1 Ocak 2011 Cumartesi

Best movies of 2010


1. Inception (9)
Christopher Nolan

2. Bal (9)
Semih Kaplanoğlu

3. Black Swan (8)
Darren Aronofsky

4. The Social Network (8)
David Fincher

5. Çoğunluk (8)
Seren Yüce

Diğer: The Fighter (7), Shutter Island (7), Green Zone (7), The Other Guys (7), Wall Street: Money Never Sleeps (7), The American (7), Scott Pilgrim vs. the World (7), 127 Hours (7), The Town (6), Robin Hood (6), The Sorcerer's Apprentice (6), Alice in Wonderland (6), Iron Man 2 (6), The Karate Kid (6), The Tourist (6), Get Him to the Greek (6), The Experiment (6), Repo Men (6), Unstoppable (6), Love and Other Drugs (6), Easy A (6), Due Date (5), TRON: Legacy (5), Grown Ups (5), Red (5), Machete (5), Knight and Day (5), The Wolfman (5), The Expendables (4), Salt (4), Cop Out (4)

Görmediklerim: The Chronicles of Narnia: The Voyage of the Dawn Treader, Tangled, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1, Rabbit Hole, True Grit, Despicable Me, The King's Speech, Burlesque, Little Fockers, All Good Things, Megamind, Kick-Ass, The Kids Are All Right, Faster, Casino Jack, Toy Story 3, The Next Three Days, Blue Valentine, How to Train Your Dragon, The Last Airbender, Winter's Bone, Let Me In, The Book of Eli, The Switch, Resident Evil: Afterlife, Shrek Forever After, Gulliver's Travels, Never Let Me Go, The Illusionist, You Will Meet a Tall Dark Stranger, Stone, Predators, The Tempest, Buried, Dinner for Schmucks, Prince of Persia: The Sands of Time, Season of the Witch, Clash of the Titans, Hereafter, The Ghost Writer, Flipped, Hot Tub Time Machine, Fair Game, Animal Kingdom, Saw 3D, The Killer Inside Me, Valentine's Day, Biutiful, The Way Back, Morning Glory, Edge of Darkness, The Company Men, Paranormal Activity 2, Sex and the City 2, From Paris with Love

Not: 28.03.2011'de liste güncellendi.

26 Aralık 2010 Pazar

Makoun ve Taiwo

Fransız gazeteleri, son günlerde Fenerbahçe'nin Lyon'dan Kamerunlu defansif orta saha Makoun ve Marseille'den Nijeryalı sol bek Taiwo ile ilgilendiğini yazıyor. Bu söylentilerin doğruluğu elbette tartışılır, asparagas olma ihtimalleri de yüksektir ama şayet öyleyse bile son yıllarda bu kadar isabetli asparagas haber yapıldığını şahsen ben görmedim.

Neden böyle diyorum? Fransa ligini az çok takip edenler sebebini rahatça anlayabilir. Adı geçen bu oyuncular, Fenerbahçe'nin Cristian ve Andre Santos'tan boşalması muhtemel mevkileri için belki de Avrupa'da bulabileceğiniz en isabetli transferler arasında sayılabilir çünkü. Makoun daha 2008 yazında Lille'den 14 milyon avro gibi bir bedelle alınmış, Kamerun millî takımının en önemli oyuncularından biri. Zaman zaman yine adı Fenerbahçe ile anılan Emana gibi de değil üstelik. Emana atak bir orta saha olduğu halde, Fener için defansif bir oyuncu gibi yazılıyor basında, tam bir cahillik örneği. Makoun ise hem defansın önünde oynayabilecek, hem de atağa destek verebilecek komple bir merkez orta saha oyuncusu. Ernst gibi Alman liginde sıradan bir orta saha olan bir adamın bu ülkede nasıl bir kahramana dönüştüğünü düşününce Makoun'un süper lige vuracağı damgayı daha iyi anlayabiliyor insan.

Taiwo ise tam bir attacking full back. Fizik gücü kusursuz, savunma yönü çok kuvvetli, hücuma gerektiği kadar destek verebilen ve frikiklerde inanılmaz şutlar atabilen şahane bir oyuncu. Dünyada sol bek mevkiinde nasıl bir sıkıntı olduğunu göz önünde bulundurursak, Taiwo'nun değeri daha da artıyor. Sezon sonunda sözleşmesi bitecek olan bu oyuncuyla Marseille kontrat yenilemek için çırpınıyordur muhtemelen. Ayrıca EPL başta olmak üzere Avrupa'nın pek çok liginden üst düzey teklifler alması olasıdır. Ama yılda 1.4 milyon kazanan Niang'a, vergiden muaf 2.8 milyon vererek ikna eden Fenerbahçe, Taiwo'yu da aynı yöntemle Türkiye'ye getirebilir.

