maçın yıldızı da bence genç Slovendir.
Neticede Son-8 için muazzam bir avantaj elde etti Fenerbahçe. Eylül ayından beri bunu umduğumu ve beklediğimi defalarca belirttim zaten. Bu kadronun hakkı en azından Son-8'dir, orada son topa kadar mücadele edip kaybetse de bir şey demem. Ama tüm olumsuzluklar ve şanssızlıklara rağmen Final-4 oynayabileceklerine her gün daha fazla inanıyorum bu çocukların. Hoş, şu mücadele ve azimle sezon sonundaki tablo ne olursa olsun hepsini bağrımıza basmamız gerekir, o da ayrı konu. Taraftarın her geçen gün daha fazla havaya girip onları daha fazla sahiplenmesi ayrı bir güzel, onu da belirtmek gerekir.
Murat Kosova'nın maç içindeki müthiş çığlığıyla bitirmek isterim: "Bravo çocuklar, çıkarın bizi bu gerilim hattından!"
Fenerbahçe Ülker 75 - Power E. Valencia 73
Neticede Son-8 için muazzam bir avantaj elde etti Fenerbahçe. Eylül ayından beri bunu umduğumu ve beklediğimi defalarca belirttim zaten. Bu kadronun hakkı en azından Son-8'dir, orada son topa kadar mücadele edip kaybetse de bir şey demem. Ama tüm olumsuzluklar ve şanssızlıklara rağmen Final-4 oynayabileceklerine her gün daha fazla inanıyorum bu çocukların. Hoş, şu mücadele ve azimle sezon sonundaki tablo ne olursa olsun hepsini bağrımıza basmamız gerekir, o da ayrı konu. Taraftarın her geçen gün daha fazla havaya girip onları daha fazla sahiplenmesi ayrı bir güzel, onu da belirtmek gerekir.
Murat Kosova'nın maç içindeki müthiş çığlığıyla bitirmek isterim: "Bravo çocuklar, çıkarın bizi bu gerilim hattından!"
Fenerbahçe Ülker 75 - Power E. Valencia 73
23 Ocak 2011 Pazar
Fener'in havası iyi ama...
Hafta başından beri Trabzon'un A.Gücü'ne takılacağını, Fener'in de Antalya'yı yeneceğini öngördüğümü belirtiyorum yakın çevreme. Bu, bir temenniden öte her iki takımın havasına ve ruh hâline bakarak çıkarsadığım bir sonuç. Nitekim gerçekleşti dün bunlar, gerçekleşmeyebilirdi de. Futbol, böyle öngörüleri tamamen boşa çıkaracak kadar sürpriz unsuru barındırıyor içinde. Yine de gelecek hafta puan farkının 4'e düşmesini bekliyorum. Bekleyip göreceğiz.
Fenerbahçe, Yeni Malatya maçından sonra o kadar itilip kakıldı, futbolcular Samsun maçındaki protestoyla o kadar silkelendi ki, Antalya maçı bir anda sezonun en önemli müsabakası hâline geldi onlar için. Geçen hafta boyunca hangi oyuncu basının karşısına çıksa, bu maçta ölümüne mücadele edip mutlaka kazanacaklarını söylüyordu. Volkan, Emre, Özer, Alex vs. Bunlar güzel, sonuca baktığımızda 3 puan da alınmış durumda ama sahadaki oyuna ve futbolun kalitesine bakıyoruz, tatmin edici değil. O hırs, istek, azim, hafta içindeki "farkındalık" vs. nerede? Yine deplasmanda bireysel beceri sonucu bulduğu golle öne geçen, yine ikinci yarıda güçlü olmayan rakibine %66 topla oynama fırsatı veren, savunma yapmaktan başka hiçbir şey düşünmeyen bir acizler topluluğu gördük sahada. Belki Antalya maçı kazanılır böyle ama şampiyonluğun kazanılması mümkün değildir. Şampiyonluk için her şeyden önce özgüven gerekli çünkü. "Zafer, 'zafer benimdir!' diyebilenindir" demiş Atatürk, ne güzel söylemiş. Fenerli futbolcularda ise bu ruh hâlinin kırıntısını bile görmek mümkün değil. Hepsinde "Zafer acaba benim olacak mı? Olsa ne güzel olur, çünkü olmazsa hepimiz ayvayı yedik" diye özetleyebileceğimiz bir ruh durumu var.
