11 Ağustos 2013 Pazar

En iyi 5 Francis Ford Coppola filmi


1. The Conversation (10)
1974

2. Apocalypse Now (10)
1979

3. The Godfather Part II (10)
1974

4. The Godfather (10)
1972

5. Rumble Fish (8)
1983

Diğer: Bram Stoker's Dracula (8), The Outsiders (8), The Rain People (8), The Godfather Part III (7), Peggy Sue Got Married (7), The Rainmaker (5), The Cotton Club (5), Jack (5).

Görmediklerim: Tetro, Youth Without Youth, Twixt, One from the Heart, Tucker: The Man and His Dream.

9 Ağustos 2013 Cuma

Arsenal eşleşmesi üzerine..


Fenerbahçe, kendisini bizzat seyrettiğimiz son 30 yılda olduğu gibi, Avrupa kupaları kurasında yine olası rakiplerden en güçlüsü ile eşleşmeyi başardı (!). Ancak hal böyleyken, sosyal medyadan takip edebildiğim kadarıyla (ve her sezon görmeye alışık olduğumuz üzere) Arsenal'ın yorumlanışında ciddi bir takım arızalar söz konusu ve garip bir şekilde Fenerbahçe'nin tur şansının "daha yüksek" olduğunu düşünenler mevcut. Ben, rakipleri gözümüzde fazla büyütmenin nelere mâl olduğunu 80'li yıllarda görüp yaşamış biriyim ancak "cesur olmak" ile "akıl dışı" olmak arasındaki ince çizgiyi de çok iyi biliyorum. Ve bizim eşleşmemiz için aklı selim ve objektif bir değerlendirme yaparsam, Arsenal'ın 3/4 favori olduğunu düşünüyorum. Bu gibi durumlarda rakibin favori olduğunu bilmenin ve kabul etmenin bile başlı başına şansımızı %3-5 arttıracağı kanaatindeyim.

EPL maçları yıllardan beri her hafta Türk televizyonlarından yayınlanıyor ve ülkemizde en çok taraftara sahip İngiliz kulüplerinden biri de Arsenal'dır muhtemelen. Hatta ben Türkiye'de United, Chelsea ve City'den daha çok taraftarı olduğunu düşünüyorum. Neden? Zira Arsenal, çocukluktan bildiğimiz o "uzun toplara dayalı" İngiliz futbolunun antitezi sayılabilecek, Hollanda ve İspanya ekolünün karışımı bir futbol oynamaya çalışan, bunu İngiliz futbolunun temposu ve fiziksel özellikleriyle harmanlayan, dolayısıyla arz ettiği seyir zevki çok yüksek, nevi şahsına münhasır bir takım. 1996 yazında Arsene Wenger göreve geldiğinden beri adeta misyon edinmişcesine "göze hoş gelen futbol oynama"ya çalışan kulüp, öte yandan söz konusu 17 sezonda sadece 3 lig şampiyonluğu kazanarak taraftar beklentilerinin çok gerisinde kaldı. Aynı zamanda 2005 yılından beri hiçbir turnuvada tek kupa bile kazanamadılar. Ama Wenger'e sorarsanız "her yıl CL'de oynuyoruz, daha ne istiyorsunuz?" diyor.


Bu konuyla ilgi olarak blog'da yıllar önce acımasız Wenger eleştirileri karalamıştım. Okumak isteyen olursa, 3 tanesi burada:


Wenger hayal görmeye devam ediyor




Ha, Wenger kendisi açısından haklı olabilir ama hem Arsenal onun zannettiğinden daha büyük bir kulüp, hem de risk almadan bu kafayla devam ederse ligdeki rakiplerine yetişme şansı çok düşük, hatta imkânsız denebilir. Tek bir kişi bile, bu sezon ligi Arsenal'ın kazanacağına dair yüklü bahse girer mi mesela? United'ı geçse City var, onu da geçse Chelsea var. Tottenham ve Liverpool'u saymıyorum bile. Zaten EPL, son yıllarda United, City ve Chelsea'nin kesin olarak ilk 4 sırada bitirdiği; CL'ye gidecek dördüncü takım olabilmek için Arsenal, Tottenham ve Liverpool'un yarıştığı tuhaf ve keyifleri kaçıran bir görünüm arz ediyor. Genelde bu 4.lük yarışını kazanan da Arsenal oluyor, çünkü "en çok onlar istiyor". Dünya üzerinde "CL gruplarında oynama"yı Wenger'den daha çok önemseyen hoca neredeyse yoktur.

Ama tüm bu yazdıklarımız, Arsenal'ın bugünkü koşullarda Fenerbahçe ile 2 maçlı sistemdeki 100 eşleşmenin 70'i civarında turu geçen taraf olacağı gerçeğini değiştirmiyor. Mesela 2000 yılının koşullarında da Arsenal, G.Saray ile tek maçlı sistemde 100 final oynasa, bunun en fazla 5'ini kazanamzdı. 17 Mayıs 2000'deki maç onlardan biri şeklinde tecelli etti ama "ezelî rakip"in, söz konusu Avrupa olduğunda adeta paçalarından akan bal zaten herkesin mâlûmu. Fenerbahçe'nin başınaysa genelde tam tersi şeyler geliyor. Metafizik bir olaydan bahsetmiyorum, G.Saray'ın şansını ve Fenerbahçe'nin şanssızlığını son 30 yıldan 10'ar örnekle tanıtlayabilirim. Gerekirse bununla ilgili başka bir yazı yazarız.

Eşleşmeye dönersek; Arsenal'ın mevcut kadrosu, genel olarak Fenerbahçe'den çok daha kaliteli bir kadro, ilk ve en temel dezavantajımız bu. İkincisi, 17 yıldır aynı teknik direktör tarafından çalıştırılıyor, oturmuş bir oyun anlayışı var. Fenerbahçe bu sürede 17 kez hoca değştirdi. Üçüncüsü, her ne olursa olsun, Arsenal bu turu geçmeyi bizden "daha çok isteyecek". İşte en önemli parametre bu. Normalde bu tip karşılaşmalarda zayıf durumdaki takımın daha istekli, daha iştahlı, daha enerjik vs. olduğunu görürüz; zira aradaki "kalite" farkını kapatmanın yegâne yolu budur. Ama burada Arsenal'ın CL'ye olan "açlığı" belki de bizim iki katımızdır, Arsenal bu yüzden çıkmasını hiç istemediğim takımdı. Bu anlamda United, Chelsea ve City ile oynamayı, Arsenal ile oynamaya tercih ederim. Arsene Wenger kulübü tamamen bu "alışkanlığın" üzerine bina etmiş durumda, nitekim 15 yıldır da aralıksız bir şekilde CL gruplarında oynuyorlar.

Tekrar dönmek üzere bu konuya virgül koyup, sırayla gidelim; Arsenal'ın ideal kadrosuna bir bakalım:


Karşılaştırırmak için Fenerbahçe kadrosunu da yazalım. Burada, Ersun Hoca'nın "çıkaracağını tahmin ettiğim" değil, "çıkarması gerektiğini düşündüğüm" 11'i yazacağım:


Kaleden başlarsak, bu mevkide neredeyse bir eşitlik söz konusu. Arada çok az bir fark vardır; üstelik Volkan, Salzburg maçlarında takımın turu geçmesindeki en büyük faktördü. Süper Kupa maçında oynamayacağı için, bu durum onu daha da hırslandıracaktır. Szczesny ise bana göre son derece "underrated", kadri bilinmeyen, çok çok iyi bir kaleci.

Sağ bekte Gökhan ile Sagna hemen hemen eşit. "Sagna geçen sezon toplamda 31 maç oynadı, uzun süre sakattı. Bu yüzden Gökhan biraz daha önde" diyen olursa da itiraz etmem. Ama Gökhan'ın bu eşleşmede oynayıp oynamayacağı bile belli değil. Eğer oynamaz ve Topuz ya da Bekir'e görev verilirse, Allah sonumuzu hayretsin. Topuz ve Bekir elinden geleni yapsa da, organize bir Arsenal karşısında o kanattan başımızın ağrıması çok muhtemel. Bu arada Arsenal'da da Sagna oynamazsa yerine Jenkinson var, muhtemelen önümüzdeki 10 yıl boyunca Arsenal savunmasının sağında onu seyredeceğiz. 1-2 yıl içinde İngiliz millî takımının da bankosu olacak bu oyuncunun, o seviyeye gelmek için bence 1 yıla daha ihtiyacı var. 

Sol bekte Gibbs ve Kadlec neredeyse eşit. Genel olarak Gibbs burun farkıyla önde diyebilirim çünkü daha genç, çok daha hızlı ve tecrübesi de her geçen yıl artıyor. Kadlec ise daha tecrübeli ve defans bilgisi olarak biraz daha önde duruyor.

Stoperde Bruno Alves Fenerbahçe tarihinin gelmiş geçmiş en iyi merkez defans oyuncusu, bu yüzden iki takım arasında belki de en büyük farkın olduğu bu mevkideki söz konusu farkı, biraz olsun azaltmayı başarıyor. Bu durumda Koscielny ile Alves birbirini götürüyor diyebilirim. Diğer stoperde Vermaelen gibi, Avrupa'da eşini/benzerini bulmanın çok zor olduğu bir oyuncu var ama neyse ki sakatlığı yüzünden bize karşı oynamayacak. Yerine Alman millî takımının yedek stoperi Mertesacker görev yapacak ve her ne kadar o da çok üst düzey bir oyuncu olsa da ziyadesiyle ağır. Sow ile Webo'nun çabukluğunun, Mertesacker'in başını oldukça ağrıtacağını düşünüyorum.

Ön liberoda Arsenal'ın en büyük eksiği, geçen yaz Barcelona'ya sattıkları Alex Song'un yerini hiçbir şekilde dolduramamış olmaları. O zamanlar ilk etapta Song'un yerine Diaby'nin düşünüldüğünü görmüştük ama sezon ilerledikçe ortaya çıktı ki, hem Diaby'nin kalitesi bu seviyeler için yetersiz, hem de çok sık sakatlanıyor. Bu durumda stil olarak Song (ya da mesela Vieira) ile ilgisi bile olmayan, aslında "oyun kurucu bir merkez orta saha" olan Arteta o bölgeyi doldurmaya çalışıyor. Doğal olarak pres ve fizik güç olarak eksik kalıyor. Bu açıkça görüldüğü için, bu yaz oraya Gonalons, Fellaini gibi oyunculardan birini transfer edecekleri konuşuldu ama şimdiye kadar bir hamle görmedik. İyi ki de görmemişiz. Özetle Arteta, Song'a göre çok daha teknik ve daha zeki bir oyuncu olsa da, defansif görevlerde aksayabiliyor.