Bir Fener taraftarı olarak bu iki oyuncunun ismi beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Transfer, uyum sorunu başta olmak üzere pek çok etmen yüzünden riskli bir iş; özellikle devre arasında. Ama kadrosunda iki Senegalli, bir de Nijeryalı oyuncu barındıran Fenerbahçe, bu iki oyuncu konusunda söz konusu riskleri en aza indirmiş olacaktır. Umarım Kocaman'ın yorum yapmaktan kaçınması nedeniyle doğru olma olasılığını yüksek gördüğüm bu haberler gerçeğe dönüşür ve Makoun ile Taiwo'yu çubuklu forma altında seyredebiliriz.

Edit: Bu iki transferle birlikte ortaya çıkacak 11'e bir bakalım:

Volkan

Gökhan - Lugano - Yobo - Taiwo

Makoun - Emre

Topuz - Alex - Stoch

Niang

Yedeklerde Bekir, Caner, Selçuk, Dia, Özer, Uğur, Semih, Güiza gibi oyuncular var. Ayrıca Okan ve Gökay.. Üstelik İlhan, Andre Santos, Cristian, Bilica, Kâzım, Gökhan Ünal gibi oyuncular da gönderilmiş olacak. Bence büyüleyici bir kadro bu..

19 Aralık 2010 Pazar

Fenerliler için sorun yok

Fenerbahçe, yeni teknik direktörü Aykut Kocaman ile bir geçiş dönemi yaşıyor. Sezon başından beri yazdığım gibi, bu dönemde bir iyi, bir kötü sonuç alınması; inişler ve çıkışların olması gayet doğal ve beklenen bir şey. Ha, bir taraftar normal şartlarda bu durumdan memnun olmaz, istikrar ve başarı ister ama kim kaybetmiş de Fener bulsun istikrarı?

Daum ile 2 şampiyonluk, 2 de ikincilik yaşandı. Yılda 3.5 milyon avro ödenen bir hocaydı Daum ve hiçbir zaman çok iyi futbol oynatmadı takıma. Ama şampiyonluğu hep sonuna kadar kovaladı. Sonuçta bakıyoruz, toplamda aldığı 14 milyonun (hatta primlerle 16 milyonun) karşılığında %50 bir şampiyonluk başarısı var. Bu durumda yılda en fazla 500 bin avro alan Aykut gibi, camia içindeki kahraman bir figürün, en azından gelecek yılın sonuna kadar takımda kalma hakkı vardır. Matematik bu kadar basit. Bu yıl olamasa bile gelecek sene şampiyon olursa şayet, o da %50 başarı kazanmış olacak ve 12 milyon avro da kulübün kasasında kalmış olacak (Zico da 2 yılın sadece birinde şampiyonluk kazanmıştı). Üstelik Daum kim, Aykut kim? Neresinden bakılırsa bakılsın Daum'un, Aragones'in, Zico'nun değil de Aykut Kocaman'ın hoca olması kulüp için her açıdan daha avantajlı özetle...

Ayrıca Türk futbolunda Süleyman Seba'dan sonra görülen en müthiş karakter ve en "adam" figürden bahsediyoruz, ki bu da hiç azımsanacak bir şey değil. Bununla karın doymuyor, doğrudur ama her sene şampiyon olunamayacağına göre, bence Fenerliler şu andaki gidişatı dert etmesin. Şahsen ben artık böyle düşünüyorum.

Hepsinden öte, o konuşmaya başladığı zaman bir Fenerbahçe taraftarı olarak içimi tarifsiz bir ferahlık kaplıyor. Takım ligi ikinci bitirirse müthiş olur, yok eğer Uefa'ya kalınırsa bile camia bu "adam"a sahip çıkmalı. İşin teknik boyutu falan ayrıca konuşulur, onlara bir şey demiyorum. Sadece Aykut Kocaman'ın duruşu ve ortaya koyduğu tavırlar ile, bir taraftar olarak bana hissettirdiklerini buradan paylaşmak istedim.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Şerefsiz bir adam

Old Trafford, deplasman takımları için 20 senedir en zor stadyumlardan bir tanesi. United burada gerçekten de çok farklı bir futbol oynuyor ve inanılmaz bir taraftar desteğine sahip. Ama bir şey var; eğer maçın hakemi Howard Webb isimli onursuz insan müsveddesi ise şayet, işte o zaman sağ çıkmanın imkânsız olduğu bir cehenneme dönüşüyor bu stadyum. Bunu, kendi gözlerimle gördüğüm maç sayısı da giderek artıyor..

