6 Eylül 2011 Salı

Kaptan!


Şu adama zamanında "sinsi" diye yazan ellerim kırılsaydı da, onları yazamasaydım :) Bienvenu'ye "bienvenu" diyor geminin kaptanı, daha güzel bir kare olamazdı..

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Yönetim ne yapıyor?

Son 10 gündür Fenerbahçe'nin, Şampiyonlar Ligi'nde oynama hakkı elinden alındığı ve buradan beklenen 25 milyon euro'yu bir anda kaybettiği (ve ayrıca birtakım sponsorlarla anlaşmalar yenilenmediği) için maddî bir darboğaza girdiği/gireceği söyleniyor. Yönetimin de bu yargıyı doğrularcasına sapır-sapır adam gönderdiğini görünce bir kez daha taraftar olarak "neler oluyor?" diye düşünmeye başlıyoruz.

Fenerbahçe ilk kez Avrupa kupalarının dışında kalmıyor, hatta yakın tarihte Mustafa Denizli ve Daum'un ilk sezonlarında da sadece Türkiye Ligi'nde oynamış ve şampiyon olmuştu. Ve her iki sezonda da transfere inanılmaz paralar harcanabilmişti (Denizli zamanında tam 74 milyon dolar). Bu sezon ise kulüp, herhangi bir ceza alacağından bihaber olmasına rağmen sadece belirli mevkilere rotasyon amaçlı nokta transferler yaptı. İlk 11'de direkt oynayacak hiçbir adam alınmadı, üstelik kulüp tarihinin ekonomik olarak en rahat dönemlerinden birini yaşıyorken..

Avrupa'dan men edilmenin ardından ise zaten taraftarın transfer bekleyeceği bir durum ortadan kalktı, "eldekilerin muhafaza edilmesi" en önemli transfer hamlesi olarak görünmeye başlandı. Kulübün Şampiyonlar Ligi'den gelecek 25 milyon euro'yu kaybetmesi ise dışarıdan bakan herhangi bir göz için çok fazla sorun teşkil edecek bir durum değildi. Zira örneğin taraftarlar Türk spor tarihinde (hatta Türkiye sosyal tarihinde) eşi-benzeri görülmemiş bir dayanışma ile kombine ve merchandize ürünlere akın ederken, kulübüne ekstra kaynak yaratabilmek için adeta canını dişine taktı. Ama yöneticiler taraftarlara hiçbir açıklama yapmadan, "yabancılar dâhil bütün oyuncular burada kalmak istiyor" diye söylemiş olmalarına rağmen bir anda teker teker en önemli oyuncularını elden çıkarmaya başladı. Önce Emenike gitti, akabinde Lugano ve son olarak bugün de Andre Santos.. Bu oyuncuların neden satıldığını kimse bilmiyor. Madem oyuncuların kendisi kalmak istiyor, o zaman yönetim kendi isteğiyle bunları gönderiyor demektir. Peki neden? Bir alt lige düşmeyeceğimizden bu kadar emin olan ve "alnımız açık" diyen yöneticilerimiz, sadece 25 milyon euro'luk bir cari sapma yüzünden mi kulüp tarihinin en iyi kadrosunu dağıtıyor? Fenerbahçe taraftarı sadece 2-3 günde 50 bin kart alarak, desteğinin potansiyeli konusunda yeterli ışığı yakmadı mı? Eğer yakmadıysa, destek yetmediyse çıkıp bunu da söylemeleri lâzım ama içlerinden birini ara ki, bulasın.. Böyle susarak ne yaptığını sanıyorlar, anlamak, akıl erdirmek mümkün değil..

Bu tavrın "küme düşeceğimizden yöneticilerimiz emin" gibi bir yargıdan başka bir şey akla getirmediğini hiçbirisi görmüyor mu?