Yardımcı ön libero/merkez orta saha kontenjanında ise İngiliz futbolunun Rooney'den beri yetiştirdiği en muazzam yetenek olan Jack Wilshere var. Hakkında çok fazla bir şey söylemeye gerek yok, bugün bir takım onu istese en az 50m € ödemek zorunda kalırdı. "Neredeyse kusursuz" bir merkez orta saha oyuncusu Wilshere. Arsenal taraftarının 1-2 yıl önce onun için hazırladığı şu görsel, oyuncunun değerini anlatıyordur sanırım:


Bu ikisinden biri olmadığı zaman "orta saha dinamosu" diyebileceğim Aaron Ramsey oynuyor ve kimin yerine oynuyorsa, eksikliğini hiçbir şekilde hissettirmiyor. Çok koşan, presçi, ayağına hâkim bir oyuncu.

Forvet arkasında ise bana göre dünya üzerindeki en iyi beş "10 numara"dan biri olan Santi Cazorla var. Cazorla'nın iki Fenerbahçe maçında toplam 1 asist yapmaması çok büyük sürpriz olurdu. Onun hakkında da fazla konuşmaya gerek yok; kısa pas, uzun pas, kilit pas, atağın yönünü değiştirme, takımı hücuma çıkarma, duran toplar, özellikle direkt serbest vuruşlar, her iki ayakla uzaktan şutlar, ceza sahasına yaptığı öldürücü dribling'ler vs. Mevkiin gereklerinin fazlasına sahip bir isim Cazorla. Onu kesinlikle kolay topla buluşturmamak, buluştuğu anda da çok rahatsız etmek zorundayız. Dediğim gibi, sıkışıp giden bir oyunda "o pası sadece Cazorla gibi oyuncular atardı" diyebileceğimiz bir pas ile "yok"tan pozisyon yaratıp tabelanın değişmesine vesile olabiliyor. Ne kadar tedbir alınırsa alınsın sonuçta bir yere kadar engellenebilir ama Topal ve Meireles'in "taktik" bilgisine bu konuda güveniyorum.

Sağ açıkta, hakkında hemen her futbolseverin bir şeyler bildiği Theo Walcott var. Dünya üzerindeki en süratli futbolculardan biri olan bu isim, kontrataklarda ve geniş alanda durdurulması neredeyse imkânsız bir oyuncu. Bu sezon "merkez forvet oynamak" koşuluyla sözleşme yenilediği söylenmişti ama Arsenal'ın ileri uca bir oyuncu aradığını düşünürsek, Walcott sağ kanatta oynamaya devam edecek demektir. Fazla düşünmeye ve konuşmaya gerek yok, Walcott'ı her seferinde ikili yardım getirerek hiçbir şekilde boş bırakmamak gerekiyor.

Aynı şekilde sol kanatta da Oxlade-Chamberlain (Ox) var. O da en geç 2 yıl içinde Walcott seviyesinde bir oyuncu olacak ama mevcut hâliyle bile tam bir baş belâsı: Müthiş süratli, dribling'çi, "slalom" şeklinde adam geçebiliyor, her iki ayağıyla sert kesmeler yapıyor, topa sert vuruyor ve en önemlisi içe kat ederek savunmanın yerleşme düzenini bozuyor. Wenger, naçiz kanaatime göre geçen hafta Gervinho'yu Roma'ya satarken, ideal kadrosunda Podolski'yi sol açığa çekip ileri uca Higuain, Suarez vs. gibi bir oyuncu yerleştirmeyi düşündü. Bu durumda Ox da her iki kanadın 1 numaralı yedek opsiyonu olacaktı ama bize karşı ilk-11 de başlayabilir, belli olmaz.

İleride ise "dünya çapında bitirici" diyebileceğim iki golcü olan Giroud ve Podolski var. Giroud iyi golcü ama stoperlere daha az sorun çıkaran, daha ağır bir oyuncu. Şahsen Podolski'dense, Giroud'nun merkezde oynamasını tercih ederim. Podolski merkezde, solda olduğundan çok daha etkili. Ayrıca merkezde, Grioud'dan da daha etkili. Solda ise kaleye uzak olduğu için daha az sorun teşkil ediyor. Ayrıca o solda oynarsa Ox oynamayacak demektir. Yani ileride Giroud, sol açıkta Podolski'nin oynamasının birden fazla yararı söz konusu.

Kadroyu değerlendirdik. Öncelikle kadroyu değerlendirmiş olmamın sebebi ise çok basit: Çünkü dünya futbolu artık "oraya" doğru gidiyor. En zayıf takım bile nasıl antrenman yapacağını, sahada alanı nasıl daraltacağını vs. biliyor. Bu yüzden maçlarda tabelayı değiştiren faktör, takımların "toplam" kalitesinden çok, bireysel becerisi yüksek olan yıldızlar olmaya başladı. Dünya futbolunda en yüksek paraların verildiği oyuncuların hepsinin ortak özelliğine bakarsak, bu özelliklerin en üstünde "tabela değiştirme" işinin geldiğini görebiliriz. Arsenal'ın bu husustaki silahlarının bizden daha fazla olduğu kesin ama bir ölü top organizasyonunda Alves'in kafa golü atması herhangi birimizi şaşırtır mı? Ya da Meireles'in uzun menzilli bir golü? Ya da en az 30 milyonluk bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Sow'un şapkadan çıkardığı o akrobatik mucizeler?

Kadrolar böyle.. İkinci önemli parametre ise "oyun anlayışı".

Aykut Hoca'nın oyun sistemi "güvenlik" üzerine kuruluydu. Öncelikle topa sahip olarak, savunma güvencesini %100 sağlamış oluyorduk (Aykut Kocaman'ın idolü olan Parreira'nın dediği gibi "en iyi savunma topa sahip olmaktır." Top sizdeyken, rakip neyle atak yapacak?). Top rakibe geçtiğinde ise kimin nerede duracağının belli olduğu, topun arkasında konuşlanan muazzam bir takım savunması yapıyorduk. Defanstaki bu dikkat ve çaba, doğal olarak hücuma "yetersizlik" olarak yansıyordu, zira "bu ikisini en yüksek seviyede yapabilmek zaten mümkün değil". Aykut Hoca önce savunmayı ön plana koyuyordu.

Anadolu kulüplerinden tanıdığımız Ersun Yanal ise hızlı hücuma çıkmak ve birkaç pasla gol bulmak isteyen "tez canlı" bir oyun anlayışına sahip. Bunun doğal sonucu olarak kolay ve çok sayıda kaybedilen her top, aynı şekilde "birkaç pas" ile kendi kalemizde pozisyona da dönüşebilir. Bunun tedbirlerinden biri, topu kaptırdığın anda takım hâlinde hücum pres yapmak. Ama o preste başarılı olamazsan ne olacak? Bu durumda taktik fauller ile rakibi durdurmak bir çözüm. Ama hem bu fauller artık ekseriyetle sarı kart ile cezalandırılıyor, hem de o pres rakip tarafından aşıldığı anda savunmada ciddi problemler hasıl oluyor. 

Bu oyunu oturtmak çok zor ve meşakkatli bir süreç ister. Mesela 1996-2000 döneminde Terim'in bile iki yılını almıştı. "Bile" diyorum çünkü orada Mehmet Ağar bağlantısı sebebiyle akıl almaz hakem ve Federasyon desteği, sahada rakiplerini adeta "döven" oyuncular vs. söz konusuydu. Bunlar olmasa, daha görevinin 4. haftasında Ali Sami Yen'de Fener'den 4 yiyince istifa ettiği zaman, teknik direktörlük kariyeri Yılmaz Vural ile aynı çizgiye oturacaktı. Ağar sayesinde saha dışı ve saha içi bir şekilde "dikensiz gül bahçesi"ne dönünce, Terim de bir sistem oturtmak için Türk futbol tarihinde başka hiçbir hocanın bulamadığı ve bulamayacağı bir lüks edindi ve bunu değerlendirdi. Ama o durumda bile sistem, tam anlamıyla 2 senenin sonunda işlemeye başladı.

Bu gerçeklerden hareketle Yanal eğer "çılgın" bir futbol oynatacaksa, Fenerbahçe camiası olarak en az 1 yıl sabretmemiz lâzım. Öyle oynarsak zaten muhtemelen Arsenal'a da %99 eleniriz. Bu yüzden bu sürecin yavaş yavaş, "geçiş döneminin dezavantajları en ince ayrıntısına kadar hesap edilerek" ve çok planlı bir şekilde yürütülmesi lâzım. Arsenal eşleşmesi ile ilgili söyleyeceğim esas vurucu şeye de bu vesileyle gelmiş oldum.

Sonuçta Fenerbahçe'nin Avrupa Ligi'nde yarı final oynarken kazanmış olduğu muazzam bir deneyim var. Geçen sezon o ağır yükü çeken hiçbir oyuncu gönderilmedi, neredeyse "2 sezon" oynamış kadar tecrübe edindiler. Aynı zamanda Aykut Hoca önderliğinde takımın ezberlediği bir oyun şablonu ve anlayışı da söz konusu. Bu durumda akıllı bir teknik adam, alttaki post'ta belirttiğim o "dönüşüm"ü hayal ediyorsa bile bunu en azından CL ya da EL'deki grup maçlarına kadar ertelemeli; Arsenal karşısında Fenerbahçe, sanki teknik direktörü Aykut Kocaman imiş gibi oynamalı. Zira Fenerbahçe'nin durumundaki bir takıma, iki yıldır "ezberlediği" şeyden bir başka şey yaptırmaya çalışmak, bu seviyelerde bir çuval inciri muhtemelen berbat edecektir. Rıdvan Hoca'nın hep söylediği gibi: "Hayatı boyunca sağ elle yemek yemiş birine sol elle yemek yedirmeye kalkarsan, üzerine döker." Bu, Ersun Hoca açısından kesinlikle gocunulacak bir şey değil. Bilakis, benim için kendisinin ne kadar zeki biri olduğunu gösteren ciddi bir argüman olacak.

Oyun anlayışı, kadrodan sonraki ikinci önemli faktör.