Howard Webb kimdir? Bugün itibarıyla İngiltere'nin en ünlü hakemi. FA nasıl oluyor da böyle kifayetsiz, basiretsiz, insanî hiçbir duygudan nasibini almamış bir mahlûka bu kadar sitayiş gösteriyor, gerçekten de anlamıyorum. Old Trafford'da ne zaman maç yönetse, deplasman takımlarının aleyhine, sonucu direkt etkileyen en az iki tane hata yapan Webb, benim hatırladığım 2 maçta Liverpool'u burada tek başına yenmeyi başardı daha önce. Bir tanesini Eylül ayında blogda yazmıştım, o yazı burada...

Yine 2007'deki PSV-Fener maçında Fener tek kale oynarken 60. dakikada Deivid'i atıp, maçtan sonra özür dileyen de bu namussuz hakemdi, hepimiz hatırlıyoruz. Bu akşamki United-Arsenal maçında ise kariyerinin (Konfederasyon Kupası'nda geri aldığı penaltı kararı ile birlikte) en büyük skandalına imza attı. En fazla 5 metre kadar önündeki bir hava topuna uzaklardan koşarak gelip, ayağını bir karateci gibi Sagna'nın karnına saplayarak yükselen Ferdinand'ın, bu insanlık dışı hareketini görmedi Webb; yine ve yeniden gözlerine perde indi bu stadyumda.. 68. dakikada o kırmızı kart çıksa ne olurdu? Bilemiyoruz ama bence maç en azından berabere biterdi. Ama Webb, Old Trafford'da böyle anlarda devreye girip, United adına işleri hemen yoluna koyuveriyor her seferinde; yine öyle oldu.

Onun yardımcısı kılığında sahaya çıkmış, hakemden çok kadın tüccarına benzeyen yaşlı bir adam da Clichy'nin eline çarpan topu kasten oynadığını (bizzat) işaret ederek Webb'e penaltıyı çaldırdı. Gerçi Rooney hayvanca bir hırsla vurup topu tribünlere gönderdi ama bunun hiçbir önemi yok elbette.

Arsene Wenger maçtan sonra neler söyler bilmiyorum ama ben olsam Sagna'nın (Ferdinand'ın kramponunun vidalarıyla) parçalanmış olan formasını alıp basın toplantısına öyle çıkardım. Sonra da tüm kamuoyunun önünde onu FA başkanına hediye ederdim.

Dünya üzerindeki bütün küfürleri etmekten hiç usanmayacağım bu haysiyetsiz hakemin başına çok çok çok kötü şeyler gelmesini ve meslekî hayatının bir an önce bitmesini diliyorum.

12 Aralık 2010 Pazar

G.Saray'ın kurtuluşu özeleştiride

G.Saray, 1979/80 sezonundan sonra tarihinin en kötü yılını yaşıyor. Biz, blogda bu günlerin geleceğini iki yıl öncesinden beri söylüyoruz ama kör ve züppe G.Saray taraftarları bunu hiçbir zaman göremedi. Gözlerine soktuk, yine göremediler. Halbuki kampanalar çalıyor iki yıldan beri, biz de dilimiz döndüğünce anlatıyoruz. Haa, hayatta hiçbir öngörümüz yanlış çıkmadı mı? Defalarca olmuştur ama kaderin cilvesi işte, G.Saray ile ilgili burada ne yazdıysak hiçbirinde haksız çıkmadık. Bizimle burada muhatap olup çocukça tepkiler vererek "siz bizim sevgili camiamızı karıştırmaya çalışıyorsunuz!" diyen (sanki buna gücümüz kudretimiz varmış gibi) blog sahibi zavallıları ise, şimdi ara ki bulasın..