Aykut Kocaman sürekli pas yapan, topu rakibe vermeyen, üçüncü bölgede baskı yapan bir takım istiyor. Kendisi de, futbolcular da defalarca söyledi bunu sezon başından beri. Ama belki de 15 senedir (Parreira'dan beri) ilk kez, topa sahip olma konusunda rakibinden gerilere düşen bir Fenerbahçe görülüyor, bu da enteresan. Daum gibi bir Alman'ın takımı bile topa Aykut Hoca'nın takımından daha fazla sahip olabiliyordu. Bir ilkeyi kabullenmek, uygulanmasını istemek vs. farklı bir şey, onu uygulatmak farklı.. Bu yıl hemen her deplasmanda öne geçip ondan sonra rakibi ne kadar zayıf olursa olsun topu onlara bırakan, geride kapanan ve sinen bir Fenerbahçe var. Dün de öyle oldu. Uzun vadede ziyadesiyle endişe verici bir tablo bu, bunları kendisi de görüp gereken tedbirleri en kısa sürede alacaktır, umarım.
Gelecek hafta oynanacak maç tam bir final. Trabzon takımı da dikiz aynasında Fener'i gördükçe daha fazla hata yapacak, bu belli oldu. Şenol Güneş uzun yıllardır efendi bir futbol adamı imajı çizmesine rağmen, işler sıkıştığında nasıl zıvanadan çıkabileceğini dünkü demeciyle gösterdi. 10-15 yaş büyük olduğu Aykut'un yarısı kadar bile olgunluğa ve centilmenliğe sahip değil gördüğümüz kadarıyla. Çirkefleşme potansiyeli de çok yüksek. 96 sendromunun etkilerini hâlâ bünyesinde taşıdığı gibi, bu yılki şampiyonluk mücadelesini de (hastalıklı bir zihinle) o hüsranın bir rövanşı gibi görüyor belli ki. Puan farkının 10 olduğu, akşam Fener kazandığı takdirde 7'ye ineceği bir durumda bile böyle sapıtıyorsa, işleri çok zor. "Lider"i bu psikolojide olan bir takımdan, dünkü A.Gücü oyunundan daha fazlasını beklememek gerekir bence.
Fenerbahçe, Yeni Malatya maçından sonra o kadar itilip kakıldı, futbolcular Samsun maçındaki protestoyla o kadar silkelendi ki, Antalya maçı bir anda sezonun en önemli müsabakası hâline geldi onlar için. Geçen hafta boyunca hangi oyuncu basının karşısına çıksa, bu maçta ölümüne mücadele edip mutlaka kazanacaklarını söylüyordu. Volkan, Emre, Özer, Alex vs. Bunlar güzel, sonuca baktığımızda 3 puan da alınmış durumda ama sahadaki oyuna ve futbolun kalitesine bakıyoruz, tatmin edici değil. O hırs, istek, azim, hafta içindeki "farkındalık" vs. nerede? Yine deplasmanda bireysel beceri sonucu bulduğu golle öne geçen, yine ikinci yarıda güçlü olmayan rakibine %66 topla oynama fırsatı veren, savunma yapmaktan başka hiçbir şey düşünmeyen bir acizler topluluğu gördük sahada. Belki Antalya maçı kazanılır böyle ama şampiyonluğun kazanılması mümkün değildir. Şampiyonluk için her şeyden önce özgüven gerekli çünkü. "Zafer, 'zafer benimdir!' diyebilenindir" demiş Atatürk, ne güzel söylemiş. Fenerli futbolcularda ise bu ruh hâlinin kırıntısını bile görmek mümkün değil. Hepsinde "Zafer acaba benim olacak mı? Olsa ne güzel olur, çünkü olmazsa hepimiz ayvayı yedik" diye özetleyebileceğimiz bir ruh durumu var.
Aykut Kocaman sürekli pas yapan, topu rakibe vermeyen, üçüncü bölgede baskı yapan bir takım istiyor. Kendisi de, futbolcular da defalarca söyledi bunu sezon başından beri. Ama belki de 15 senedir (Parreira'dan beri) ilk kez, topa sahip olma konusunda rakibinden gerilere düşen bir Fenerbahçe görülüyor, bu da enteresan. Daum gibi bir Alman'ın takımı bile topa Aykut Hoca'nın takımından daha fazla sahip olabiliyordu. Bir ilkeyi kabullenmek, uygulanmasını istemek vs. farklı bir şey, onu uygulatmak farklı.. Bu yıl hemen her deplasmanda öne geçip ondan sonra rakibi ne kadar zayıf olursa olsun topu onlara bırakan, geride kapanan ve sinen bir Fenerbahçe var. Dün de öyle oldu. Uzun vadede ziyadesiyle endişe verici bir tablo bu, bunları kendisi de görüp gereken tedbirleri en kısa sürede alacaktır, umarım.