Üçüncü önemli husus ise, yazının başında da belirttiğim gibi "en az Arsenal kadar koşmak ve en az Arsenal kadar istemek." Eğer bunu yapmazsak, o durumda da tur ümidi mucizelere kalacaktır. Bu dediğimi hiç kimse küçümsemesin, maçlar oynanırken hep beraber görürüz. Arsenal, kelimenin tam anlamıyla "aç" bir takım. Zaten imkânları bizden daha fazla, kadrosu bizden daha kaliteli, hakem de muhtemelen %1 bile olsa onlara daha sempatiyle bakacak.. Ee? Senin aradaki farkı kapatabileceğin yegâne durumlar, en ince ayrıntısına kadar çalışılmış ölü top organizasyonları, daha çok koşmak ve daha çok istemek olabilir. 

Bu 3 unsurun detaylarını kendi lehimize çevirirsek ya da en azından dezavantajlı olmayacağımız bir duruma getirirsek, Arsenal'ın "yahu, normalde bizim tur atlamamız gerekiyordu" dediği bir başarıya imza atabiliriz.

Başarılar Fenerbahçe..

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Fenerbahçe'nin "kadro" sorunsalı

Aykut Kocaman'ın ayrılmasından sonra Ersun Yanal ile anlaşan Fenerbahçe yönetimi, Yanal ile ilk görüşmenin yapılmasından (ve muhtemelen her konuda anlaşılmasından), resmî imza atılana kadarki dönemde çeşitli transferler yaptı. Bu transferler Aykut Hoca'nın geçtiğimiz sezon sonunda Yönetim'e verdiği liste doğrultusunda mı yapıldı, yoksa Yanal'a da danışıldı mı, bunu bilmiyoruz. Her iki durumun da sakıncaları mevcut ama şimdilik o konuyu bir başka yazıya bırakalım.

Yapılan söz konusu transferler sonucunda "belli bir standardın üzerindeki oyuncu adedi" bakımından belki de Fenerbahçe tarihinin gelmiş geçmiş en zengin (aslına bakarsanız naçiz kanaatime göre "şişkin") kadrolarından biri kuruldu. Futbola derinlemesine bakan kimi gözlerin "belli bölgelerde yığılma olduğu" gerekçesiyle eleştirdiği bu kadro, aynı zamanda Salih Uçan gibi Türk futbolunda Arda'dan beri filizlenmiş en önemli yeteneğin önünü de kapatmış olabilir. Öyle ya, Fenerbahçe son 8 yılda olduğu gibi 4-2-3-1 dizilişiyle oynayacaksa, orta sahanın ortasındaki 3 kontenjan için, kadroda "ortalamnın üzerinde" 8 oyuncu var. Bu şişkinliğin doğal sonucu olarak "kelle avı"na çıkılan kamuoyunda, ilk kurban Samuel Holmen olarak belirlendi (İsveçli oyuncunun Çaykur Rize'ye kiralık gönderileceği yazıldı). Ama o gönderilse bile, söz konusu 3 kontenjan için elde 7 oyuncu bulunuyor demektir.

Benim bu yazıyı yazmamın nedeni ise, medyada ya da sosyal medyada hiç kimsenin şu âna kadar dillendirdiğine rastlamadığım bir kanaati paylaşmak. Bu kanaatin işaret ettiği konu takımın "dizilişi" olunca ve "9 yıllık dönemi kapatacak bir devrimden bahsedeceğim" düşünülürse, yazmam da gerekliydi.

Kestirmeden söyleyeyim, Ersun Yanal'ın takımla belli bir dönemi birlikte geçirdikten sonra 4-1-2-1-2 oynatmaya çalışacağını düşünüyorum. Takımı bu planın üzerine bina ediyor, oyuncu profillerini ona göre seçiyor. Ve şayet öyleyse, eldeki verilere bakınca aslında çok da doğru yapıyor. Neden doğru, adım adım giderek bakalım.

Bilindiği gibi, 2004 yazında Alex transfer edildiğinden beri Fenerbahçe aşağı-yukarı sahaya şöyle dağılıyor:


Şimdi de Fenerbahçe kadrosunda, hâli hazırdaki merkez orta saha oyuncularını hatırlayalım: Topal, Selçuk, Meireles, Alper, Holmen, Emre, Salih, Cristian. Bu 8 oyuncuyu, yukarıdaki dizilişte nereye koyacağız? Oynayabilecekleri pozisyonlar sadece 6, 8 ve 10 olduğuna göre her maç bunların 5 tanesi yedek kalacak demektir, ilk sorun bu. Ortaya çıkan görünüm ise şu şekilde: 


Çok ama çok büyük bir sorun. Hele yedek kalacak oyuncuların kalitesine ve kalibresine bakınca, daha da büyüyecektir. Topal, Meireles, Salih üçlüsü oynasa, Emre, Alper ve Cristian yedek.. Emre oynasa, Topal yedek.. Vs. Vs. Aynı şey, forvet hattında da geçerli:


Bu tablodan, başta Ersun Yanal olmak üzere hiçbir Fenerbahçelinin memnun olması mümkün değil. "Kadro genişliği" denilen şey bu olmadığı gibi, bilakis bu durumun, teknik direktörün işini olduğundan daha zor hâle getiren bir açmaz olduğu düşünülmelidir. Zira "60 maçlık maraton"lar için bile şişkin ve kimyası bozuk bir kadro bu.

Peki çözüm ne? Orta saha oyuncularından 2 tanesini göndermek ve "sistemi alışılageldiği üzere devam ettirmek" mi? Bu bir seçenek elbette ama ben, Ersun Yanal'ın kafasındakinin bu olmadığını düşünüyorum. İtiraf etmem gerekir ki, sezon başında ben de işin kolayına kaçıp Meireles ve Cristian'ın satılmasının hayırlı olacağını söylüyordum. Bu durumda hem elimizde 3 merkez orta saha pozisyonu için birbirini yedekleyebilen 6 oyuncu kalmış olacak, hem de muhtemeldir ki Salih'in alacağı dakikalar ikiye katlanacaktı. Aynı şekilde forvette Kuyt, Krasic, Webo, Sow, Caner, Stoch ve (bugün açıklandığı üzere) Emenike de birbirini yedekleyerek ilerideki 3 pozisyonu doldurabilirdi.

Ama yine de içime sinmeyen bir şeyler vardı. Mesela Krasic ve Stoch güvenilmez oyuncular. Sow forvet oynadığında savunma arasında kayboluyor ve fakat kanatta oynadığında da kaleden uzaklaşıp defansta adam kovalamak zorunda kalıyor. Caner ne olacak? Kuyt, Emenike ve Sow oynayacaksa, Krasic ve Stoch'a o maaşları 1 yıl daha ödemek akıllıca mı? Vs. Vs. Yani "dolu'ya koysan almıyor, boş'a koysan dolmuyor" durumu..

Tekrar: Peki çözüm ne? Çözüm, tıpkı Ersun Hoca'nın şu an yaptığını düşündüğüm gibi yapmak.. Yani Meireles'i, Cristian'ı, Holmen'i falan değil, bizzat Krasic ve Stoch'un ikisini (ama sadece onları!) göndermek ve "dizilişi değiştirmek".. Bu yapıldığı anda, (doğru diziliş de seçilirse şayet) Fenerbahçe'nin "kimyası bozukmuş gibi görünen" kadrosu, adeta bir çorap söküğü gibi "ideal"e doğru evrilmeye başlıyor. O diziliş, aynı zamanda takımdaki oyuncuların hemen hepsinin "en yüksek performanslarını verecekleri pozisyonda" oynamalarını da sağlıyor ki, paha biçilemez bir şey bu. Herkesin tahmin edeceği üzere 4-1-2-1-2'den bahsediyorum:


Bir taşla 3,5,7 kuş vurulmuş durumda.. Nasıl mı? Öncelikle eldeki oyunculardan Krasic ve Stoch gittiği anda, hücum hattı şu şekilde oluşuyor (Caner ileri ikilide oynayamayacağı için, onu oraya yazmıyoruz): Emenike, Sow, Kuyt, Webo.. Müthiş değil mi? Emenike/Sow ikilisinin "dağıtamaycakları" bir savunma bilmiyorum ben. Her ikisi de, her iki kanada açılarak oynayabilen, önlerine top atıldığı zaman durudurulması çok güç, fuleli ve süratli oyuncular. Ha, "set oyunu"nda kapalı savunmalara karşı sırtı dönük oynayabilme, duvar olup pozisyon hazırlayabilme gibi meziyetler konusunda Semih Şentürk'ün yarı kalitesinde olabilirler. Ama bunun için 2 açılımım var: 1) Duvar olarak oynayabilmek, "doğuştan gelen ve sonrdan kazanılamayan" bir özellik değil. Emenike gibi, dünyada çok çok az forvette bulunan (Drogba da onlardan biri mesela) "güç" spesiyalitesine sahip, en iri defans oyuncularıyla bile yıkılmadan mücadele edebilen bir oyuncu, Karabük'te tek forvet oynadığı yıllarda takımı sete yerleştirme konusunda etkin roller almıştı. Onun bu özelliği üzerinde durarak, geliştirilmesi sağlanabilir. 2) Ya da diyelim ki (maçına göre) merkez forvet bölgesinde çalışkan, "duvar olabilen" bir oyuncuya ihtiyaç var. Bu durumda Webo ve Kuyt gibi, bu işin hakkını fazlasıyla verecek iki opsiyon mevcut. Ki bu ikisi, Avrupa maçlarında yedek kulübesinde de yer alabilecek. Sıkışan oyunları çözmek konusunda müthiş bir katkı sağlayabileceklerini düşünüyorum, özellikle de Kuyt.

Sow ve Emenike'nin "rakip bekleri kovalamak" gibi bir sorumluluğunun olmaması, bu dizilişin bir diğer önemli artısı.

Ligdeki maçlar içinse, mutlaka yerli bir forvet transferi yapılmalı. Bu söylediğimin yazının ana fikriyle, yani takımın dizilişi ile ilgisi yok. Yabancı sınırlaması yüzünden Fenerbahçe zaten bir yerli forvet oyuncusu almak zorunda. Aksi takdirde lig maçlarında, kulübeden oyuna sokabileceği bir hücum opsiyonu olmayacak.

Tüm detayları geçerek tek bir soru ile hücum hattı konusundaki görüşleri toparlayabilmek mümkün. Soru şu: "Şayet Fenerbahçe önümüzdeki sezon boyunca çift forvetli herhangi bir sistem ile oynayacaksa, sezonun tamamı için Emenike, Sow, Kuyt, Webo ve Cenk Tosun 5'lisi yeterli midir?" Bu soruya "hayır" cevabı vereceklerin oranı %2'yi geçmez bence. Ezeli rakip aynı sistemde Drogba, Burak, Umut ve Elmander opsiyonlarına sahip. Fener'in saydığım 5'lisi (yerli forvet alınmazsa 4'lüsü) , "genel ve toplam kalite olarak" G.Saray'ın 4'lüsüden hiçbir şekilde geride değildir.