G.Saray ile ilgili olarak yaptığım en sert eleştiri, bilindiği gibi son 15 yılda peyda olmuş iğrenç taraftar profili üzerine oldu. Ve en çok da bu konuda haklı çıktık maalesef. Türk futbol tarihinin gördüğü en iğrenç figür olan mafya bozuntusu Fatih Terim'in, derin devlet ve Mehmet Ağar yardımıyla elde ettiği o kirli başarılar sayesinde G.Saray kulübü taraftar sayısını arttırdı, hepimiz bunu biliyoruz. O günler sayesinde taraftar sayısının arttığını söyleyenler, kulübün son 8 yılda tokat üstüne tokat yiyip elendiği Avrupa ve döküm döküm döküldüğü domestik mecralar nedeniyle taraftarının aynı şekilde azaldığını hiç düşünmüyor. Bu, meselenin bir başka acıklı tarafı. Ama daha (ve en) acıklı olanı, o dönemde G.Saray taraftarı olarak büyüyen gençler arasında aile terbiyesi de almamış (verilememiş) olan genişçe bir kesiminin, en küçük başarısızlıkta kendi takımını bile satacak kadar gözü dönmüş ve ağzı salyalı olması. Ali Sami Yen Stadı gibi, Türk futbolunun gördüğü en görkemli başarıların yarıdan fazlasının gerçekleştiği bir mabede veda ederken bile kendi takımına küfredip, o mabede zarar verebilecek kadar yoldan çıkmış durumdalar artık. Fenerbahçe, şampiyonluğu garantileyerek ve her zamankinden bile daha rahat bir şekilde o mabede geldiğinde, maçtan önceki röportajlarda kameralara "bu maç, eğer Fener kazanacaksa bitmeyecek!" diyecek kadar yoldan çıkmaktan bahsediyorum. O maçta, resmî kayıtlara göre 19 bin tane pet su atıldı sahaya. Maçtan önce polisle kavga ettiler. Bugünlerin geleceği, o günden belliydi. Tapılan şey G.Saray değil, başarının kendisiydi. O olmadığında G.Saray'ın da bir önemi yoktu. Tek önemli olan, ortaya çıkan öfkenin bastırılmasıydı. Bu uğurda G.Saray'ın zarar görmesinin de hiçbir esprisi yoktu.

Aynı şekilde, 17 Mayıs 2000 tarihinde Uefa finali oynayacak olan takım, Nisan'ın son haftasındaki Denizli maçını 8000 kişiye oynamıştı. Leeds'i (efsanevî bir şekilde) eleyerek finale çıkan takımını selamlamak, onu bağrına basmak, Denizli'ye yenilse, hatta fark bile yese alkışlamak yok.. Onun yerine "biz sizin ligdeki maçlarınızı sallamıyoruz, onlar bize zevk vermiyor, bize Avrupa'daki başarılar gerek" diyen bir züppelik var.. Ve 25 bin kişilik statta da 17 bin kişilik boşluk...

G.Saray'ın, maçlarına giden seyircisi işte böyle bir seyirci. Şimdi bu etrafı virüs gibi sarmış olan blogcu zibidiler "e o stattaki 25 bin kişi, G.Saray taraftarının tamamını temsil etmez" diyor ama, biz buna neremizle gülelim, bilemiyoruz. Çünkü o stattaki (taraftar dediğimiz) yaratıklar, 96-2000 arasındaki o utanç verici kirli dönemin ürünü, bu net bir gerçek. Ve tıpkı o dönemin kendisi gibi, trajik bir şekilde her yerlerinden pislik akıyor. Dolayısıyla o stada gelen 25 bin kişi on yıldır hep aynı kişiler olmadığına göre, muadillerini temsil etme konusundaki yeterliliklerinin de hakkını vermek lâzım. 96'dan önce polisle kavga eden, kendi takımını yuhlayan, stadı yakan, "bu maç bitmeyecek!" diyen bir profil var mıydı G.Saray camiasında? Elbette yoktu. Her şey o iğrenç, kirli, şaibeli ve haram kazançlarla dolu dönemin ürünü.. Bunu görmenin ve kabul etmenin vaktidir.

G.Saray taraftarları içinde aklı selim olanlar da vardır tabii ama onların sesi hiçbir mecrada çıkmıyor maalesef. Onlar, genel anlamda 1996'dan sonra ortalıktan bir şekilde çekildi (belki istemeden çekildi) ve şimdi içinde bulundukları durumdan kurtulmanın yolunu arıyor. Bilsinler ki, ne yönetim, ne Hagi, ne futbolcular; hiçbirinin gitmesi bu durumu değiştirmeyecek. Çünkü kulübün şu andaki durumu "kötü bir dönemden geçiyor olmanın" çok ötesinde.. Artık kangren olmuş bir yaradan söz ediyoruz. Bu yüzden yegane kurtuluş, aklıselim G.Saray taraftarının kendi içinde bir özeleştiri yapıp ağzından salyalar saçan o iğrenç (ve genişçe) kesimi temizlemesinden geçiyor. 10 milyon taraftar varsa bunların yarıdan fazlası dediğim modeldedir. Bu yüzden o modelden olan hiçbir insanın G.Saray'ın yeni stadında yerinin olmaması lâzım. Taraftar gruplarının (başta Ultraslan) lağv edilmesi lâzım. Aynı şekilde taraftarı daha da fazla zehirleyen bu blogların da.. Yoksa her şey aynı bugünkü gibi o statta da devam edecek. Gün gelecek, o stadın koltukları da sökülecek. Küme düştükleri dönemi de göreceğiz bu gidişle.. Özetle her şey, gerçek G.Saraylıların elinde..