Gelecek hafta oynanacak maç tam bir final. Trabzon takımı da dikiz aynasında Fener'i gördükçe daha fazla hata yapacak, bu belli oldu. Şenol Güneş uzun yıllardır efendi bir futbol adamı imajı çizmesine rağmen, işler sıkıştığında nasıl zıvanadan çıkabileceğini dünkü demeciyle gösterdi. 10-15 yaş büyük olduğu Aykut'un yarısı kadar bile olgunluğa ve centilmenliğe sahip değil gördüğümüz kadarıyla. Çirkefleşme potansiyeli de çok yüksek. 96 sendromunun etkilerini hâlâ bünyesinde taşıdığı gibi, bu yılki şampiyonluk mücadelesini de (hastalıklı bir zihinle) o hüsranın bir rövanşı gibi görüyor belli ki. Puan farkının 10 olduğu, akşam Fener kazandığı takdirde 7'ye ineceği bir durumda bile böyle sapıtıyorsa, işleri çok zor. "Lider"i bu psikolojide olan bir takımdan, dünkü A.Gücü oyunundan daha fazlasını beklememek gerekir bence.
21 Ocak 2011 Cuma
Beşiktaş farklı
Yeni transferleriyle Türkiye'nin açık ara en iyi hücum gücüne sahip olan Beşiktaş, takım savunmasındaki arızalara karşın Buca'yı 5-1 gibi bir skor ve rahat bir oyunla geçmeyi başardı. Quaresma, Guti ve Simao ile gerçekten de akıl almaz bir yaratıcılık potansiyeline sahipler artık. Kaldı ki bunlara ilerleyen zamanda Fernandes'i de ekleyecekler. Ernst ile birlikte 6 yabancının tamamının orta saha ve hücumda kullanılması, buna mukabil kale ve savunmanın güven vermeyen yerli oyunculara kalması bir sıkıntı gibi gözüküyor ama sadece Toraman'ı sağa alıp Sivok ve Ersan'ı göbekte oynatarak ve ileriden bir kişiyi keserek, zorluk derecesi yüksek maçlarda daha güvenli bir takım olabilirler. Bu kadar basit.
Şampiyonluk yolunda pek şansları olduğunu sanmıyorum ama ilk 2'yi zorlayabilir Beşiktaş. Kadro kalitesi gerçekten de çok yükseldi ve takım içindeki hava da gayet olumlu görünüyor. Hoş, tüm bunların bedeli bir adamın (tüp kafadan bahsediyorum) kulübü soyup soğana çevirmeye devam etmesi ama taraftar buna bakmaz, sahadan aldığı keyfe bakar. An itibarıyla bu hususta bir şikayetleri olduğunu da sanmıyorum.
Beşiktaş 5 - Buca 1
Şampiyonluk yolunda pek şansları olduğunu sanmıyorum ama ilk 2'yi zorlayabilir Beşiktaş. Kadro kalitesi gerçekten de çok yükseldi ve takım içindeki hava da gayet olumlu görünüyor. Hoş, tüm bunların bedeli bir adamın (tüp kafadan bahsediyorum) kulübü soyup soğana çevirmeye devam etmesi ama taraftar buna bakmaz, sahadan aldığı keyfe bakar. An itibarıyla bu hususta bir şikayetleri olduğunu da sanmıyorum.
Beşiktaş 5 - Buca 1
16 Ocak 2011 Pazar
Malatya maçına dair...
Aziz Yıldırım'ı bu blogun sayfalarında acımasızca, sınırları zorlayarak ve samimî bir şekilde eleştirdim 3 senedir. Eleştirilerimin hepsini de mantıklı ve gerekçeli durumlara dayandırdım, bu yüzden hiçbirinin yerine oturmadığını düşünmüyorum. Ama bu sene farklı; bu sene bence Fenerbahçe kulübünde en son eleştirilecek kişi Aziz Yıldırım'dır. Neden mi? Kendisini sezon başından beri futbol takımından bu kadar soyutladığı için.. Transferi tamamen teknik direktörün takdirine bıraktığı için.. Takım geçen sene şampiyonluğu son maçta kaçırmış ve fena olmayan bir kadroya sahip olsa da, para harcamaktan kaçınmadığı için.. Ve de ortalıkta fazla görünmediği için.. Bir başkandan daha ne bekleyebilirsiniz?
Aykut Kocaman tercihi tartışılabilir belki ama ben tartışmam. Ortalama 3 yılda bir şampiyonluk gören bir kulübün başkanının, CV'si her ne kadar bu pozisyon için yeterince kalifiye olmasa da Aykut gibi efsane bir oyuncuyu, bir beyefendiyi, romantik bir tercihle takımın başına getirmesini eleştirmem. Şu sıkıntılı duruma rağmen sezon sonuna kadar onunla devam etme konusundaki ısrarını bin kez alkışlarım hatta..
Netice itibarıyla baktığımızda, söz konusu tercihi yaptıktan ve tüm yetkiyi hocaya devrettikten sonra Aziz Yıldırım futbol takımına burnunu sokmadan, hocasına azamî saygıyı göstererek geri planda kalmayı başardı. Başardı diyorum, zira bu, onun ego seviyesindeki bir adam için çok zor bir olay. Yıldırım'ın, hangi amaçla olduğu bizi ilgilendirmeden söz konusu eyleminin doğruluğunun hakkını vermemiz icap eder.