Lugano dünyanın en iyi stoperlerinden biri olan, müthiş bir karakterdi. Üst üste bir yıl arayla Dünya Kupası'nda üçüncü, Copa America'da da şampiyon olan bir takımın kaptanı ve piyasa değeri (31 yaşında) 14 milyon euro eden bir oyuncuydu. Böyle bir adam bırakılır mı? Andre Santos da bana göre dünyanın en iyi 10 sol bekinden biri, bunu Türkiye'de göremeyen herkesin de Arsenal forması altında göreceğinden eminim. Hadi Lugano'nun serbest kalma bedeli vardı ve özel olarak ikna edilmesi gerekiyordu diyelim, Santos gibi bir oyuncu 7 milyona bırakılır mı arkadaş? Ondan asla daha iyi bir oyuncu olmayan Coéntrao 30 milyona transfer yaparken Andre Santos'un (daha az göz önünde olduğu için ihtiyatlı davransak bile) en az 15 milyon etmesi gerekiyor. Gökhan'ın olduğundan daha değersiz bir oyuncu değil, Gökhan için 15 istenirken Santos'u 7'ye bırakmak resmen kulübünü satmak bana göre..

Sırada başka oyuncular da olabilir, özellikle Stoch'un talipleri varmış. Onun gidişine Lugano ve Andre Santos'tan daha az üzülürüm ama yine üzülürüm. Biz ayda örneğin 2 bin lira kazanırken ve bunun "en az" onda birini üç aydır her ay kulübe verirken yöneticiler ne yapıyor? 15 tanesi birden bizim gibi her ay, aylık kişisel gelirinin onda birini kulübe verse ya? Mesela sadece yöneticilerin alabileceği 15 tane anahtarlık yapılsa, Fenerbahçe logolu falan.. Her birinin 500 bin euro değeri olsa ve yöneticilerimiz, o zengin iş adamları bunlardan birer tane alsa? Fenerbahçe'nin taraftarı gerekirse borçlanarak bile olsa kulübüne destek verir, ben mesela 1 yıl boyunca her ay maaşımın sekizde birini kulübün gösterdiği herhangi bir hesaba yatırmaya hazırım. Ama yöneticiler ne yapıyor kardeşim? Kulübü televizyonda celebrity'lerin şovlarıyla bağış organizasyonlarına sokacağınıza elinizi cebinize sokun önce.. Bu kulüp "yöneticiden para alma" devirlerini geçti eyvallah da, durum seferberlik durumu.. Traşı kesiniz..

Fenerbahçe yönetimi, bütün bu olaylar geçip gittiğinde bile unutulmayacak hatalar yaptı bu süreçte, yapmaya devam ediyor. Biz de bunları yazıyoruz bir kenara, bu günler atlatılınca hesabını soracağız, sormalıyız..

The Stone Roses - Second Coming (1994)



The Stone Roses'ın 1989'da yayımladığı self-titled debut'su, bu blogun yazarına göre "tüm zamanların en iyi 100 albümü" listesinde 1. sırada bulunuyor. Evet, Ali Ece ile birlikte ülke sathında bu yargıda olan tek insan muhtemelen bendenizim ama bu blogun misyonlarından bir tanesi, takip edenlerin de bileceği üzere (çoğunlukla) "underrated" çalışmalara yer verip, mümkünse gözden kaçan kıymetlerine selam durmak. İşbu yüzden benim için The Stone Roses söz konusu olduğunda ilk albümdense, uzun (5 yıl) bir bekleyişin ardından genel olarak hayal kırıklığı ile karşılanan bu ikinci ve son albümlerine daha önce yer vermek çok daha anlamlı olur kanaatindeyim.