Ek not: Eğer dediğim türdeki yaratıklar ortadan bir şekilde çekilirse, G.Saray yavaş yavaş ve sindirerek bu zorlu dönemi (bütün zorlu dönemleri hatta) atlatır. İnanılmaz derecede büyük bir camiadan söz ediyoruz. Her türlü badire bir şekilde (yavaş da olsa) geçer ama bu tip bir seyirci profiliyle, emek verilerek aşılan mesafeler de en ufak bir tökezlemede yerle yeksan olur, oluyor, olacak. Zaten iki yıldır yaşadıklarımız da bunlar. Görmek isteyen, görebilen, görür..

10 Aralık 2010 Cuma

'Daha ayrıksı' bir vampir filmi

Geçen yıl temmuz ayında "Låt den rätte komma in" (Gir Kanıma) filmini "ayrıksı bir vampir filmi" başlığıyla tanıtmıştım okuyanlara. Genç yönetmen Tomas Alfredson'un, sinema tarihindeki vampir kültüründen ince ince beslenirken o kültüre getirdiği özgün yorum ve taptaze fikirler sayesinde gerçek bir başarıya dönüşen yapım, zaten aradan geçen 1.5 senede biz dâhil pek çok ülkede gösterilmesi ile birlikte küçük çaplı bir efsaneye dönüşmeyi başardı. Şimdilerde ise yıl biterken daha yeni seyrettiğim, bizde 2010'un başlarında gösterime giren ama aslında 2009 yapımı olan Güney Kore yapımı bir başka vampir filmi ile tekrar başım dönmüş durumda. Söz konusu filmi henüz görmemiş herkese önermek amacıyla da işbu postu döşeniyorum.

Sinema tarihini ezbere bilen bir insan olarak en zaaf duyduğum tarz, kasvet ve karanlık ihtiva edenidir, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hele işin içine distopya girdiği zaman, benim için kaymaklı ekmek kadayıfı tamamlanmış olur. İşbu yüzden çoğu kişinin sıradan bir bilimkurgu muamelesi yaptığı "Blade Runner" sinema tarihinin en iyi 20 filminden biridir benim için; sıradan muamelesi yapılmasa da hak ettiği değer hak ettiği ölçüde verilmeyen "Alien" da aynı şekilde.. İşin içinde kasvet ve karanlık oldu mu, yelkenlerim suya iniyor özetle. Zevkleri böyle olan birinin sinemada en sevdiği janrlardan birinin vampir filmleri olması da tevekkeli değil, takdir edersiniz. Bu alanda da Amerikalıların çöp muamelesi yaptığı, Tony Scott'ın ilk filmi olması nedeniyle özel bir ilgiyi hak eden "The Hunger"a (1983) ayrı bir selam göndermek gerekiyor. Bu filmi çekmiş birinin 3 yıl sonra "Top Gun"ı yapması ise ayrı bir yazı konusu.

Neyse, bu yazının konusu olan "Bakjwi" (Thirst - Kan Arzusu) ise aslında saf bir vampir filmi değil. İlk 15 dakikaya baktığınız zaman apaçık bir şekilde sosyal içerikli bir dram seyrettiğinizi düşünebilirsiniz. Sonra filmde gerçekleşen mucizevimsi olay sonucu "şifa dağıtan mesih" ile ilgili bir filme dönüştüğünü görürsünüz. Akabinde bedensel deformasyonlar üzerinden ilerleyen, Cronenberg'ün filmlerine benzer bir korku-gerilime meylettiğine şahit olursunuz ve sonra ne olduğunu anlamadan aslında bir vampir filmi seyrettiğinizi anlarsınız. Filmin kimi yerlerinde ortaya çıkan trajikomedi havasını da bu karışıma ekleyebiliriz. Usta yönetmen Park Chan-wook, tüm bu türler arasında o kadar doğal bir şey yapıyormuş gibi, o kadar rahat ve o kadar zincilerinden boşalmış bir şekilde geziniyor ki, ortaya çıkan yapıtın bir çorba olup hiçbir tadı tam olarak verememe riski çok yüksek. Amma velakin seyrettiğimiz şey bir "tür harmanı" değil kesinlikle; "yoldan sapan içgüdülerin sineması" diyebiliriz belki, bilemiyorum.. Neticede özgün ve yaratıcı bir yönetmenin, sinemaya vakıf bir sanatçının coşkulu ve hevesli bir şekilde, farklı anlatım yolları kullanarak (insan psikolojisi, Güney Kore'nin ahval ve şeraiti vs. hakkında mesela) söylemek istediklerini net bir şekilde söyleyebildiğini görüyoruz. Önemli olan da bu değil midir?