Dolayısıyla Malatya maçı ve bu yıl kaybedilen diğer puan ve maçlarda en az sorumlu olan kurum, kulübün başkanlık makamıdır bence. En fazla sorumlu olan ise futbolculardır.
Aykut Hoca'nın, bu kulüpteki bütün kredisini bu sezon sonunda yitirmiş olmasından korkuyorum. Bence, kaybedecek bir şey kalmadığı için, Rıdvan Dilmen'in dediği gibi sahada "topu ısıran" adamlarla oynaması lâzım artık. Oyuncular da aynı şekilde, 12 km koşabileceği bir maçta 11 koşmamalı hiçbiri.. Karşılaştıkları her rakibe aynı saygı ve ciddiyetle yaklaşıp profesyonelce davranmalı.. Bunlar kendileri için bir zorunluluk olduğu kadar bizim için de bir temenni aynı zamanda. İkinci devrenin ilk maçı olan Antalya maçından itibaren bir çıkış izleriz umarım.
Aykut Kocaman tercihi tartışılabilir belki ama ben tartışmam. Ortalama 3 yılda bir şampiyonluk gören bir kulübün başkanının, CV'si her ne kadar bu pozisyon için yeterince kalifiye olmasa da Aykut gibi efsane bir oyuncuyu, bir beyefendiyi, romantik bir tercihle takımın başına getirmesini eleştirmem. Şu sıkıntılı duruma rağmen sezon sonuna kadar onunla devam etme konusundaki ısrarını bin kez alkışlarım hatta..
Netice itibarıyla baktığımızda, söz konusu tercihi yaptıktan ve tüm yetkiyi hocaya devrettikten sonra Aziz Yıldırım futbol takımına burnunu sokmadan, hocasına azamî saygıyı göstererek geri planda kalmayı başardı. Başardı diyorum, zira bu, onun ego seviyesindeki bir adam için çok zor bir olay. Yıldırım'ın, hangi amaçla olduğu bizi ilgilendirmeden söz konusu eyleminin doğruluğunun hakkını vermemiz icap eder.
Dolayısıyla Malatya maçı ve bu yıl kaybedilen diğer puan ve maçlarda en az sorumlu olan kurum, kulübün başkanlık makamıdır bence. En fazla sorumlu olan ise futbolculardır.
Aykut Hoca'nın, bu kulüpteki bütün kredisini bu sezon sonunda yitirmiş olmasından korkuyorum. Bence, kaybedecek bir şey kalmadığı için, Rıdvan Dilmen'in dediği gibi sahada "topu ısıran" adamlarla oynaması lâzım artık. Oyuncular da aynı şekilde, 12 km koşabileceği bir maçta 11 koşmamalı hiçbiri.. Karşılaştıkları her rakibe aynı saygı ve ciddiyetle yaklaşıp profesyonelce davranmalı.. Bunlar kendileri için bir zorunluluk olduğu kadar bizim için de bir temenni aynı zamanda. İkinci devrenin ilk maçı olan Antalya maçından itibaren bir çıkış izleriz umarım.
Son of a b.tch!
İş-güç nedeniyle internete bile giremediğim ve bloga hiçbir şey yazamadığım uzunca bir dönemden sonra ilk postun Howard Webb dışında biri hakkında olması mümkün mü? Daha 13 Aralık gecesi Arsenal'i Old Trafford'da doğradığı için iğrenç adını bu satırlarda zikrettiğim şerefsiz piç, FA Cup'ta Liverpool'u da aynı stadyumda çimlere gömdü bir hafta önce. Dalglish gibi bir efsanenin ilk maçının United deplasmanına ve de üstelik bu kanı bozuk hakeme denk gelmesi ne büyük şanssızlık..
Arsenal ve özellikle Liverpool gibi büyük kulüplerin, Old Trafford'daki her maçında ev sahibini 12 kişi oynatan bu adamın hâlâ maç yönetiyor oluşuna ses çıkarmamaları da ne enteresan...
Arsenal ve özellikle Liverpool gibi büyük kulüplerin, Old Trafford'daki her maçında ev sahibini 12 kişi oynatan bu adamın hâlâ maç yönetiyor oluşuna ses çıkarmamaları da ne enteresan...