"Second Coming"in erdemlerini saymaya nereden başlamalı? Bir kere, siftahını tüm zamanların en iyi albümlerinden biriyle yapmış (ve Madchester akımının ateşleyicisi olmuş) bir grubun, ikinci işleri için 5 yıl beklemesi, yakaladığı popülarite vesilesiyle "parsayı toplamayı" düşünmemesi inanılmaz bir olay. İkincisi, grubun, aradan uzun bir zaman geçmiş olsa bile ilk albümden sound olarak bu kadar farklı bir şey denemesi, başarıyı getiren (ve patenti kendilerinde bulunan) formüle sırtını çevirmesi de çok büyük bir erdem. Sonuçta kendini tekrar eden ve hayranlarının da bu durumdan gayet memnun olduğu çok sayıda grup mevcut, ki bunların başında Oasis'i sayabiliriz. Hatta, çekirdek dinleyicilerin "şirazeden çıkıldığı" zaman tepki verdikleri de, müzik endüstrisinde sık görünen bir durum.. Metallica "Load"u yaptığı zaman hayranları çok büyük tepki göstermiş, bunun üzerine onlar da ne kadar ilke yoksunu olduklarını kanıtlayarak alelacele "Reload"u kotarmış ve söz konusu hayranların "gönlünü almaya" çalışmıştı, hatırlayınız. Bu ve benzeri örnekleri düşününce The Stone Roses'ın ne kadar büyük bir grup olduğu, kendini her albümde yenilemeye çalıştığı, içinden ne geçiyorsa onu yaptığı ve gerisini umursamadığı net bir şekilde görülüyor.


Bunların yanı sıra, "Second Coming"in, piyasaya sürüldüğü 1994 yılının müzikal konjonktürü açısından da çok farklı bir yerde durduğunu söylemek lâzım. Hatırlayacak olursak o dönem Britanya, Suede'in başını çektiği, Pulp, Oasis, Blur, Radiohead gibi grupların da hakkını fazlasıyla vererek iştirak ettiği Britpop akımının etkisindeydi. Okyanusun öte yanında ise Madchester'ın cenaze namazını kıldıran ve Nirvana ile Soundgarden'ın elebaşısı olduğu Grunge akımı almış başını gidiyordu. Boston menşeli gruplar (Belly, Throwing Muses, The Lemonheads vs.) bir grup, Bristol çıkışlı Massive Attack, Portsihead, Tricky gibi isimler başka bir gruptu. İşte The Stone Roses öyle bir konjonktür içinde, bu akımların ve diğer popüler müziklerin hiçbirine yüz vermeyen, blues tınılarının hakim olduğu gitar ağırlıklı acayip bir albüme imza atmıştı. Dolayısıyla grubun tıpkı 1989'daki gibi avant-garde (öncü) bir topluluk olduğunu bir kez daha gösteren "Second Coming", başyapıt denebilecek bir albümde bulunması gereken tüm (müzik dışı) erdemlere sahip, önce bunu bir yere koyalım.


Peki müzikal olarak ne diyebiliriz? Her şeyden önce Ian Brown'un vokallerinin, ilk işlerine göre çok daha arka planda olduğunu, sahnenin çoğunlukla John Squire'ın inanılmaz gitar riff'lerine ve Mani'nin bass grove'larına bırakıldığını belirtmeliyiz. Ve rahatlıkla söylenebilir ki, bir kez dinleyenin aklından zor çıkacak çok sayıda klasik şarkı var albümde. Müzik tarihinde özel bir yerde duran, kolay kolay taklit edilemeyecek (nitekim hiç kimse etmedi), kendine has bir ruh hâli olan bu eşsiz albüm, pop/rock dinleyen her müzikseverin arşivinde bulunmalı.. 10/10


28 Ağustos 2011 Pazar

Fenerbahçe taraftarı oyunu bozdu

3 Temmuz tarihinden beri yazıp söylediğimiz şeyleri, OdaTV ekibi kısa bir makalede toplamış. Aynen kopyalıyorum:

Fenerbahçe yönetim kurulu üyelerinin, takımın teknik grubu ve futbolcularıyla yaptığı toplantıdan sonra, Ali Koç basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. Konuşmasını bitirirken şöyle dedi: “Gizli bir soruşturmanın medyada sürekli yer almasını açıklamak zor. Aziz Yıldırım'ın silahlı terör örgütüyle ne ilgisi olabilir?” Bu iki cümle, aslında Fenerbahçe'ye ne yapıldığını kulüp yönetiminin net olarak bildiğini açıklıyor.