Forvet bu şekilde. Yukarıdaki dizilişin asıl faydası ise kendini orta sahada gösteriyor. Eldeki merkez orta saha oyuncularına bakıldığında, "baklava" tabir edilen bu dizilişe neredeyse "kusursuz uyum sağlayan" isimler olduğu net bir şekilde görülebilir. Hatta 9 yıldır uygulanan 4-2-3-1'dense, bu dizilişe çok daha uygun oyuncular oldukları rahatlıkla söylenebilir. Birlikte bakalım:


Görüldüğü gibi, oynadıkları mevkiin hakkını "tam olarak" verebilen, "CL seviyesinde" bir orta saha bu. Sadece Cristian'ın yerine Sneijder gibi "daha hücumcu ve daha çabuk" bir oyuncu olsa daha iyiydi, bunu söylemek lâzım. Ama yine de onlarla kıyaslarsak Meireles Hamit'ten daha iyi, Melo/Topal ve Emre/Selçuk da bence eşit. Sneijder ise Cristian'dan daha iyi (ama Salih'ten değil :p). Bu durumda onların orta saha dörtlüsünün, Fenerbahçe'ye kıyasla "1 gıdım" önde olduğu söylenebilir ama çok büyük bir fark değil bu. Ayrıca yedek olan 4 kişi de, Fenerbahçe'de neredeyse 2 kat daha kaliteli.

"Caner'e ne oldu?" dendiğini duyar gibiyim. Şahsi görüşüm, beklerin fazlasıyla önde, adeta "açık" gibi oynayacağı bu sistemde Caner'i (öncelikle Kadıköy'deki "küçük" maçlarda) savunmanın solu için birinci opsiyon olarak düşünmek gerekiyor. Gökhan Gönül bu sistem için ne kadar kusursuz bir oyuncu ise, Kadlec de bir o kadar uyumsuz. Hasan Ali, Kadlec'e göre çok çok daha yararlı olacaktır. Bu durumda büyük maçlarda Hasan Ali, zorluk derecesi daha düşük maçlarda da Caner sol bek oynamalıdır. Ersun Yanal, Manisaspor'da "sol iç bir merkez orta saha" oyuncusu olan Caner'i savunmanın solunda oynatmış, 2006'da şampiyonluğu kaybettiğimiz maçta bizi 5-3 yenerken Caner de bir gol atmıştı. Riera'nın CL'de sol bek oynayabildiği bir futbol dünyasında Caner, Fenerbahçe savunmasının solunu idare edebilir diye düşünüyorum. Edemiyorsa, hâli hazırda "dünya üzerindeki en iyi Türk sol bek" olan Hasan Ali'ye sahibiz, onu oynatırız. Caner ve Kadlec de ara ara rotasyona dâhil olur.

Kadlec ne olacak peki? Kadlec, Bruno Alves gibi bir savunma liderinin yanında, asıl mevkii olan stoper'e kaydırılabilir; hatta bu sistemde "kaydırılmak mecburiyetindedir". Savunma bilgisi üst düzeyde olan, bir "taktisyen" olmasa da (babasından aldığı genlerle) oyunu iyi okuyabilen Kadlec, savunmaya muazzam bir "çabukluk" da getirecektir. 4-1-2-1-2, önde basmayı gerektiren, geride risk alarak oynanan bir sistem olduğu için defanstaki çabukluk, majör parametrelerden biri.

Konuyu Yobo'ya bağlamazsam olmaz. Yıllık 2m € net maaş alan bu oyuncunun ücreti, akıl almayacak kadar fazla. Ya bu ücret 1m gibi bir seviyeye indirilmeli ya da Yobo satılmalı. Kim alır? Cardiff'in onu istediği İngiliz gazetelerinde yazılıyor, Rus ya da Arap kulüpleri de olabilir. Kulüp bulunamıyorsa da kalsın, yapacak bir şey yok. O kontrat geçen sene yapılmayacaktı.

Yobo takımda kalsa bile artık iyice ağırlaştığı için bu sistemde başarıyla görev yapması çok zor. Bence Alves, Bekir, Egemen ve Kadlec'in hiçbirine tercih edilmez.

Daha fazla uzatmayayım, yazının ana fikri şu: Stoch ve Krasic'in gitmesi ve Emenike'nin gelmesinden sonra Fenerbahçe yavaş yavaş bir dönüşüm geçirebilir. Hatta mevcut kadrodan maksimum verim alınmak isteniyorsa, geçirmek de zorundadır.

Son olarak as ve yedek kadroları yazarak noktayı koyalım:


Görüldüğü gibi 6 yabancı var. Ligde G.Saray'ı geçip şampiyon olabilecek bir 11. Asıl muazzam güç ise kulübede:


Abarttığım düşünülebilir ama ben bu yedek (!) 11'in, ligi Fenerbahçe ve G.Saray'ın ardından 3. sırada bitirebileceğine bahse girerdim. Lig maçlarında kulübede yabancı oyuncu bulundurulamadığı için, yedek bir forvet transferi zaten her hâli kârda gerekli görünüyor. Bunun için, söylediğim gibi Cenk Tosun en ideal tercih olurdu. Yobo da gönderilemiyorsa elde tutulmak zorunda. Zaten kendisini her Fenerbahçeli gibi ben de çok seviyorum ve söylendiğine göre, soyunma odasının "liderlerinden" biri de Yobo imiş. Aldığı maaşın buna değdiğini düşünenler varsa, çok da şiddetli itiraz etmem.

Fenerbahçe için ve Fenerbahçeliler için hayırlı bir sezon olsun.

5 Mayıs 2013 Pazar

Fenerbahçe: 2013-14 sezonuna erken bir bakış


Türkiye’nin tartışmasız en büyük kulübü olan, hatta amatör branşlardaki başarılarına bakınca dünyada Real Madrid, Barcelona ve CSKA dışında rakipsiz durumda yer alan Fenerbahçe Spor Kulübü'nün futbol takımı, kulübün bu büyüklüğüne paralel bir durumda mı? Öyleyse nasıl gelişir, değilse olması nasıl sağlanır? İşbu yazının konusu bu sorular, aranan cevaplar ve önümüzdeki sezonun planlamasına dair öngörüler içerir.

Öncelikle Fenerbahçe’nin futbol takımının nasıl bir felsefe ile yönetildiğine bakalım. Kimi örnek alıyoruz? Yıllardır bu sorunun cevabını arıyorum ama bulamıyorum. Fenerbahçe’nin, bu konuda da dünyadaki en kendine münhasır kulüplerden biri olduğu ortada. Herhangi bir kulübü örnek alması, o modeli takip etmesi gibi bir durum söz konusu değil. Kendi gerçeğini, kendi dinamiklerini yaşayan, tamamen kendi yakın/uzak geçmişinden ders alan ve ona göre hareket eden bir futbol şubemiz var. Peki ille de bir kulüp/takım örnek alınmalı mı? Bence kesinlikle evet ama alınan örneğin mutlaka Fenerbahçe ve Türkiye gerçeklerine göre revize edilerek uygulanması şart. Bunun ayıp olduğunu düşünmüyorum. Büyüklüğe halel getiren bir şey olduğunu da sanmıyorum. Kulüp büyüklüğü anlamında dünyada ilk 5’te olabiliriz ama futbol takımı olarak Avrupa’da ilk 50’ye tekrar bu sene girebildik. Orada alınacak daha çok ama çok uzun bir yol var.

Son yıllarda bahis mefhumunun spordaki en dominant unsur hâline gelmesinin doğal bir sonucu olarak neredeyse Avrupa’daki tüm büyük takımları her hafta televizyondan izler olduk. Bizim çocukluğumuzda böyle bir şey yoktu. Avrupa’nın hiçbir ligi, TRT’den yayınlanmazdı. Arada FA Cup ve League Cup (o zamanlar adı Süt Kupası idi) maçları yayınlanır, Manchester United’ın esamesi bile okunmadığı için Liverpool, Everton, Nottingham Forest, Arsenal gibi takımları seyrederdik. Ben o yüzden 1990 yılında Liverpool taraftarı olmuştum.

Diğer ligler ise hak getire.. Salı akşamları TRT-3’te “Avrupa’dan Futbol” programı olurdu, abim ve kardeşimle birlikte 1 hafta boyunca yolunu gözlerdik. Tansu Polatkan, Levent Özçelik veya Hüseyin Başaran’dan birinin sunduğu o program, hayatımızın en önemli mutluluk kaynaklarından biriydi.

Lafı nereye getireceğim? Şimdi Avrupa’nın bütün üst düzey liglerini seyredebiliyoruz. Türkiye’deki cahil yığınlar da kendi takımlarını Real Madrid, Barcelona, Manchester United, Bayern Münih, Juventus vs. seviyesinde gördüğü için bu takımları seyredip, kendi tuttuğu takımları bunlarla kıyaslıyor, “oralarda olmamız gerek!” diyor, sallıyor da sallıyor. Halbuki o seviyelerde olmak için 10 sene gerekir, 3-5-7 falan değil.. Uzun ve çileli bir yoldur, gıdım gıdım ilerlenir. Esas olan ise (yavaş yavaş da olsa) sürekli “ilerlediğinden” emin olmaktır. Aykut Kocaman’a kadar hep “günü kurtarma” peşindeki bu futbol takımı da, nihayet küçük de olsa adımların atıldığı bir yapıya bu Kocaman yürekli adam sayesinde kavuşmuştur. Bunun, kitleler tarafından görülememesi çok acı, göstermek lâzım. Yöneticilerin bu konuda daha vizyon sahibi söylemler ortaya koyması, hocasının daha çok arkasında durması, hocasını “taraftarına anlatabilmesi” lâzım. Bu, başka ve daha uzun bir yazının konusu.

Fenerbahçe’nin kendisine örnek alması gereken kulüplere dönersek, bunlar yukarıda saydığım Avrupa’nın 5 büyük liginde değil, Türkiye’de yayınlanmayan diğer liglerde yer alıyor. Hem o kulüplerin, kendilerinden bağımsız olarak "ligleri" de bizim lige daha fazla benziyor. Avrupa Kupalarında oynadığın her maçın, gelişimini/neticesini vs. belirleyen en önemli, en dominant unsur, “senin kendi liginde nasıl antrene olduğun”dur. Yukarıda saydığım büyük kulüplerin varlıklarının temel taşlarından biri de liglerindeki rekabetin bizimki ile kıyaslanmayacak kadar üst düzeyde olmasıdır. Bizim ligimizde böyle bir şey yok, takım kaliteleri inanılmayacak kadar düşük seviyede. 420 milyon dolar’lık bir lig olmadığı ise âşikâr.