1 Ocak 2011 Cumartesi
Best movies of 2010

1. Inception (9)
Christopher Nolan
2. Bal (9)
Semih Kaplanoğlu
3. Black Swan (8)
Darren Aronofsky
4. The Social Network (8)
David Fincher
David Fincher
5. Çoğunluk (8)
Seren Yüce
Diğer: The Fighter (7), Shutter Island (7), Green Zone (7), The Other Guys (7), Wall Street: Money Never Sleeps (7), The American (7), Scott Pilgrim vs. the World (7), 127 Hours (7), The Town (6), Robin Hood (6), The Sorcerer's Apprentice (6), Alice in Wonderland (6), Iron Man 2 (6), The Karate Kid (6), The Tourist (6), Get Him to the Greek (6), The Experiment (6), Repo Men (6), Unstoppable (6), Love and Other Drugs (6), Easy A (6), Due Date (5), TRON: Legacy (5), Grown Ups (5), Red (5), Machete (5), Knight and Day (5), The Wolfman (5), The Expendables (4), Salt (4), Cop Out (4)
Görmediklerim: The Chronicles of Narnia: The Voyage of the Dawn Treader, Tangled, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1, Rabbit Hole, True Grit, Despicable Me, The King's Speech, Burlesque, Little Fockers, All Good Things, Megamind, Kick-Ass, The Kids Are All Right, Faster, Casino Jack, Toy Story 3, The Next Three Days, Blue Valentine, How to Train Your Dragon, The Last Airbender, Winter's Bone, Let Me In, The Book of Eli, The Switch, Resident Evil: Afterlife, Shrek Forever After, Gulliver's Travels, Never Let Me Go, The Illusionist, You Will Meet a Tall Dark Stranger, Stone, Predators, The Tempest, Buried, Dinner for Schmucks, Prince of Persia: The Sands of Time, Season of the Witch, Clash of the Titans, Hereafter, The Ghost Writer, Flipped, Hot Tub Time Machine, Fair Game, Animal Kingdom, Saw 3D, The Killer Inside Me, Valentine's Day, Biutiful, The Way Back, Morning Glory, Edge of Darkness, The Company Men, Paranormal Activity 2, Sex and the City 2, From Paris with Love
Not: 28.03.2011'de liste güncellendi.

26 Aralık 2010 Pazar
Makoun ve Taiwo
Fransız gazeteleri, son günlerde Fenerbahçe'nin Lyon'dan Kamerunlu defansif orta saha Makoun ve Marseille'den Nijeryalı sol bek Taiwo ile ilgilendiğini yazıyor. Bu söylentilerin doğruluğu elbette tartışılır, asparagas olma ihtimalleri de yüksektir ama şayet öyleyse bile son yıllarda bu kadar isabetli asparagas haber yapıldığını şahsen ben görmedim.
Neden böyle diyorum? Fransa ligini az çok takip edenler sebebini rahatça anlayabilir. Adı geçen bu oyuncular, Fenerbahçe'nin Cristian ve Andre Santos'tan boşalması muhtemel mevkileri için belki de Avrupa'da bulabileceğiniz en isabetli transferler arasında sayılabilir çünkü. Makoun daha 2008 yazında Lille'den 14 milyon avro gibi bir bedelle alınmış, Kamerun millî takımının en önemli oyuncularından biri. Zaman zaman yine adı Fenerbahçe ile anılan Emana gibi de değil üstelik. Emana atak bir orta saha olduğu halde, Fener için defansif bir oyuncu gibi yazılıyor basında, tam bir cahillik örneği. Makoun ise hem defansın önünde oynayabilecek, hem de atağa destek verebilecek komple bir merkez orta saha oyuncusu. Ernst gibi Alman liginde sıradan bir orta saha olan bir adamın bu ülkede nasıl bir kahramana dönüştüğünü düşününce Makoun'un süper lige vuracağı damgayı daha iyi anlayabiliyor insan.
Taiwo ise tam bir attacking full back. Fizik gücü kusursuz, savunma yönü çok kuvvetli, hücuma gerektiği kadar destek verebilen ve frikiklerde inanılmaz şutlar atabilen şahane bir oyuncu. Dünyada sol bek mevkiinde nasıl bir sıkıntı olduğunu göz önünde bulundurursak, Taiwo'nun değeri daha da artıyor. Sezon sonunda sözleşmesi bitecek olan bu oyuncuyla Marseille kontrat yenilemek için çırpınıyordur muhtemelen. Ayrıca EPL başta olmak üzere Avrupa'nın pek çok liginden üst düzey teklifler alması olasıdır. Ama yılda 1.4 milyon kazanan Niang'a, vergiden muaf 2.8 milyon vererek ikna eden Fenerbahçe, Taiwo'yu da aynı yöntemle Türkiye'ye getirebilir.
Bir Fener taraftarı olarak bu iki oyuncunun ismi beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Transfer, uyum sorunu başta olmak üzere pek çok etmen yüzünden riskli bir iş; özellikle devre arasında. Ama kadrosunda iki Senegalli, bir de Nijeryalı oyuncu barındıran Fenerbahçe, bu iki oyuncu konusunda söz konusu riskleri en aza indirmiş olacaktır. Umarım Kocaman'ın yorum yapmaktan kaçınması nedeniyle doğru olma olasılığını yüksek gördüğüm bu haberler gerçeğe dönüşür ve Makoun ile Taiwo'yu çubuklu forma altında seyredebiliriz.
