20 Eylül 2011 Salı

Kıyıma devam


Sadece Türkiye'nin değil, kulüp olarak Avrupa'nın en büyüğü olma yolunda hızla ilerleyen Fenerbahçe'nin (biz demiyoruz, Fransızlar diyor) önüne her aşamada, her merhalede engeller çıkmaya devam ediyor. Saha dışında yapılanlar ve her hafta rakiplerine çalınan (haksız) penaltılar, çıkmayan (haklı) kırmızı kartlar yetmiyormuş gibi, penaltıları ve golleri engellenen bir Fenerbahçe görüyoruz. 3 haftada verilmeyen penaltı 3, verilmeyen gol 1. Bu şekilde devam ederlerse cemaatin, Bursa'yı şampiyon yaptığı ve her şeyi denemesine rağmen Fenerbahçe'ye yenildiği 2 yılın ardından bu yıl da derinden desteklediği G.Saray mutlu sona ulaşacaktır. Hakemlerin yolu doğru yol yani..

Maçı, daha önce de yazdığım gibi yorumlamayacağım, umrumda bile değil. Derdimiz başka, savaşımız başka, futbolun çok dışında bir şeyler var. Cahiller uyutulmaya devam etsin ama ben uyumayacağım. Sadece 90 dakikanın kendi içinde dünyadan kopup, son düdükten sonra (sonuç ne olursa olsun) gerçeğe döneceğim. Başkan hâlâ içeride, hisselerin hâlâ kime gittiği belli değil, mahkeme süreci devam ediyor, Ülker hâlâ Fenerbahçe'nin sponsoru vs. Sonuç, gerçekten, kimin umrunda?

18 Eylül 2011 Pazar

Beirut - The Rip Tide (2011)


2006 yılının en ilginç ve beklenmedik indie başarılarından biri, Albuquerque doğumlu Zach Condon'ın tek kişilik projesi olarak başlayan Beirut'a aitti. "The Gulag Orkestar" adlı söz konusu albümün zengin muhteviyatında Orta Avrupa Çingene müziklerinden The Decemberists tarzı lo-fi indie-folk'a, psychedelic deneylerden yumuşak pop parçalarına kadar uzanan oldukça zengin bir çeşitlilik görülüyordu. Böyle bir karışımı eline-yüzüne bulaştırmadan, kıvamı tutturarak gerçekleştirmek çok zor olmasına rağmen pek çoklarına göre (ki buna biz de dâhiliz) Condon ve arkadaşları bunu başarmıştı. Bir yıl sonraki "The Flying Club Cup" ilki kadar ilgi görmese de en az onun kadar nitelikli bir albümdü ve grup, bu çalışmanın ardından diskografisinde 4 yıllık bir ara verdi. Uzun zamandır beklenen ve nihayet 30 Ağustos'ta piyasaya çıkan "The Rip Tide" ise kanaatime göre şimdiye kadarki en iyi albümleri..

20'ye yakın enstrümanı tek başına çalabilen Condon'ın bizzat kendi çaldığı nefesliler, akordeon ve ukulele ile dikkat çeken açılıştaki "A Candle's Fire"dan kapanıştaki "Port of Call"a kadar zengin armoniler, dinleyeni hemen yakalayan nefis melodiler ve The Magnetic Fields tarzı olgun bir vokal ile bezeli albümde, Condon'ın doğduğu topraklara saygı duruşunda bulunduğu "Santa Fe" gibi olağanüstü pop şarkıları da var. Sanki Arnavut kaldırımlı bir Doğu Akdeniz köyünün deniz kenarındaki bir kafe'sinde kokteyl içerken yazılmış ve başka bir zamana aitmiş gibi görünen, eli-ayağı fazlasıyla düzgün bir albüm "The Rip Tide".. 8/10

17 Eylül 2011 Cumartesi

Başkan özgür olana kadar..

1983 yılından beri olabilecek en yakın şekilde takip ettiğim Fenerbahçe'nin futbol takımının, geçen sezon ve bu sezonki kadar birbirine kenetlendiğini, bu kadar "takım" olduğunu, bu kadar samimi ve birbirini seven futbolculardan oluştuğunu hiç görmemiştim. Hatta "daha kalitelisini de görmedim" diyeceğim ama bu sezon başında gönderilen oyunculardan sonra takımın total kalitesi düştü. Ama iştah, adanmışlık, özveri ve yürekli oyun kaldığı yerden devam ediyor.