Sadede gelirsem, Benfica, Porto, Shakhtar ve Dinamo Kiev diyeceğim. Bu kulüpler Fenerbahçe için muazzam bir model konumunda, son 15 yıllarını çok iyi incelemek, irdelemek ve dersler çıkarmak lâzım. Ben kabaca ana hatlarıyla bir kaç detaya değineceğim.

Öncelikle bu 4 takımın, yarışma şartları açısından Fenerbahçe’den avantajlı ve dezavantajlı olduğu konulara bakalım. Avantajların en büyüğü,  yabancı kısıtlamasının olmaması ya da Türkiye’den çok daha rahat bir modelin uygulanması. Bu yüzden, futbol takımı idaresindeki en önemli kalem olan “takım mühendisliği” konusunda mühendisin eli-kolu, bizim ülkemizde bağlanıyor. Fenerbahçe yıllardan beri bu eli-kolu bağlı olma durumunu analiz etmedi, nasıl davranması gerektiğini detaylıca düşünmedi, hep anlık kararlarla kısa vadeli icraatlara imza attı. Halbuki bu, yarıştığın kulüplerle arandaki belki de en önemli avantaj farkı ve bu dezavantajı hakkıyla analiz etmezsen, onlarla yarışmak neredeyse imkânsız bir hâle gelecektir. 106 yıllık bu dev camianın futbol takımının, Avrupa Kupalarında ilk kez yarı final görüyor olması da bu vizyonsuzluk yüzündendir. Aykut Kocaman işte burada devreye girmiş, sahip olduğu (şüphesiz eksikleri, noksanları, gelişim alanları da bulunan) vizyonu sayesinde bu kulübe yepyeni bir anlayış getirmiştir. Bunun, üzerinde durulması, ısrar edilmesi gereken devasa bir olay olduğunu düşünüyorum.

Yabancı sınırlaması nedeniyle yukarıdaki  4 takım, Fenerbahçe’ye göre çok daha avantajlı. Keşfettikleri bir genç oyuncuyu hemen alıp kadroya koyabiliyor, onu yetiştirip 3 yıl içinde muazzam paralara satabiliyorlar. Porto ve Benfica’nın yakın tarihi bunun sayısız örneğiyle dolu. Eğer Portekiz’de yabancı sınırlaması olsaydı, Porto ve Benfica’nın son 10 yıldaki transfer satışı 300 değil, 50 milyon olurdu.

İkinci fark, bu kulüplerin, kulüp olarak Fenerbahçe kadar büyük olmaması, üzerlerindeki baskının çok daha az olması ve camialarının da kıyaslanmayacak kadar daha bilinçli olması. Fenerbahçe’nin ayağına dolanan en büyük engel, maalesef kendi taraftarı. Bir sezonda 60 resmî maça çıkan, 10 gol, 10 asist yapan Cristian’ı Fenerbahçe taraftarına beğendiremezsin. Porto’da olsa Cristian’ı el üstünde tutarlar, bizimkiler de onu televizyondan seyredip “ah şu adam bizde olsa anasını satayım!” der ve iç geçirir. Bu derece bilinçsiz ve ikiyüzlüyüz.

Bu dezavantajlardan dolayı Fenerbahçe’nin söz konusu kulüpleri örnek alması pek kolay değil. Yabancı sınırı gelecek yıl 6+2 olarak devam edecekmiş ama bir sonraki yıl 5+3 olması çok muhtemel. Bu yüzden takım planlaması her geçen yıl önemini daha da arttırıyor.

Peki ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli? Schumacher, Hagi, Kuyt, Drogba, Roberto Carlos gibi yaşını-başını almış, sahada katkı vereceği tartışılmaz olan ama maaşları uçuk seviyelerdeki yabancılar mı almalı? Yoksa genç ve gelecek vaat eden bir oyuncuya 7-8 milyon verip, yetiştirip 15’e mi satmalı? Yoksa ikisi birden mi? Bence ikisi birden. Fenerbahçe’nin ve genel olarak Türk kulüplerinin Avrupa’daki yarıştan geri kalmasının en büyük nedeni, oyuncu satışından elde edilen gelirlerin neredeyse “0” düzeyinde olması. Böyle bir yapılanma ile Avrupa’da sürekli başarı elde etmek neredeyse imkânsız. Katar sermayesi bile olsa, görüyoruz ki parasını har vurup harman savurmuyor. Yapacağı yatırımı en ince detayına kadar hesaplıyor, risk faktörlerini analiz ediyor ve hamlesini ona göre yapıyor. Özetle “hiç kimse transfere harcadığı parasını bizim kadar hoyrat ve hesapsız harcamıyor.” Aykut Hoca ile bu durum birazcık olsun değişti. Önümüzdeki yıllarda kusursuza doğru evrimini sürdüreceğini düşünüyorum.

Bu nedenle bütçesi Porto, Benfica, Fenerbahçe, Marseille, Lyon, Schalke vs. seviyesinde olan kulüpler için ilk 11’inde yerli veya yabancı, “önümüzdeki birkaç yılda 10-15 milyon’a satarım, yerini yeni potansiyellerle doldururum” diyebileceği en az 4 oyuncunun olması gerekiyor. Ve bu oyuncuları da uygun zamanda satmak lâzım. Örneğin sezon başında Stoch için önerilen 12 milyon, mutlaka ama mutlaka değerlendirilmeliydi. Stoch Zenit’te 2 yıl sonra 25 milyonluk bir oyuncu da olabilir, fark etmez. O teklif 2012’de geliyorsa, kim olsa Stoch’u satardı.

Fenerbahçe’nin kadrosunda satarak para kazanabileceği oyunculara bir bakalım: Hasan Ali, Salih, Stoch ve Sow. Bunun dışında aldığı fiyattan fazlasına satabileceği, 10 milyon ve üzeri bonservis alabileceği bir oyuncusu bence yok. Hasan Ali’ye de pek çok kişinin katılmayacağını biliyorum ama ben onun müthiş bir potansiyel olduğunu düşünüyorum. 2-3 yıl sonra 10 milyon edecektir bence, bekleyip görürüz.

Transfer yapılacaksa bu anlayışla yapılması gerekiyor. Oyuncu satışından para kazanmadan, diğer gelirlerin ne seviyede olursa olsun, buralarda tutunamazsın. Bu ilkeyi, her şeyin en üstüne yazdık.

Gelecek yılın takımına gelirsek, bu ilkeden devam ederek fikirler yürütelim. Aykut hocanın kalacağını varsayıyorum, bu durumda 4-2-1-3 sistemi devam edecek demektir.

KALECİ:

Volkan 32 yaşında, daha en az 3 senesi var. Yedeği Mert de güven veren bir profesyonel, Volkan’dan kaleyi devraldıktan sonra 10 yıl Fenerbahçe ilk-11’inde görev yapabilir. Fenerbahçe’nin Toni Schumacher gittiğinden beri geleneği "bir yerli kaleci ve onun yedeği olan, genç ama çok kaliteli, bir diğer yerli kaleci" şeklinde.. Engin/Rüştü, Rüştü/Volkan olarak devam eden bu durum, Volkan/Mert ikilisinde de geçerli. Burada, ligdeki diğer 17 takımın herhangi birinin kalesinde oynayabilecek kadar kaliteli olmasına rağmen sırasını bekleyen genç arkadaşımızın sebat etmesi, profesyonelce davranması çok önemli. Fenerbahçe’de son 20 yıldır “iyi” olan bir şeyler varsa, kaleci kültürü bunların başında geliyor.

SAĞ BEK:

Gökhan paha biçilemez ve alternatifsiz bir oyuncu. 28 yaşındaki Gökhan için Spartak ve Loko gibi takımların takipte olduğu söyleniyor, 15 milyonun altında bir teklif asla dikkate alınmamalı. Zira hem Gökhan bu değerde bir isim, hem de yerli olmasından dolayı, onun yerini doldurmak için bir yabancı hakkını oraya kullanmak gerekecek. Kaldı ki dünyada Gökhan kalibresinde bir sağ beki 10 milyondan aşağısına almak da mümkün değil. Mesela CSKA sezon başında Brezilya’dan Mario Fernandes’i 10 milyona aldı, Fernandes Gökhan’ın %70’i seviyesinde bir oyuncu.

Gökhan’ın yedeği Orhan, açıkça görüldü ki Fenerbahçe’nin yedek sağ beki değil. Peki Türkiye’de Gökhan’ı yedekleyecek, bir sezonda 15-20 maç orada layığı ile görev yapacak başka bir oyuncu var mı? Kesinlikle hayır. Bu durumda benim aklıma başka bir formül geliyor. Onu yazının ilerleyen bir bölümünde ayrıntısıyla anlatacağım ama her ne olursa olsun Orhan Şam çilesi artık bitmeli. Orhan, Türkiye içinden yapılacak transferlerde çok iyi bir takas unsuru olur, zira küçük takımlarda stoper olarak inanılmaz iyi bir performans ortaya koyabilir. Ama Fenerbahçe’de yedek stoper de olamaz, çünkü Bekir var. Naçizane görüşüm böyle..

SOL BEK:

Burada Reto Ziegler ve Hasan Ali Kaldırım var. Hasan Ali her sezon en fazla 2-3 maç kaçıran olağanüstü bir profesyonel olduğu için Aykut Hoca sezon başında “Hasan’ı banko oynatırım, onun olmadığı maçlarda da Özgür ya da Caner ile idare ederim” diye düşündü haklı olarak.. Ama Özgür zaten gitti ve görüldü ki, Caner ile orası idare edilmiyor. Artık bir yıl boyunca 60-65 maç oynayan bir takımın herhangi bir mevki için as oyuncusu ile yedeği arasında bu kadar fark olmaması gerekiyor. Fark derken, oyuncu kalitesinden değil, “o mevkiin gereklerini yerine getirme, sistemin doğru bir parçası olma” açısından söylüyorum. Caner bence vasatın çok üzerinde, güvenilir bir sol açık yedeği ama iyi bir sol bek değil. Sezon planlamasında yedek sol bek olarak yazılması da hata olur.