Edit: Bu iki transferle birlikte ortaya çıkacak 11'e bir bakalım:
Neden böyle diyorum? Fransa ligini az çok takip edenler sebebini rahatça anlayabilir. Adı geçen bu oyuncular, Fenerbahçe'nin Cristian ve Andre Santos'tan boşalması muhtemel mevkileri için belki de Avrupa'da bulabileceğiniz en isabetli transferler arasında sayılabilir çünkü. Makoun daha 2008 yazında Lille'den 14 milyon avro gibi bir bedelle alınmış, Kamerun millî takımının en önemli oyuncularından biri. Zaman zaman yine adı Fenerbahçe ile anılan Emana gibi de değil üstelik. Emana atak bir orta saha olduğu halde, Fener için defansif bir oyuncu gibi yazılıyor basında, tam bir cahillik örneği. Makoun ise hem defansın önünde oynayabilecek, hem de atağa destek verebilecek komple bir merkez orta saha oyuncusu. Ernst gibi Alman liginde sıradan bir orta saha olan bir adamın bu ülkede nasıl bir kahramana dönüştüğünü düşününce Makoun'un süper lige vuracağı damgayı daha iyi anlayabiliyor insan.
Taiwo ise tam bir attacking full back. Fizik gücü kusursuz, savunma yönü çok kuvvetli, hücuma gerektiği kadar destek verebilen ve frikiklerde inanılmaz şutlar atabilen şahane bir oyuncu. Dünyada sol bek mevkiinde nasıl bir sıkıntı olduğunu göz önünde bulundurursak, Taiwo'nun değeri daha da artıyor. Sezon sonunda sözleşmesi bitecek olan bu oyuncuyla Marseille kontrat yenilemek için çırpınıyordur muhtemelen. Ayrıca EPL başta olmak üzere Avrupa'nın pek çok liginden üst düzey teklifler alması olasıdır. Ama yılda 1.4 milyon kazanan Niang'a, vergiden muaf 2.8 milyon vererek ikna eden Fenerbahçe, Taiwo'yu da aynı yöntemle Türkiye'ye getirebilir.
Bir Fener taraftarı olarak bu iki oyuncunun ismi beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Transfer, uyum sorunu başta olmak üzere pek çok etmen yüzünden riskli bir iş; özellikle devre arasında. Ama kadrosunda iki Senegalli, bir de Nijeryalı oyuncu barındıran Fenerbahçe, bu iki oyuncu konusunda söz konusu riskleri en aza indirmiş olacaktır. Umarım Kocaman'ın yorum yapmaktan kaçınması nedeniyle doğru olma olasılığını yüksek gördüğüm bu haberler gerçeğe dönüşür ve Makoun ile Taiwo'yu çubuklu forma altında seyredebiliriz.
Edit: Bu iki transferle birlikte ortaya çıkacak 11'e bir bakalım:
Volkan
Gökhan - Lugano - Yobo - Taiwo
Makoun - Emre
Topuz - Alex - Stoch
Niang
Gökhan - Lugano - Yobo - Taiwo
Makoun - Emre
Topuz - Alex - Stoch
Niang
Yedeklerde Bekir, Caner, Selçuk, Dia, Özer, Uğur, Semih, Güiza gibi oyuncular var. Ayrıca Okan ve Gökay.. Üstelik İlhan, Andre Santos, Cristian, Bilica, Kâzım, Gökhan Ünal gibi oyuncular da gönderilmiş olacak. Bence büyüleyici bir kadro bu..
19 Aralık 2010 Pazar
Fenerliler için sorun yok
Fenerbahçe, yeni teknik direktörü Aykut Kocaman ile bir geçiş dönemi yaşıyor. Sezon başından beri yazdığım gibi, bu dönemde bir iyi, bir kötü sonuç alınması; inişler ve çıkışların olması gayet doğal ve beklenen bir şey. Ha, bir taraftar normal şartlarda bu durumdan memnun olmaz, istikrar ve başarı ister ama kim kaybetmiş de Fener bulsun istikrarı?