Dün akşamki Antep galibiyeti (hele de Antep'in geçen yılki Kadıköy mücadelesinden sonra) gerçekten de çok önemli ve Aykut Kocaman'ın takım üzerindeki hâkimiyetini net bir şekilde gözler önüne serdi. Andre Santos'un belki yarı kalitesinde olan Ziegler mükemmel bir profesyonel ve görev adamı olduğunu hepimize daha ikinci maçtan gösterirken, Bienvenu sahip olduğu müthiş potansiyelden bir kuple sundu son yarım saatte.. Özellikle bu iki oyuncunun henüz yeni dâhil oldukları bir takımda bu başlangıcı yapması çok olumlu.

Bilica, Caner ve Cristian başta olmak üzere geçen sezonların çok çok üzerine çıkan oyuncuların varlığı başka bir sevinç kaynağı. Fenerbahçe futbol takımı, Türk futbol tarihinde eşi benzeri görülmemiş onur mücadelesini böyle sürdürdükten sonra hangi kümede olduğu, o kümeyi kaçıncı bitirdiği önemli değil. Taraftar onları bağrına basmaya devam edecektir.

Ben de başkan özgür kalana kadar maçlar hakkında sadece böyle önemli bir-iki noktaya değinmeye ya da hiç yazmamaya devam edeceğim. Bu süreçte takımın sahada gösterdiği her olumlu şey, Fenerbahçe'nin suçsuzluğunun daha kuvvetli kanıtları olacaktır.

15 Eylül 2011 Perşembe

Tiyatro mu, Süper Lig mi?

Olağanüstü gelişmelerle biten yazın ardından beklenen oldu ve Süper Lig başladı. Fenerbahçe taraftarı olarak zerre kadar umursamasak da, Digiturk sahibi değilsek ve asla olmayacak olsak da, Fener maç yapıyorsa bir şekilde yolunu bulup seyrediyoruz. Ordu maçını da seyrettik; rakibin daha etkili olduğu, bizim takımın tutuk göründüğü vs. bir ortam vardı ama söz konusu koşullarda "bundan iyisi, Şam'da kayısı" demekten başka çare yok. Futbolcuların, neyin ne olduğunun ve olacağının bu kadar muğlak göründüğü bir durumda ortaya koyduğu performansı öpüp başımıza götürmemiz gerekiyor bence; bu, işin bir boyutu..

İşin asıl önemli boyutu ise içinde bulunduğumuz tiyatro.. 3 Temmuz'dan beri geçen süreçte sadece Altaylı'nın programında TFF başkanına verdiği ayar ile takdirimizi kazanan, onun dışında "darağacında olsak bile, son sözümüz Fenerbahçe" cümlesini bile doğru biçimde söyleyemeyen ve sünepe görüntüsüyle giderek artan bir şekilde nefretimizi kazanan Nihat Özdemir, Ordu maçının ardından tüm taraftarlara "yönetim adına" Ligtv'ye abone olmalarını salık verdi. Hatta bunu bizzat "rica etti, istedi." Eğer bu istek gerçekten de yönetim adına yapıldıysa Fenerbahçe Spor Kulübü'nün, hâl-i hazırda taraftarın sahip olduğu psikolojiden zerre kadar anlamayan bir yönetimi var demektir. Ve eğer durum böyleyse, ayrıca Ligtv aboneliği için dilencilik yapacak bir pozisyona gelindiyse, o kerli ferli adamların hepsinin bir an önce istifa edip o şerefli görevi, gerçekten şerefli bir şekilde yapacak başkalarına bırakmaları da kaçınılmazdır.

Şu anda açık bir şekilde görülüyor ki, iş Türk futbolunu kurtarma operasyonundan, Ligtv'yi kurtarma operasyonuna döndü. Zaten Fener taraftarının iptalleri ile 150 milyon dolar kaybı olduğu söylenen yayıncı kuruluş, öncelikle %100 bir şekilde kendisinin projekte edip dayattığı ve yürürlüğe sokturduğu play-off sistemiyle zararının bir kısmını kurtarma peşine düştü. Ama bu yetmedi, zira Fenerbahçe taraftarlarına yeniden decoder aldırmak gerekiyordu. Bunun için önce "1 yıl taahhütlü" kampanyayı getirdiler, şimdi de normal yayın fiyatına HD yayın satıyorlar. Bunlar da yetmedi, TFF'ye "yargı kararı sezon ortasında çıksa bile cezasının sezon sonunda uygulanacağı" açıklamasını yaptırdı. Yani Fenerbahçelilere şöyle diyorlardı: "Decoder alın, sezon sonuna kadar 35-40 maç oynayacağınızı biz garanti ediyoruz." Tüm bu kepazeliklerin Fenerbahçe camiasına göstermesi gereken şey ise, verilmesi gereken tepkinin sadece bir kısmı verildiğinde bile Fenerbahçe'nin, bu ülke futbolunun eksenini tamamen kaydıracak bir potansiyele sahip olduğunun ortaya çıkmasıdır. Ligdeki diğer tüm kulüpler ve yayıncı kuruluş, bu kadarcık bir tepki ile bile Fenerbahçe'yi kurtarmak için böyle "el pençe divan" duruma geldiyse, yapılması gereken şey mezkur tepkinin dozajının artarak devam ettirilmesidir. Zira Fenerbahçe, hakkı olan ve devlet eliyle gasp edilip kedi-köpeğe peşkeş çekilen şeyleri ancak bu şekilde geri alabilir. "Restine rest ulan" demekten başka bir çare ve bir duruş kalmamıştır. Oysa bizim yönetim ne yapıyor? "Bend over" bir şekilde kendisine hangi rol biçilirse onu ifa ediyor. Biz de onlar için beddua edip o koltuklarda oldukları için utanmaktan başka bir şey yapamıyoruz.