Bu yüzden sezon ortasında Reto Ziegler yeniden kiralandı. Şahsi görüşüm, Reto’nun Hasan Ali’den daha iyi bir oyuncu olmadığı yönünde.. Yabancı hakkı sınırsız olsa, bonservisi de 2 milyona falan alınabilse takımda kalsın derdim ama mevcut koşullarda bunu diyemiyorum. Kalsaydı bile ilk-11 olarak Hasan Ali’yi düşünürdüm ve Reto da bu duruma ses çıkarmazdı. Ama Juventus o kadar aç gözlü bir kulüp ki, onu 4-5 milyondan aşağı vermez (halbuki Sampdoria’dan bedelsiz almışlardı). Reto da maalesef piyasası olan bir oyuncu, Rus kulüpleri bu parayı onun için ver(ebil)ir.

Bu durumda Hasan Ali’nin yedeği kim olacak? Burada da maalesef inanılmaz bir yerli oyuncu sıkıntısı var. Zaten Hasan Ali dışında akla gelen tek isim İsmail Köybaşı.. İsmail’in, Hasan Ali’den bile daha potansiyelli, müthiş bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. Beşiktaş’ta sakatlanmadan 2 sezon üst üste oynayabilse, 15 milyondan aşağı da etmeyeceği kanaatindeyim. Ama hayal kurmanın mânâsı yok, İsmail’i almak neredeyse imkânsız. Sözleşmesi 2016’da bitiyor ve bonservisi için Beşiktaş en az 5-6 milyon ister. Ha, ben olsam o parayı verip alırım, onu da belirteyim.

Bu durumda Hasan Ali’nin mevkiinde ciddi bir sorun görünüyor. Ziegler yeniden kiralanabiliyorsa hayır demem ama ilk-11’de Hasan’ın oynamasını isterim. Kiralanamıyorsa genç, geleceği parlak, ileride ciddi bir paraya satılabilecek yabancı bir oyuncu ararım. Aykut Hoca’nın ve ekibinin zaten her mevki için alternatifli listeleri vardır diye düşünüyorum.

STOPER:

Buradaki istihdam Yobo, Egemen, Bekir ve Serdar şeklinde.. Yobo’nun, 32 yaşında, 2.5 milyon bonservis ve 2 milyon garanti maaşla transfer edilmesi bence bu sezon başındaki en büyük hataydı. Yobo, Türkiye Ligi için idare edebilen, EL’de çeyrek finale kadar idare edebilecek ve fakat asla CL seviyesinde olmayan bir oyuncu. Bunu bildiği için Aykut Hoca onu tekrar kiralamak istedi ama buna hem Yobo'nun kendisi, hem de kulübü yanaşmadı. Kontratının son senesi olduğu için Everton onu elden çıkarmak istedi ve en son 2 aylık pazarlıktan sonra 2.5 milyona düştüler. Netice itibarıyla Fenerbahçe müşkül durumda olduğu için hem Everton, hem de Yobo istediğini aldı. Yobo, soyunma odası için çok değerli bir isim, takım üzerindeki etkisi en üst seviyede vs. ama Avrupa’da en fazla 1 milyon (o bile şüpheli) maaş verilecek bir oyuncu ile 2 milyondan 3 yıllık kontrat yapılması çok acı. Göndermek istesen, kalan 2 yıllık maaşını isteyecek. Bonservis veren zaten çıkmaz, mümkün değil. Yabancı sınırlaması olduğu için “kenarda dursun” da diyemezsin. Hem, öyle dediğin bir adama da 2 milyon maaş verilmez. Yobo, bence sezon sonunda sancılı ve pahalı bir şekilde gönderilmek durumunda.

Bekir ve Egemen, yedek stoper ikilisi olarak CL’de başarı kovalayan bir takımda bile sırıtmaz. İlk-11 için tartışılır, ama yedek olarak kusursuz isimler. Onları geçiyorum.

Serdar’a gelince.. Hepimizin büyük umutlar bağladığı bu oyuncu maalesef müzmin sakat çıktı. Zaten Kayseri’de de bir sezonda 25 maçın üzerini görmüşlüğü yoktu ama millî takımda direkt oynadığı bir dönemde alındığı için bu kadar para etmişti. 2 yıldır, Yobo gibi, oyunu ilk etapta “aklıyla” oynayan bir oyuncunun yanında olması, Serdar’ın gelişimine büyük katkı sağlar diye düşünmüştüm. Üstelik Serdar’da, Yobo’da olmayan gençlik, dinamizm, çabukluk, ayağına (eser miktarda) hâkimiyet gibi artılar da vardı. Ama bu sezon forma şansı bulduğu kupa maçlarında gördük ki, Serdar’ın oyun aklında zerre gelişme yok. Bu yüzden Fenerbahçe’nin ona güvenmesi çok zor.

Peki ne yapılmalı? 5 milyon bonservisle alınan bu oyuncuyu, potansiyelini de bildiğimize göre bir kenara atmak kolay değil. Yaşı da 25 oldu. Bence yapılacak en akıllıca hamle, Serdar’ın Bundesliga’da orta sıra bir takıma kiralık gönderilmesi olmalı. Mâlum, Serdar Almanya’dan daha 3-4 sene önce geldi ve orada doğup büyümüş bir oyuncu. Fenerbahçe ile daha 3 yıllık da kontratı var. Mesela Mainz gibi, 30-32 maç oynayacağı bir takıma, “sezon başında takımın birinci stoperi olarak görülmesi” koşuluyla kiralık göndermek lâzım. Sezon başladıktan sonra oynayıp oynamayacağına hocası ve Serdar’ın form durumu karar verir ama onu, sezon başı planlamasında ilk-11’in değişmezi olarak düşünen bir Alman takımından bahsediyorum. Bu, Greuter Furth bile olsa razıyım. Yeter ki Türk takımı olmasın, Alman takımı olsun ve hocası onu defansın ortası için ilk isim olarak düşünsün.. Örneğin Mainz’da sakatlanmadan geçen 1 senenin sonunda, Serdar Kesimal ya Fenerbahçe’de direkt oynayacak ya da 7-8 milyona satabileceğimiz bir stopere dönüşür, bundan kesin eminim.

Sonuç olarak takımda sadece Bekir ve Egemen kaldı, onları da yedek olarak düşünüyoruz. Bu durumda ilk-11’e 2 stoper alınacak demektir. Bir kere, basında adı sıkça anılan Serdar Taşçı mutlaka ama mutlaka transfer edilmeli. Bonservisi ne kadar olur bilmiyorum ama Transfermarkt değeri 11 milyon. Kontratının son senesine girdiği ve kulübüyle asla anlaşma yenilemeyeceği için Stuttgart onu bu yaz satacaktır. 6-7 milyon civarı bir bedelle alınabilir diye düşünüyorum. Ama Hamit gibi uçuk paralar isteyecekse olmaz, en fazla Egemen kadar maaş almalı (Egemen’in maaşı, dünya üzerinde çok çok az, belki de 25-30 stoperin aldığını düşündüğüm 1.75 milyon!). Taşçı’nın yanına ise çok üst düzey, hem sağ, hem sol stoper olarak oyanayabilen uluslararası bir oyuncu almak gerekir. Bu oyuncu için de 8 milyondan aşağı bonservis verilmeyeceğine göre, stoper için Fenerbahçe’nin harcayacağı para 15 milyon’u buluyor. Bu yüzden Taşçı’nın yanına alınacak yabancı oyuncu Yanga Mbiwa gibi, daha sonradan en az alındığı paraya satılabilecek bir isim olmalı, geri dönüşsüz bir para verilmemeli (dolayısıyla John Terry ismine şiddetle karşıyım). Zira Taşçı’ya verilen muhtemelen öyle olacak, futbolu bırakana kadar yerli oyuncu olarak Fener defansında oynayacak gözüyle bakıyorum.

Tam bu noktada çok önemli bir isimden bahsedeceğim. Twente takımının savunmasında yıllardan beri direkt oynayan Douglas isminde Brezilyalı bir oyuncu var. Sezon başındaki 2 Bursaspor maçında dikkatle seyrettim, çok ama çok dengeli bir oyuncu. Yobo tarzında ama daha güçlü, daha diri ve daha çabuk. 25 yaşında ve an itibarıyla peşinde olan takımlar şunlar: Tottenham, Inter, Anzhi, Dortmund ve Schalke. Neden bu kadar takım onu istiyor? Çünkü sezon sonunda Douglas serbest kalıyor! Piyasa değeri 8.5 milyon olan, 19 yaşından beri (6 yıldır) Twente’de oynayan, Avrupa’ya adapte olmuş taş gibi bir adam. Saydığım diğer takımlar ona en fazla 1.5 milyon gibi bir maaş vereceği için maksimum 2.5 vererek alınabilir mi? Belki de mümkün. Bu parayı eder mi? Etmez ama mevcut piyasası maalesef böyle. Peki ona 5 yıl için 12.5 milyon maaş vermek yerine, 5 yıl için 5 milyon vereceğin bir oyuncuyu 7.5 bonservisle almak daha mantıklı mı? Muhtemelen öyle ama 7.5 milyon vereceğin o oyuncunun hem Douglas’tan daha iyi bir oyuncu olması, hem düşük maaş alması hem de aynı şekilde genç olması gerekiyor. Mbiwa öyle bir oyuncuydu ve Montpellier mecburiyetten sattığı halde, batan geminin malı olarak 8 milyon etti.

Neticede stopere 2 isim alınacak, bunlardan biri 5-6 milyon bonservis bedeliyle Serdar Taşçı (ya da Ömer Toprak) olmalı. Diğeri de 24-25 yaşında, 7-8 milyon bonservisli ve 3 yıl sonra 15’e satabileceğin bir oyuncu olmalı. İsim verebilir miyim? Atletico Mineiro’dan Rever var ama 10’dan aşağı etmez. Araştırıp bulmak lâzım.

ÖN LİBERO:

Burası için Mehmet Topal gibi, bence “kusursuz” bir oyuncuya sahibiz. Bu açıdan çok ama çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Yedeği, 32 yaşındaki Selçuk, 2 sene daha idare eder.