Daum ile 2 şampiyonluk, 2 de ikincilik yaşandı. Yılda 3.5 milyon avro ödenen bir hocaydı Daum ve hiçbir zaman çok iyi futbol oynatmadı takıma. Ama şampiyonluğu hep sonuna kadar kovaladı. Sonuçta bakıyoruz, toplamda aldığı 14 milyonun (hatta primlerle 16 milyonun) karşılığında %50 bir şampiyonluk başarısı var. Bu durumda yılda en fazla 500 bin avro alan Aykut gibi, camia içindeki kahraman bir figürün, en azından gelecek yılın sonuna kadar takımda kalma hakkı vardır. Matematik bu kadar basit. Bu yıl olamasa bile gelecek sene şampiyon olursa şayet, o da %50 başarı kazanmış olacak ve 12 milyon avro da kulübün kasasında kalmış olacak (Zico da 2 yılın sadece birinde şampiyonluk kazanmıştı). Üstelik Daum kim, Aykut kim? Neresinden bakılırsa bakılsın Daum'un, Aragones'in, Zico'nun değil de Aykut Kocaman'ın hoca olması kulüp için her açıdan daha avantajlı özetle...
Ayrıca Türk futbolunda Süleyman Seba'dan sonra görülen en müthiş karakter ve en "adam" figürden bahsediyoruz, ki bu da hiç azımsanacak bir şey değil. Bununla karın doymuyor, doğrudur ama her sene şampiyon olunamayacağına göre, bence Fenerliler şu andaki gidişatı dert etmesin. Şahsen ben artık böyle düşünüyorum.
Hepsinden öte, o konuşmaya başladığı zaman bir Fenerbahçe taraftarı olarak içimi tarifsiz bir ferahlık kaplıyor. Takım ligi ikinci bitirirse müthiş olur, yok eğer Uefa'ya kalınırsa bile camia bu "adam"a sahip çıkmalı. İşin teknik boyutu falan ayrıca konuşulur, onlara bir şey demiyorum. Sadece Aykut Kocaman'ın duruşu ve ortaya koyduğu tavırlar ile, bir taraftar olarak bana hissettirdiklerini buradan paylaşmak istedim.
Daum ile 2 şampiyonluk, 2 de ikincilik yaşandı. Yılda 3.5 milyon avro ödenen bir hocaydı Daum ve hiçbir zaman çok iyi futbol oynatmadı takıma. Ama şampiyonluğu hep sonuna kadar kovaladı. Sonuçta bakıyoruz, toplamda aldığı 14 milyonun (hatta primlerle 16 milyonun) karşılığında %50 bir şampiyonluk başarısı var. Bu durumda yılda en fazla 500 bin avro alan Aykut gibi, camia içindeki kahraman bir figürün, en azından gelecek yılın sonuna kadar takımda kalma hakkı vardır. Matematik bu kadar basit. Bu yıl olamasa bile gelecek sene şampiyon olursa şayet, o da %50 başarı kazanmış olacak ve 12 milyon avro da kulübün kasasında kalmış olacak (Zico da 2 yılın sadece birinde şampiyonluk kazanmıştı). Üstelik Daum kim, Aykut kim? Neresinden bakılırsa bakılsın Daum'un, Aragones'in, Zico'nun değil de Aykut Kocaman'ın hoca olması kulüp için her açıdan daha avantajlı özetle...
Ayrıca Türk futbolunda Süleyman Seba'dan sonra görülen en müthiş karakter ve en "adam" figürden bahsediyoruz, ki bu da hiç azımsanacak bir şey değil. Bununla karın doymuyor, doğrudur ama her sene şampiyon olunamayacağına göre, bence Fenerliler şu andaki gidişatı dert etmesin. Şahsen ben artık böyle düşünüyorum.
Hepsinden öte, o konuşmaya başladığı zaman bir Fenerbahçe taraftarı olarak içimi tarifsiz bir ferahlık kaplıyor. Takım ligi ikinci bitirirse müthiş olur, yok eğer Uefa'ya kalınırsa bile camia bu "adam"a sahip çıkmalı. İşin teknik boyutu falan ayrıca konuşulur, onlara bir şey demiyorum. Sadece Aykut Kocaman'ın duruşu ve ortaya koyduğu tavırlar ile, bir taraftar olarak bana hissettirdiklerini buradan paylaşmak istedim.
13 Aralık 2010 Pazartesi
Şerefsiz bir adam
Old Trafford, deplasman takımları için 20 senedir en zor stadyumlardan bir tanesi. United burada gerçekten de çok farklı bir futbol oynuyor ve inanılmaz bir taraftar desteğine sahip. Ama bir şey var; eğer maçın hakemi Howard Webb isimli onursuz insan müsveddesi ise şayet, işte o zaman sağ çıkmanın imkânsız olduğu bir cehenneme dönüşüyor bu stadyum. Bunu, kendi gözlerimle gördüğüm maç sayısı da giderek artıyor..
Howard Webb kimdir? Bugün itibarıyla İngiltere'nin en ünlü hakemi. FA nasıl oluyor da böyle kifayetsiz, basiretsiz, insanî hiçbir duygudan nasibini almamış bir mahlûka bu kadar sitayiş gösteriyor, gerçekten de anlamıyorum. Old Trafford'da ne zaman maç yönetse, deplasman takımlarının aleyhine, sonucu direkt etkileyen en az iki tane hata yapan Webb, benim hatırladığım 2 maçta Liverpool'u burada tek başına yenmeyi başardı daha önce. Bir tanesini Eylül ayında blogda yazmıştım, o yazı burada...