Soruşturmanın gizliliğini Beşiktaş'taki özel yetkili mahkemenin mi, polislerin mi ya da ikisinin birden mi ihlal ettiği hep konuşulan bir konu. Kim yaparsa yapsın, yapılan sızdırmanın amacının, dava soruşturma aşamasındayken kişileri itibarsızlaştırmak olduğu sır değil. Ergenekon, Balyoz vb. davalarda bunu defalarca gördük. Aynı taktik-tezgâh Fenerbahçe'ye yapıldı. Devreye cemaatçi polis muhabirleri sokuldu. “Haber” yaptıkları yetmiyormuş gibi Tv Tv dolaştılar. Yazdık ya, bu oyun hep oynandı. Ve...

Şike soruşturmasının Asliye Ceza Mahkemeleri'nin görev alanına girmesi gerekirken, sağdan soldan bulunan silahlarla ortaya silahlı bir terör örgütü çıkarılıverdi. Aynı Hanefi Avcı'nın Devrimci Karargâh Örgütü davasına dâhil edilmesi gibi! Evet, birileri “dosyanın” Beşiktaş'taki özel yetkili mahkemeye gitmesini özel olarak istemişti. Tezgâh konusunda kimin bir tereddütü olabilir ki? Amaç, Aziz Yıldırım'ı diri diri cezaevine gömmekti.

Fenerbahçe taraftarı, bu karanlık planın farkına vardı. Oyun, apaçık ortadaydı. Çekirge Ergenekon'la, Balyoz'la iki kez sıçramıştı. Fakat Fenerbahçe tezgâhıyla sıçrayamadı. Ve...

Şike tezgâhı sessizce halledilip, Fenerbahçe'ye yeni bir başkan getirilerek çözümlenecekti. Yapamadılar. Taraftar oyunu bozdu. Mesele çok büyüdü. Öyle ki işin içine UEFA girince sorun çözülemez hale geldi. Olan Türkiye Futbol Federasyonu'na oldu, artık futbolu yönetemeyecek bir noktadalar.

Sevindirici olan ise soruşturmanın gizliliğini ihlal eden polis-savcı-gazeteci saç ayağının Fenerbahçe operasyonuyla iyice ortaya çıkmasıdır. Ali Koç'un sözleri açıktır. Anlayana...

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Güle güle cesur yürek..

Diego Lugano yüzüncü yılımızda 7.5 milyon euro bonservis bedeliyle Sao Paolo'dan transfer edilmişti. Kıtalararası Kupa finalinde Liverpool karşısındaki olağanüstü performansı yüzünden Kırmızılar'ın da ilgisini çeken ama o muradına eremeyen Uruguay kaptanı, Fenerbahçe'de geçirdiği 5 sezon boyunca özverili, cesur, gözünü budaktan sakınmayan ve tüm takım arkadaşlarını ateşleyen oyun yapısıyla bu sporu gerçekten seven herkesin takdirini kazandı. Uluslararası futbol piyasasında çok değerli bir isim olduğu için her sezon onunla ilgili transfer spekülasyonları yapıldı, doğrusu bu ya, o da daha büyük Avrupa takımlarında oynamak isterdi ama Türkiye'de aldığı inanılmaz ücret nedeniyle her seferinde Fenerbahçe'de kaldı. Ama yine her seferinde hiçbir şey olmamış gibi terinin son damlasına kadar akıtmaya devam etti.

Türkiye başbakanının bizzat yürüttüğü "Aziz Yıldırım'ı bitirme ve Fenerbahçe'nin içine cemaati sokma" operasyonu sonucu kulübün Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkı gasp edilince Lugano da çareyi gitmekte buldu. Zaten bir savunmacı için oldukça fazla olan 2.5 milyonluk ücreti de bu dakikadan itibaren Fenerbahçe için külfet teşkil ederdi.

PSG'de geleceğin yıldızı Sakho ile ikili olarak oynayacak, Camara'dan formayı alacaktır. Oynadığı her takımın taraftarlarının sevgilisi olmasına hiç şaşırmadığımız bu güzel adam, bu büyük karakter, umarız orada çok başarılı olur. Olacağına hiç şüphemiz yok zaten ama yine de dileklerimizi esirgemeyelim.