Filmin öyküsünden bahsetmek, onu ilk kez keşfedecek olanlara haksızlık olacağı için o işlere hiç girmiyorum, biliyorsunuz. Burada yapmak istediğim, "Oldboy"dan sonra en iyi ikinci filmini çektiğini düşündüğüm Chan-wook'un başarısını dillendirip, bu güzel filmi yapabildiğim kadar kişiye tanıtmak. Bu yüzden sinemada özgün tatlar arayan, değişik deneyimlere açık olan, perdede "iyi ile kötünün mücadelesi" dışında da bir şeyler görmek isteyen ve tabii ki vampir filmlerini seven herkese bu harika filmi tavsiye ediyorum.

5 Aralık 2010 Pazar

M.Paşa'da gündüz maçı

Beşiktaş-Bursa maçının çok zor geçmesini hepimiz bekliyor zaten. Bursa taraftarının stada alınması maçla ilgili en önemli ve olumlu dipnot sayılabilir. Ama benim açımdan Türkiye'nin en yakışıklı stadında belki 20 yıl sonra bir öğle maçı yaşayacak olmanın heyecanı, maçla ilgili en önemli ayrıntı. 80'li yılların ikinci yarısı ile 90'ların başında bu stadyumda hatırladığım bütün gündüz maçları Beşiktaş-Fener arasındaydı ve Fener'in puan aldığı tek bir tanesini bile hatırlamıyorum :) Bu stad, sözümü dinleyin, gündüz bir başka güzel görünüyor. Çekişmeli geçmesini beklediğim karşılaşmanın tadını çıkarmaya çalışacağım. Beşiktaş'ın kazanmasını bekliyorum, Bursa'nın da kazanamamasını. Ama Ömer Üründül'ün, tahmin yapmaktan ölümüne korkan Ömer Üründül'ün, maçtan önce hiç konuşmayan Ömer Üründül'ün, nadiren yapmak zorunda kaldığı maç öncesi tahminleri esnasında hep söylediği gibi: "Ama futbol bu, her şey olabilir tabii..."

1 Aralık 2010 Çarşamba

Barça, Real, Mourinho...

Barcelona, Real Madrid'i sadece yenmedi geçen gece. Zaten bu takımlar birbirini onlarca defa yenmiş ve yenmeye de devam edecek. Maçın asıl önemi, Barça'nın ezelî rakibini bütün dünyanın gözü önünde rezil rüsva etmesi, rakip futbolcuları birkaç gün boyunca insan içine çıkamayacak bir hâle getirmesiydi. İki takım arasında futbolcular bazında kalite farkı (hepimizin bildiği üzere) o kadar azken, sahadaki farkın bu kadar devasa olması nasıl açıklanabilir peki? Bence bunun tek açıklaması, Barça'nın alt yapıdan yetiştirdiği oyuncular ve bu oyuncularla kurduğu, dünyanın başka hiçbir kulübünde görülemeyecek, nevi şahsına münhasır modeldir. Onların oynadığı futbol sonuçta 3-4 yıldır tüm dünyanın imrenerek izlediği ve diğer bütün takımların öykündüğü bir futbol. Peki taklit etmek mümkün mü? Gayet tabii, zaten bu yapılıyor da.. Peki ona ulaşmak, bırakın ulaşmayı, yaklaşmak mümkün mü? İşte o imkânsız. 20 yıllık bir plan dâhilinde olabilir elbette ama bu da çok realist bir hedef değil, takdir edersiniz..