Yine 2007'deki PSV-Fener maçında Fener tek kale oynarken 60. dakikada Deivid'i atıp, maçtan sonra özür dileyen de bu namussuz hakemdi, hepimiz hatırlıyoruz. Bu akşamki United-Arsenal maçında ise kariyerinin (Konfederasyon Kupası'nda geri aldığı penaltı kararı ile birlikte) en büyük skandalına imza attı. En fazla 5 metre kadar önündeki bir hava topuna uzaklardan koşarak gelip, ayağını bir karateci gibi Sagna'nın karnına saplayarak yükselen Ferdinand'ın, bu insanlık dışı hareketini görmedi Webb; yine ve yeniden gözlerine perde indi bu stadyumda.. 68. dakikada o kırmızı kart çıksa ne olurdu? Bilemiyoruz ama bence maç en azından berabere biterdi. Ama Webb, Old Trafford'da böyle anlarda devreye girip, United adına işleri hemen yoluna koyuveriyor her seferinde; yine öyle oldu.
Onun yardımcısı kılığında sahaya çıkmış, hakemden çok kadın tüccarına benzeyen yaşlı bir adam da Clichy'nin eline çarpan topu kasten oynadığını (bizzat) işaret ederek Webb'e penaltıyı çaldırdı. Gerçi Rooney hayvanca bir hırsla vurup topu tribünlere gönderdi ama bunun hiçbir önemi yok elbette.
Arsene Wenger maçtan sonra neler söyler bilmiyorum ama ben olsam Sagna'nın (Ferdinand'ın kramponunun vidalarıyla) parçalanmış olan formasını alıp basın toplantısına öyle çıkardım. Sonra da tüm kamuoyunun önünde onu FA başkanına hediye ederdim.
Dünya üzerindeki bütün küfürleri etmekten hiç usanmayacağım bu haysiyetsiz hakemin başına çok çok çok kötü şeyler gelmesini ve meslekî hayatının bir an önce bitmesini diliyorum.
Howard Webb kimdir? Bugün itibarıyla İngiltere'nin en ünlü hakemi. FA nasıl oluyor da böyle kifayetsiz, basiretsiz, insanî hiçbir duygudan nasibini almamış bir mahlûka bu kadar sitayiş gösteriyor, gerçekten de anlamıyorum. Old Trafford'da ne zaman maç yönetse, deplasman takımlarının aleyhine, sonucu direkt etkileyen en az iki tane hata yapan Webb, benim hatırladığım 2 maçta Liverpool'u burada tek başına yenmeyi başardı daha önce. Bir tanesini Eylül ayında blogda yazmıştım, o yazı burada...
Yine 2007'deki PSV-Fener maçında Fener tek kale oynarken 60. dakikada Deivid'i atıp, maçtan sonra özür dileyen de bu namussuz hakemdi, hepimiz hatırlıyoruz. Bu akşamki United-Arsenal maçında ise kariyerinin (Konfederasyon Kupası'nda geri aldığı penaltı kararı ile birlikte) en büyük skandalına imza attı. En fazla 5 metre kadar önündeki bir hava topuna uzaklardan koşarak gelip, ayağını bir karateci gibi Sagna'nın karnına saplayarak yükselen Ferdinand'ın, bu insanlık dışı hareketini görmedi Webb; yine ve yeniden gözlerine perde indi bu stadyumda.. 68. dakikada o kırmızı kart çıksa ne olurdu? Bilemiyoruz ama bence maç en azından berabere biterdi. Ama Webb, Old Trafford'da böyle anlarda devreye girip, United adına işleri hemen yoluna koyuveriyor her seferinde; yine öyle oldu.
Onun yardımcısı kılığında sahaya çıkmış, hakemden çok kadın tüccarına benzeyen yaşlı bir adam da Clichy'nin eline çarpan topu kasten oynadığını (bizzat) işaret ederek Webb'e penaltıyı çaldırdı. Gerçi Rooney hayvanca bir hırsla vurup topu tribünlere gönderdi ama bunun hiçbir önemi yok elbette.
Arsene Wenger maçtan sonra neler söyler bilmiyorum ama ben olsam Sagna'nın (Ferdinand'ın kramponunun vidalarıyla) parçalanmış olan formasını alıp basın toplantısına öyle çıkardım. Sonra da tüm kamuoyunun önünde onu FA başkanına hediye ederdim.
Dünya üzerindeki bütün küfürleri etmekten hiç usanmayacağım bu haysiyetsiz hakemin başına çok çok çok kötü şeyler gelmesini ve meslekî hayatının bir an önce bitmesini diliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)