Ama yapabiliriz. Fenerbahçe taraftarı, asla ve asla hiçbir şekilde yayıncı kuruluşa para kazandırmamalı, illâ para verecekse gidip Fenerium vasıtasıyla bizzat kendi kulübüne vermelidir. Taraftar kart daha 275 bin oldu, başkanın koyduğu hedefin çok uzağındayız. Kendisine taraftar diyen, kulübünü sevdiğini iddia eden, cemaatin bu kulübün içine girmesini istemeyen ve nihayet 35 TL verebilecek durumda olan herkes gidip kartını almalı. Bu işin lamı cimi yok. Yönetim artık taraftarın niyetini, saikini ve isteklerini temsil etmekten saptı, bu durumda onları dinlememize gerek de yok. Ayrıca Fenerbahçe taraftarının hangi davranışı gösterdiğinde "gerçek taraftar" olacağını belirlemek ve bunun fermanını vermek Nihat Özdemir gibi bir sünepenin haddine değildir. Bunu özellikle belirtiyorum.

Fenerbahçe bu yıl 80 puan toplayıp play-off hakkı kazandı, orada da şampiyon oldu diyelim.. Sezon sonunda TFF'nin "15 puanın silinmesi cezasına karar verdim" deyip, hem geçen yılki hem de bu yılki şampiyonluğu gasp etmeyeceği ne malum? Ki olacak olan budur, ben size söyleyeyim. TFF'nin tek derdi şu anda yayıncı kuruluşu kurtarmak, Fenerbahçe'nin açtığı davada da mahkûm olmamaktır. TFF'nin, Türk futbolunun, diğer bütün kulüplerin ve yayıncı kuruluşun "varlık sebebi" olan Fenerbahçe, TFF'nin umrunda bile değil. O zaman biz de bu "Süper Lig" isimli tiyatroyu umursamayalım.

Maçları bir şekilde seyredelim, tamam. Neticede sahada "çubuklu" oynuyor ve seyretmekten başka çaremiz yok. Ama Ligtv'ye para kazandırmadan, mevcut abonelikleri de iptal ederek TFF ve diğer kulüpler üzerindeki baskıyı arttırmak lâzım. Yoksa koskoca kulübe göz göre göre istediklerini yapacaklar. Bunu yazın bir yere..

10 Eylül 2011 Cumartesi

Aziz Yıldırım'ın mektubu

Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım, yeni sezon öncesinde, başta Aykut Kocaman olmak üzere futbol takımımızın tüm mensuplarına hitaben bir mektup yazmış. 70 gündür cezaevinde bulunan, psikolojisi ve sağlığı bozulmuş bir insan, şikenin "ş"sine bile bulaşsa bu satırları yazabilir mi, bunu okuyanların takdirine bırakıyorum. Kendinden emin olmasa, sürecin sonunda aklanacağını bilmese bu kadar net olabilir mi? Biz ona inanmaya devam ediyoruz, etmeliyiz. İlk günden beri bunu söylüyorum, Aziz yıldırım'ın o söylenen şeyleri yapacak kadar zekâ özürlü olduğunu sanmıyorum. "Güç yüzünden sapıtmış, pusulası kaymış, aşırı rahatlıktan ve özgüvenden yapmıştır" diyenlere de inanmıyorum.

Mektubun girişi ve son cümleleri de gözlerimizi yaşartıyor bu arada.. Başkana sabır diliyorum, umarım aklanıp en kısa sürede geri döner.