Evet, benim çocukluğumdan beri Barcelona aynı futbolu oynuyor, en azından oynamaya çalışıyor. O zamanlar Guardiola ve Bakero vardı, şimdi Xavi ve Iniesta var. O zamanlar Laudrup ve Stoichkov vardı, şimdi Villa ve Messi var. O zamanlar Nadal, Abelardo, Sergi ve Ferrer vardı; şimdi Puyol, Pique, Abidal ve Alves var. Ve elbette o zamanlar Zubizaretta vardı, şimdi Valdes var. Sistem, 1994 finalinde Milan'a 4-0 yenilen Barça'da da 4-1-2-3 idi, Real'i beşleyen Barça'da da 4-1-2-3. Bu ekol, Cruyff kulübün kapısından girdiğinden beri 23 senedir dişle, tırnakla, binbir zahmet ve emekle oluşturuldu. Realiteden uzak, dünya futboluna yabancı ve romantik bir oyun oynamakla suçlandılar kimi zaman (doğrusu çoğu zaman). Hatta o oyundan ödün vermemek adına yeri geldi, Şampiyonlar Ligi finalinde pozisyona giremeden dörtlük oldular. Ama hiçbir zaman bu "güzel oyun" sevdasından, güzel oyunla kazanma aşkından vazgeçmediler. 2000 yılında Beşiktaş maçı için İstanbul'a geldiklerinde basın mensupları, teknik direktör Lorenzo Serra Ferrer'e "deplasmanda oynadığınız için önce 1 puanı mı hedefleyeceksiniz?" diye sorduğunda, daha kulübe geleli 2 ay olmuş olan hoca "biz Barcelona'yız, her koşulda kazanmak için oynarız" diye cevap vermişti. Ertesi gün maça çıktılar, Beşiktaş'a karşı üçlük olup gittiler.

Ama bu ulvî amacın, bu kutsal alın terinin meyvelerini toplayacakları zaman, bir gün gelecekti. En azından gelmeliydi. Ve 2000'lerin ilk yarısı kapanırken Rijkaard döneminde söz konusu süreç yavaş yavaş başladı. Bugünkü başarılı takımın meyvelerinin atıldığı yıllar olarak bahsedebiliriz söz konusu dönemden ama o zamanlar Şampiyonlar Ligi kazanılmış olmasına rağmen yine de modelin en mükemmel, en pür hâline ulaşılmamıştı. Çok sayıda yabancı futbolcu ile istikrarsız iniş-çıkışlar yaşanabiliyordu. Belletti, Ronaldinho, Deco, Eto'o, Van Bommel, Giuly gibi "fabrika ürünü" olmayan birçok dişli vardı. Sahadaki oyundan, performanstan, yetenekten ziyade işin "manevi" yönüne bu oyuncuların Xavi, Iniesta, Messi, Valdes ya da Puyol kadar adapte olması mümkün değildi. Nitekim Guardiola geldikten sonra o isimler teker teker takımdan temizlendi ve tamamen altyapı fetişizmi üzerine özgün bir yapı inşa edildi. Şu anda bakıyoruz, ilk 18'inde neredeyse 12 tane altyapıdan gelme oyuncu var Barça'nın. Bu oyuncular hem kulüp terbiyesini, hem mevcut mentaliteyi, hem sporcu etiğini hem de "birlik olma" duygusunu en küçük yaşlardan itibaren öğrendiği için, saha içinde genci-yaşlısı ile adeta tek bir bütünmüş gibi hareket edebiliyor. Ve ortaya öylesine muazzam, öylesine ulaşılmaz, öylesine kusursuz bir yapı çıkıyor ki, Rıdvan Dilmen'in dediği gibi "Barcelona ve diğerleri" şeklinde bir ayrım da kaçınılmaz bir hâle geliyor. Çünkü sahada oynanan oyun, sadece "somut" çalışmalara değil, böylesi "metafizik" bir takım unsurlara da doğrudan bağlantılı bir görünüm arz ediyor. Ve tam da bu yüzden, yukarıda belirttiğim üzere Barça'nın, taklit edilse de ulaşılması "neredeyse imkânsız" bir model olarak dünya futbolundaki elit ve benzersiz konumunu uzun bir süre muhafaza etmesi neredeyse kesin gibi görünüyor...

Mourinho'ya gelelim. Hazret, maçtan sonra diyor ki: "Onlar tamamlanmış bir proje, biz ise daha yolun başındayız." Kısmen doğru ama kısmen de yanlış bir saptama. Çünkü Barcelona'nın "tamamlanmışlığı" anlamında bir tamamlanma, kendisininki dâhil hiçbir takıma hiçbir zaman nasip olmayacak belki de.. Bu yüzden o, geçen senenin Inter'i gibi hırslı, performansının yüzde yüzünü sahaya yansıtan, takım için terinin son damlasına kadar savaşan, kazanmak için her yolu mübah gören, bu uğurda çirkeflik yapmaktan çekinmeyen, hatta gururu-onuru bir tarafa bırakıp rakibini tamamen "durdurma" üzerine sinsi bir oyun oynamaktan da imtina etmeyen sevimsiz bir yapının tamamlanmasından bahsediyor olmalı. Nitekim bunun emarelerini de, sporcu demeye bin şahit isteyecek Arbeloa'nın, oyuna giriş amacını demonstratif bir şekilde açık eden performansından anlamak çok mümkün. O Arbeloa ki, Liverpool'da şu antipatikliğinin yüzde birine bile sahip değildi, hatta sert bir oyuncu bile sayılmazdı ama Mourinho'nun elinde bir yok etme makinesi, kasıtlı fauller yapan bir kasap hâline dönüştü. Aynı şekilde Ronaldo, Ramos, Pepe, Alonso gibilerinin tavır ve davranışlarına bakınca, dünyanın en özel ama en itici teknik direktörünün oyuncularına ne yönde motivasyonlar verdiğini net bir şekilde görebiliyoruz.