MERKEZ ORTA SAHA / OYUN ORGANİZATÖRÜ:

Orta sahada geriden oyunu organize edebilecek, iki yönlü oyuncu olarak yine kusursuz bir futbolcu olan, 33 yaşındaki Emre var. Aynı şekilde Meireles gibi çok sevip benimsediğimiz bir isim de kadroda. Emre’nin 2 yıllık kontratı var; bitirene kadar, sağlıklı olduğu sürece en üst seviyede oynayabilir. Meireles ise 30 yaşında ve 10 milyon bonservisle alındı. Burada sorulması gereken soru şu: Hazır EL yarı finali oynamışken, Avrupa Fenerbahçe’ye dikkat kesilmişken, Rusya’dan da talipleri olduğu biliniyorken, 8-10 milyon’a Meireles’i elden çıkarmalı mı? Ben kendisini o kadar çok seviyorum ki, futbolu bırakan kadar Fenerbahçe’de oynasın isterim. Ama takım planlamak, duygusallıktan arınmayı gerektiriyor. Dediğim gibi Meireles 30 yaşında, bu yıl satmazsan seneye 31 olacak ve en fazla 3-4 milyon veren bir takım bulunabilir. Ondan sonra hiç satmamak ve kontartı bitene kadar, 2016’ya kadar oynatmak en iyisi. Bu durumda verilen 10 milyon da uçup gitmiş oluyor.

Ama şöyle bir seçenek de var: Raul’u 8-10 milyon’a Rus kulüplerinden birine satarsın. Yerine Orhan Şam + 6 milyona Alper Potuk’u alırsın. Alper, Emre’nin pozisyonu için ikinci alternatif olur. Hem de öyle bir alternatif ki, Emre oynuyorsa sesini çıkarmaz, gerekirse 2 sene bekler, sonra formayı Emre’den alır ve 10 sene taşır. Belki inanılmaz paralara 2017’de (26 yaşında) satılabilir bile.. O potansiyeli net bir şekilde görüyorum ben, herkes görüyor. Ha, önümüzdeki 2 sezon boyunca Emre’ye bir şey oldu diyelim. O zaman da hiç gözünü kırpmadan Alper’i ilk-11’e koyabilirsin. Bu yüzden Alper Potuk mutlaka ama mutlaka transfer edilmeli. Hem Meireles 30 yaşında olduğu için, hem bir daha şu andaki değerine asla satılamayacağı için; hem Alper 1991 doğumlu olduğu için, yerli olduğu için, GS’ye kaptırmamak için vs. vs. Alper Potuk mutlaka alınmalıdır!

ATAK ORTA SAHA / HÜCUM ORGANİZATÖRÜ:

Buradaki isimler Cristian, Salih ve Sezer. Salih henüz ilk-11 oyuncusu değil, Benfica maçlarında bunu net bir şekilde gördük. Sezer öyle mi? O da değil elbette. Sezer en nihayetinde tecrübeli, görev verildiğinde lâyığı ile yapacak iyi bir yedek olabilir. Peki Cristian? Cristian’ın maç içindeki uyuşuk hâlini ve en çok da istikrarsızlığını herkes gibi ben de hiç sevmiyorum ama kendisini çok seviyorum. “Gönderelim” diyecek oluyorum, yutkunup vazgeçiyorum. Alternatif olarak kalsa, 1.8 milyon maaş alan bir alternatif olmaz. Hem Salih ne olacak? Cristian’ı ilk-11’de düşünüp Salih’in gelişimini beklemek daha mı doğru? Açıkçası bu işin içinden çıkamıyorum.

Örneğin 1990 doğumlu Youness Belhanda muazzam bir transfer olur. Onun kontratı da 2014 yazında bittiği için 7-8 milyona mâl olur ki, bu onun kalibresinde bir oyuncu için çok düşük bir meblağ. Ha, “madem bu kadar düşük bir meblağ, Avrupa’daki takımlar neden almıyor?” diye sorulabilir, bu soruyu ben de soruyorum ama cevap bulamıyorum. Disizplinsiz ve güvenilmez olduğu için desek (zira yetenek anlamında bir eksiği bulunmuyor) Aykut Hoca böyle oyuncularla çalışmayı sevmez, biliriz. Eğer o Belhanda’yı alıyorsa, bir bildiği vardır derim. Ama Belhanda transferinin en önemli dezavantajı, Salih’in önün kapatmak olur. Cristian kalırsa, istediğin zaman onu kesip Salih’i oynatabilirsin. Cristian buna ses etmez. Maaşı da tatminkâr bir seviyede olduğu için, 2015 yazına kadar kontratını tamamlamaya bakar. Ama Belhanda’yı yedek oturtmak daha zor. Daha genç ve daha kaprisli bir oyuncu. Bu açıdan Cristian’ın kalmasının artılarını da görmek lâzım.

Bir diğer kuvvetli olasılık, 1 yıldır basının ve taraftarın çok istediği Manuel Fernandes. Ama biliyoruz ki Fernandes, jipine 10 tane kadın doldurup onlarla gezen, her gece barlarda takılan, sabah antrenmana alkol kokusu eşliğinde gelen bir oyuncu. Valencia’nın onu 2 milyon bonservisle bırakması boşuna değil. Eğer tamamen futbola odaklanmayacaksa, Aykut Hoca Fernandes’i bedavaya bile almaz. Peki futbola odaklanabilir mi? Bu yaştan sonra alkolü minimuma indirip, gece 12’de yatağına girer mi? Hiç zannetmiyorum. Fenerbahçe’ye gelmeyi çok istiyorsa bunları yapacağına dair hocasına taahhüt vermeli, sözleşmesine özel maddeler konulmasına razı olmalı vs. O zaman tabii dünyanın en iyi hücum organizatörlerinden birine kavuşmuş oluruz. Salih de ondan çok şey öğrenir. Ama ben bu transferi imkânsıza yakın görüyorum.

Netice olarak Cristian, takımın bütün dişlileri iyi çalışırsa (her seviyede) verim alabildiğimiz bir oyuncu. Bunu geçen sezon ve bu sezon gördük. Kalırsa, ben çok itiraz etmem.

SAĞ AÇIK:

Burada aklımızı başımızdan alan, Fenerbahçe tarihinin en önemli transferlerinden Dirk Kuyt var. 2 yıllık kontratı daha mevcut ve bitirene kadar ilk-11’de mutlaka oynayacaktır. Bütün takımın ilham kaynağı ve rol modeli olduğu için, katkısı para ile ölçülemez. Heykeli dikilecek bir profesyonel, her aklıma geldiğinde yüzümü güldüren bir adam. Dünya üzerinde Messi ile bile değişmem Kuyt’ı, o derece seviyorum.

Yedek olarak Topuz var ama Topuz’un Kuyt ile bir alâkası yok! 4-2-3-1 ya da 4-2-1-3 sisteminde maalesef Topuz’un orta saha ve hücumda yeri yok. Olabilecek tek yer, Gökhan Gönül’ün yedeği olabilir, ya da Emre’nin. Ama o mevkiler için de eksikleri var. 9 milyon + Emreciksin (ki onu da 1.8 milyona almıştık) karşılığında aldığımız bu oyuncu, sezon sonunda serbest mi kalacak? Kontratı bitiyor ve henüz yenisini imzalamadı. Örneğin Beşiktaş, biz bıraksak havada kapar. Belki de bu yapılmalı ama Topuz’u da çok sevdiğim için, gönlüm gitmesine razı değil. Bence en uygun formül, (yazının başında belirttiğim yere gelecek olursam) onu sağ bek yedeği olarak istihdam edip 3 yıl boyunca sadece o mevkide oynatmak; Kadıköy’deki küçük maçlarda, Kupa’da vs. sürekli oynatmak ve bir sağ beke evrilmesini beklemek. Diyelim ki Gökhan’a bir şey oldu, Kasım ayı boyunca oynamayacak. Lig ve CL’de Topuz’u gönül rahatlığıyla orada oynatabilir miyiz? EL yarı final rövanşındaki Benfica maçında Yobo çıktıktan sonra sağ beke geçmiş ve iyi idare etmişti. Hatta çok ama çok kritik bir ters kademe de yaptı. Takım ruhuna olan katkılarını, çalışkanlığını, defansif özelliklerinin üst seviye olduğunu düşününce (ve Riera bile CL’de sol bek oynayan bir adam dönüşebiliyorsa!) Topuz’un sağ bek yedeği olarak takımda kalması gerekir diye düşünüyorum.

Bu durumda Kuyt’ın yedeği? Orası için tek bir adayım var, Elazığ’dan Serdar Gürler. Bu sezon çok yakından takip ettiğim bu isim, inanılmaz bir kumaşa sahip. Hızlı, çabuk, atletik, adam geçebiliyor, topsuz oyunda hareketli, her iki ayağını da kullanabiliyor ve kolektif oynayabiliyor. Sezon başında Socheaux’dan bedelsiz alınmıştı. 1991 doğumlu, bu yıl 21 maçta 6 gol, 1 asisti var. Eğer İstanbul gecelerinde kaybolacak bir yapıya sahip değilse, Salih gibi sadece işine konsantre olacak ve kendini geliştirecekse bu oyuncu asla kaçırılmamalı. Arena’da Yılmaz Hoca onu forvet oynattı, biliyorsunuz. Muslera’ya attığı goldeki boş koşusu, yakın direğe plasesi vs. 21 yaşında bir oyuncudan beklenmeyecek bir seviyedeydi.

Diyelim ki Elazığ uçtu, 5 milyon falan istiyor. Bu durumda sezon başında da istediğimiz (belki de imzaladık bile) Sercan Sararer’in kontratının bittiğini düşününce, o da bir alternatif olabilir. Hoş, Abdullah Avcı’nın onda gördüklerini ben görmüyorum. Yetenekli, tembel, takım savunmasına katkı sağlamayan bir isim olduğunu düşünüyorum ama yeteneği oldukça yüksek. Yaşı 24, bonservis bedeli yok. Hücumun her iki kanadında da oynayabiliyor, her iki ayağını da kullanıyor. Ama bence Serdar Gürler daha iyi bir tercih, şayet 1 milyona falan alınabiliyorsa..

SOL AÇIK:

Burada Sow, Stoch, Krasic ve Caner var. Stoch zaten kesin satılacak, umarım 10 milyon civarına verebiliriz. Sow bence santrfora geçecek. Krasic’i sağa yazmadım çünkü orada Kuyt var. Ve Krasic’i de yedek olarak kadroda tutamazsın, öyle bir lüksümüz yok. Bu durumda soru şu: Caner sol tarafın alternatifi olduğuna göre Krasic’i orada ilk-11’e yazabilir miyiz? Bu, tamamen hocanın tercihi. Benim düşüncem, 7 milyon vererek aldığımız bu oyuncuyu, 5-6 milyona Rusya’ya satmamız gerektiği yönünde. Şayet 25-26 yaşında olsa kesinlikle kalsın ve ilk-11 oynasın derdim, zira sezon başı antrenmanını yedikten sonra ben Türkiye liginin tozunu atabilecek bir adam olduğunu biliyorum Krasic’in. Ama yaşı 29, iyi düşünmek gerekir. 1 sezon CL’de oynarsa, belki 30’unda 10 milyona göndeririz, hatta belki de o kadar iyi oynar ki “aslında en az 20 milyon eder, yaşı yüksek olduğı için bu parayı vermiyorlar, iyisi mi biz yararlanabildiğimiz kadar yararlanalım” diyerek 2-3 yıl daha takımda tutarız. Bilemiyorum. Onunla 1 yıldır çalışan, onu artık tanıyan Aykut hoca’yı bu konuda zor bir karar bekliyor.