"Sevgili Aykut Kocaman, değerli arkadaşlar, sevgili Fenerbahçeli futbolcu kardeşlerim, değerli evlatlarım,

Yeni sezon öncesinde sizlere başarılar dilemek ve bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim. Tarihin tanıklık ettiği en zorlu, en çekişmeli futbol sezonlarından bir tanesini alnınızın akıyla şampiyon olarak tamamladınız. Tüm önemli rakiplerinizi son dakikaya kadar gidip gelen, nefes kesen maçların ardından yeşil sahada mağlup ettiniz. Dünya Futbol Tarihinde eşine ender rastlanan bir şekilde, beş yılda iki kere, son maçlarda kaçırdığımız şampiyonlukların ardından, yine son saniyesine kadar büyük çekişmeye sahne olan son maçımızın son düdüğüyle birlikte şampiyon olarak, tüm camiamızı sevince boğdunuz. Sizlerle gurur duyuyoruz.

Golleriyle asistleriyle olduğu kadar saha dışındaki davranışlarıyla örnek bir kaptan olan sevgili Alex’ten, Aykut hocamızın kendisine şans verdiği zamanlarda, yüzündeki "heyecanlı tebessümüyle" görevini yerine getirmeye çalışan Gökay kardeşinize kadar, tek tek, hepinizle gurur duyuyoruz.

Sevgili hocamız Aykut Kocaman ile ve ekibiyle gurur duyuyoruz.

Taraflı tarafsız herkesin şahit olduğu, tüm spor camiasının, tribünleri dolduran on binlerin gözleri önünde gerçekleşen şampiyonluğumuzun ardından, hiç hak etmediğimiz bir süreci hep birlikte yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz. Şunu çok iyi biliyorum ki, şampiyonluğunuza, emeğinize göz dikenler sizleri kalbinizden yaraladı. Sahada kazandığınızı başka yerlerde geri almaya çalışanlara karşı sessiz bir isyan içindesiniz. Kırgınlığınız, kızgınlığınız belki de yıllarca hiç geçmeyecek.
Ama şunu da biliyorum: Sizler Fenerbahçe’nin futbolcularısınız. Şartlar ne olursa olsun yine çubuklu formalarınızı giyecek, yine mabedimize çıkacak, yine milyonları sevindirecek, yine hepimizi sokağa dökeceksiniz.

Mazinizde bir tarih yattığını unutmayın ve hiç merak etmeyin, emeğimizi ve sahada ortaya koyduğumuz mücadeleyi görmeyenler bu soruşturmanın sonunda tüm camiamızdan ve sizlerden özür dileyecektir.

Fenerbahçelilik bir sevdadır..

Ve bu sevda dünya var oldukça devam edecektir. Sizlere bir kez daha başarılar diliyor, alınlarınızdan öpüyorum.

AZİZ YILDIRIM
FENERBAHÇE SPOR KULÜBÜ BAŞKANI"

9 Eylül 2011 Cuma

Best Music Videos Ever #12: Freedom '90

Naçiz kanaatime göre tüm zamanların en iyi birkaç pop şarkısından biri olan bu müthiş klasiğin, aynı zamanda kendi kalibresinde bir videosu var. Genç Hollywood dehası David Fincher'ın sayısız harikasından biri olan videoda George Michael'ın kendisi hiç görünmezken, dönemin ünlü süpermodelleri Cindy Crawford, Naomi Campbell, Linda Evangelista, Christy Turlington ve Tatjana Patitz, 3 erkek modelle birlikte şarkının sözlerine playback yapıyor. Videonun genel anlamda tarzı ve görsel atmosferi, kameranın (Jeff Cronenweth tarafından) dinamik bir şekilde kullanılışı, ortaya çıkan resimler vs. harikulade ama en önemli özelliği, bir magazin notu.. O dönemlerde "Faith"in klibinde yer alan ve adeta George Michael ile özdeşleşen 3 şey burada yok ediliyor: Deri ceketi yanıyor, gitar parçalanıyor ve jukebox patlıyor. Bu görüntüler aynı zamanda Michael'ın, zirveden başlayan kariyerinin sonraki yıllarda gideceği yolu da bir anlamda sembolize ediyor. Tek kelimeyle olağanüstü..

George Michael - Freedom '90 (1990)
Yönetmen: David Fincher


8 Eylül 2011 Perşembe

Aklınıza, yüreğinize sağlık


Leman'ın, süregiden kepaze soruşturma ile ilgili muhteşem dokunuşu..

6 Eylül 2011 Salı

Kaptan!


Şu adama zamanında "sinsi" diye yazan ellerim kırılsaydı da, onları yazamasaydım :) Bienvenu'ye "bienvenu" diyor geminin kaptanı, daha güzel bir kare olamazdı..