Bendeniz, 1990 yılından beri dünya futbolunu izleyen, Fenerbahçe ve Liverpool ile birlikte Barcelona'yı (tam da yukarıda yazdıklarım nedeniyle) tutan bir futbol romantiği olarak, blogda hep belirttiğim üzere futbolun kendi içindeki adaletine (uzun vadede) fazlasıyla inanan biriyim. Mourinho gibi ahlâk yoksunu kişilerin aldığı yenilgiler de bu yüzden kendi tuttuğum takımlarınki kadar zevk veriyor bana. İşlerin, onun için hep Pazartesi akşamındaki gibi gitmesini diliyorum.

30 Kasım 2010 Salı

1973'ün en iyi filmleri




1. Don't Look Now (10)
Nicolas Roeg

2. Amarcord (10)
Federico Fellini

3. Badlands (10)
Terrance Malick

4. Pat Garrett and Billy the Kid (10)
Sam Peckinpah

5. Mean Streets (9)
Martin Scorsese

Diğer: American Graffiti (8), Scenes from a Marriege (8), Serpico (8), The Long Goodbye (8), Paper Moon (8), Sleeper (8), The Last Detail (8), Sisters (7), Jesus Christ Superstar (7), The Exorcist (7), The Sting (7), Enter the Dragon (7), Papillon (7), The Way We Were (7), High Plains Drifter (7), Dirty Harry: Magnum Force (6), Battle for the Planet of the Apes (5)


Görmediklerim: The Wicker Man, 007 Live and Let Die, The Holy Mountain, Robin Hood, Soylent Green, The Day of the Jackal, The Crazies, Westworld, The Paper Chase, Turks Fruit, Sex and Fury, The Three Musketeers, Day for Night, The Mother and the Whore, The MacKintosh Man, Emperor of the North Pole, El Espíritu de la Colmena, Breezy, O Lucky Man!, The Friends of Eddie Coyle, Dillinger, The Iceman Cometh, Charley Varrick, Save the Tiger, The Last of Sheila, The Offence, The Homecoming, Der scharlachrote Buchstabe


29 Kasım 2010 Pazartesi

Ahlâksız(lığ)ın ölümü

Barcelona - Real Madrid maçı, futbolu futbol olduğu için seven ve seyreden, "dürüst oyun"u kazanmanın bile önüne koyan, herhangi bir şekilde kural dışı kazanmaktansa kaybetmeyi yeğleyen, futbolda ilâhî bir adaletin olduğuna inanan, efendiliği çirkefliğe tercih eden vs. vs. herkes için adeta bir resitaldi bu gece. Dünya futbol tarihinin gördüğü en şerefsiz, en ahlâksız, en çirkef figür olan Jose Mourinho'nun maç boyunca düştüğü durum, yaşadığı travma ve üzüntü, yeryüzünde erdem sahibi olarak yaşamaya gayret eden her ademoğlunu mest edecek kadar güzeldi. Cristiano Ronaldo, Pepe, Carvalho, Ramos, Arbeloa gibi "tencere-kapak" misali layık oldukları hocayı bulmuş olan it sürüsünün; 14 tane delikanlı tarafından insan içine çıkamayacak kadar rezil edilmesi ise duyulan zevki ikiye, üçe katladı. Gerçek futbolseverler, etik sahibi futbolseverler ne kadar sevinse az bu gece. Şahsen ben Fener şampiyon olduğu zaman en fazla bu kadar mutlu oluyorum. Mourinho'nun ve dünya üzerinde, onun zihniyetini hiç utanmadan destekleyen on milyonlarca insanın yaşadığı hayal kırıklığı ve utanma duygusu, tarifi imkânsız bir zevk veriyor bana. Maç ile ilgili yazıyı yarın yazacağım; bu gece sadece duygularımı bu sayfalara dökmek istedim.

"Bana sevdiğin sporcuyu, spor adamını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim."

Barcelona 5 - Real Madrid 0