Neticede Krasic de giderse, Caner’in önüne 8-10 milyonluk, “Kuyt’ın simetriği” olan birini bulmak gerekecek.

SANTRFOR:

Burada Sow, Webo ve Semih var. Semih, yılda 1.9 milyon alıyor ve Fenerbahçe tarihinde hiçbir oyuncunun maaşı, bana bu kadar batmamıştır. Dünya futbol tarihinde bu denli hak etmediği bir parayı kazanan sporcu da yoktur. Semih’in kesinlikle gönderilmesi gerekiyor. Fernandes alınırken Sezer ve/veya Orhan ile birlikte takasta kullanılabilir.

İlk-11’de Sow, yedek olarak Webo orayı kotarır bence. Eren Derdiyok deniyor, Hoffenheim onu 5.5 milyon vererek ve büyük umutlarla almıştı. Şimdi değeri oldukça düştü, 3-4’e alınabilirse Semih’ten çok çok daha fazla katkı verir. Çok formda olursa, şans bulduğunda leblebi gibi goller atarsa, Sow’un esnek kullanılmasını da sağlar.

SONUÇ:

Aykut Kocaman takım kimyasına, profesyonellik anlayışına her şeyden çok değer veriyor. Mevcut takımdaki yedekler bile bu doğrultuda transfer edilmiş, çok kıymetli sporcular. Bu takımdan 10 oyuncu birden göndermek zor, ben Stoch dışında hepsini çok seviyorum. Aykut Hoca’ya da bu sezonki takım planlaması konusunda çok güveniyorum. Son 2 yıldır yaptığı hataları bu yıl yapacağını sanmıyorum.

Not: Yazıda "milyon" şeklinde ifade edilen tüm para birimleri, € cinsindendir.

9 Mart 2013 Cumartesi

Amsterdam yolunda rakipler


Fenerbahçe, UEFA Avrupa Ligi'nde (EL) ilk-16 turunun ilk maçında Plzen'i deplasmanda 1-0 yendi. Maç boyunca olgun bir Avrupa takımı gibi sakin, özgüvenli ve bilinçli oynayan sarı-lacivertliler, rövanşta büyük aksilikler yaşanmadığı sürece turun mutlak favorisi durumunda. Eğer beklediğimiz durum gerçekleşir ve Fenerbahçe turu geçerse bu, kulüp tarihinin mevcut kupadaki ilk çeyrek finali olacak.

Çeyrek finaldeki olası rakipleri tahmin etmek için, ilk-16 turunda geçtiğimiz hafta içi oynanan "ilk maçların" sonuçlarını hatırlayalım:

Plzen 0-1 Fenerbahçe
Anzhi 0-0 Newcastle
Stuttgart 0-2 Lazio
Steaua 1-0 Chelsea
Levante 0-0 Rubin
Tottenham 3-0 Inter
Basel 2-0 Zenit
Benfica 1-0 Bordeaux

Bu sonuçların ardından turu geçmeye yakın takımlar:

Fenerbahçe
Newcastle
Lazio
Chelsea
Rubin
Tottenham
Basel
Benfica

Chelsea'nin Steaua karşısında elenmesi tabii ki en büyük dileğimiz ama iki takım arasındaki kalite uçurumu çok derin. Öte yandan Zenit'in ilk maçta 2-0 kaybettiği Basel'i geçmesi artık çok zor ve bu turun en büyük sürprizi de, şayet gerçekleşirse bu olacak.

Muhtemel çeyrek final rakiplerini incelerken "hangisi gelirse şansımız ne olur?" şeklinde bir fikir jimnastiği yaptım (ki bunu hemen hemen her Fenerbahçe taraftarı en az 1 kez aklından geçirmiştir) ve Fenerbahçe'nin her eşleşmesi için bir "tur geçme yüzdesi" belirledim. Derken iş, takımları torba'lara ayırmaya, kategorilendirmeye ve bunu Avrupa'daki bütün kulüpler için uygulamaya kadar ilerledi. İşbu post ile de bunu sizinle paylaşıyorum.

Fenerbahçe'nin, Avrupa kupalarının herhangi bir fazında karşılaşabileceği muhtemel takımları 5 torbaya ayırabiliriz:

1. torba
Fenerbahçe'nin %20, rakibin %80 favori olacağı eşleşmeler:

Barcelona
Real Madrid
Bayern
Manchester United
Juventus

2. torba
Fenerbahçe'nin %35, rakibin %65 favori olacağı eşleşmeler:

Manchester City
Chelsea
Dortmund
PSG

3. torba
Fenerbahçe'nin en fazla %49, rakibin en az %51 favori olacağı eşleşmeler:

Arsenal
Tottenham
Liverpool
Schalke
Atletico Madrid
Valencia
Milan
Inter
Napoli
Lazio
Porto
Benfica
CSKA
Zenit
Shakhtar
Dinamo Kiev

4. torba
Hem Fenerbahçe'nin hem de rakibin %50 favori olacağı eşleşmeler:

Newcastle
Everton
Fulham
Lyon
Marseille
Lille
Spartak Moskova
Anzhi
Rubin
Sevilla
Athletic Bilbao
Malaga
Roma
Fiorentina
Bayer Leverkusen

5. torba:
Fenerbahçe'nin %51 ve üzeri favori olacağı eşleşmeler:

Aston Villa
Stoke
Getafe
Levante
Genoa
Udinese
Wolfsburg
Werder Bremen
Hannover
Stuttgart
Hamburg
Mönchengladbach
Bordeaux
Montpelier
St. Etienne
Ajax
PSV
Twente
Feyenoord
AZ
Braga
Sporting Lizbon
Steaua
Cluj
Vaslui
Celtic
Sparta Prag
Plzen
Anderlecht
Kobenhavn
BATE
PAO
Olympiakos
APOEL
Hapoel Tel Aviv
Basel

Not: Son torba dilediği kadar genişletilebilir. Sonuçta bir takım ilk 4 torbada değilse, 5.'de demektir.

Görüldüğü gibi Fenerbahçe, Avrupa kupalarında eşleştiği zaman rakibin ağır favori olacağı 9 takım var. Yine rakiplerin favori olduğu ama muhtemel eşleşmede galibi ayrıntıların, günlük değişkenlerin vs. belirleyeceği 3. torbada 16 takım yer alıyor. Ve nihayet şansların eşit olacağını öngördüğüm 4. torbada da 15 takım var.

Avrupa futbolunu yakından takip eden bilinçli herhangi bir futbolsever bu takımlardan en fazla 3 tanesinin yerini değiştirir. Büyük çoğunluğun ise bu kategorilere iştirak edeceğini sanıyorum.

Bir taraftar olarak, Fenerbahçe ilk 2 torbadaki takımlarla oynadığı zaman, elinden geleni yapıp çubuklu'yu terletmesi benim için yeterlidir. Turun geçilip geçilmemesini önemsemem, daha doğrusu geçilememesi bende hayal kırıklığı yaratmaz.

3. ve 4. torbada yine aynı mücadeleyi ama aynı zamanda belli seviyedeki bir "kaliteyi" ortaya koymasını, tura ya da maça ortak olmasını ve kazanan rakip olsa bile bunu çok ama çok zorlanarak yapabilmiş olmasını beklerim. Bu 31 takımla olan eşleşmelerde bir gün Fener kazanır, öbür gün rakip, böyle bakıyorum.

5. torba ise mazeretin olmadığı alanları işaret ediyor. Bu takımlardan herhangi birine geçilmek, naçiz kanaatimce başarısızlıktır. 5 eşleşmenin 1'inde olabilir ama diğerlerinde mutlaka rakip alt edilmelidir.

Netice olarak:

1. Fenerbahçe Plzen'i elerse, muhtemel eşleşmeler konusunda bu tablo yardımcı olabilir. Yazının başında ilk16'daki ilk maçların sonuçlarını vermiştim. Bunun ışığında Chelsea, Tottenham, Lazio ve Benfica'nın (ve şayet turu geçerse Zenit'in) gelmemesini dilerim. Rubin, Newcastle, Basel ve Steaua iyidir.

2. Gelecek sezonun başında takımların o günkü durumlarıyla 1-2 değişiklik yapılır ve Avrupa kupaları serüveni başlarken, yine bu tablo bir rehber işlevi görebilir.

3. G.Saray, muhtemel eşleşme durumunda şansların %50-50 olduğu gruba giriyor. Bu durumda aynı tablo onlar için de geçerli demektir.

6 Ocak 2013 Pazar

Best movies of 2011


1. Bir Zamanlar Anadolu'da (10)
Nuri Bilge Ceylan

2. Shame (9)
Steve McQueen

3. Tinker Tailor Soldier Spy (8)
Tomas Alfredson

4. Drive (8)
Nicolas Winding Refn

5. Hugo (8)
Martin Scorsese

Diğer: The Girl With the Dragon Tattoo (8), Margin Call (8), The Descendants (8), Moneyball (7), Haywire (7), Super 8 (7), Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides (7), X-Men: First Class (7), Thor (7), The Hangover Part II (7), Sherlock Holmes: A Game of Shadows (7), The Artist (7), Transformers: Dark of the Moon (6), No Strings Attached (6), The Tree of Life (6), A Dangerous Method (6), Mission: Impossible - Ghost Protocol (6)

Görmediklerim: Jodaeiye Nader az Simin, Killer Joe, Warrior, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2, Captain America: The First Avenger, In Time, The Adventures of Tintin, The Grey, Midnight in Paris, War Horse, Contagion, Source Code, Real Steel, The Ides of March, Cowboys and Aliens, Melancholia, Rise of the Planet of the Apes, Carnage, Hanna, Jin líng shí san chai, Machine Gun Preacher, Johnny English Reborn, Restless, Cars 2, Kung Fu Panda 2, Dream House, The Green Hornet, Scream 4, La piel que habito, Red State, The Dilemma, Final Destination 5