Bu transferle ilgili 2 şey daha var. Birincisi, rakip takım taraftarları Lugano'nun sertliğinden şikayet etse de hep onun gibi bir savunmacıları olsun diye gıptayla baktı kendisine. Çünkü Lugano sert, kasıtlı faul yapabilen, ara sıra kendini kaybeden bir oyuncu olsa da en önemli özelliği asla "namert" bir oyuncu olmamasıydı. Bu yüzden onu herkes seviyor. Rakibine basacaksa hakemin gözü önünde basan biri o.. Zaten en büyük Fenerbahçe düşmanlarından Hıncal Uluç bile ona hayranlığını bir yazı ile belirtmişti. O yazı burada..

İkincisi ve daha önemlisi, Lugano'nun gidiş nedeni Türkiye'de cemaat tarafından yürütülen bu yüz karası operasyon ve onların Uefa'yı yanlış bilgilendirmesi sonucu Fenerbahçe'nin Avrupa'da oynama hakkının gasp edilmesidir. Onurlu, şerefli, haysiyetli Fenerbahçe taraftarları, Lugano'nun Tayyip Erdoğan ve cemaat yüzünden bu takımdan koptuğunu hiç aklından çıkarmasın..

25 Ağustos 2011 Perşembe

Bu oyunda yokuz, olamayız

Recep Tayyip Erdoğan tarafından 3 Temmuz 2011 tarihinde başlatılan ve onun emirleri doğrultusunda devam eden şike soruşturması, dün en rezil gününü yaşadı, zaten aşağıda konuştuk. Görünen o ki Erdoğan, Aziz Yıldırım'ı bitirene kadar bu kepazeliğe devam edecek ve her şeyi göze almış durumda. Zaten, zamanında hapse girmesine sebep olan şiiri, 12 Haziran seçimlerinin akabinde meclis kürsüsünden bağıra bağıra okuması "en el hak" demenin bir başka yoluydu. Yani diyor ki, "g.tü yiyen varsa gelsin şimdi alsın beni".. Bu ülkede medya, yasama, yürütme, yargı, TFF, onun disiplin kurulu ve az önceki kararla görüldüğü üzere Tahkim Kurulu da Erdoğan'ın emirleriyle iş görüyor. Dolayısıyla Fenerbahçe hakkını uluslararası platformlarda aramaya mecbur. CAS yolu açık, orada da Fetonun etkinliği yoktur diye ümit edip oraya müracat ederek neticeyi bekleyeceğiz. Şampiyonlar Ligi'nde ise onursuz, gurursuz, leş kargası, ezik, zavallı bir takım oynayacak.

Domestik mecraya gelirsek, Fenerbahçe bu ligde sadece ve sadece para yüzünden isteniyor, bu artık kesin. Yayıncı kuruluş son 1.5 aydaki iptaller yüzünden 140 milyon dolar zarar ettiğini kulüplere bir sunum ile izah etti. Demirören gibi ülkenin bir numaralı Fenerbahçe düşmanı bile decoder alarak bu zor dönemin atlatılmasına yardımcı olunması için yalvardı. Fener taraftarının yapması gereken ise bunun tam tersi yönde ilerleyip sadece ligtv değil, tüm digiturk kutusunu iade etmektir. Taraftar olup da başlayacak olan o ligi (tiyatroyu) izleyen kişi dünyanın en şerefsiz, en karaktersiz insanıdır.

Kulüpte ise olağanüstü kongre görünüyor. Yönetim değişirse yeni yönetimin, değişmezse mevcut yönetimin yapması gereken tek bir şey var: bu ligde oynamamak. Bunun için ligden çekilmek inanılmaz derecede aptalca bir yol, zira o durumda en alt ligden başlamak gibi meşakkatli bir süreç var (öyle deniyor). Akıllıca olanı ise şu: Bir takım, talimatlara göre bir sezonda iki kez hükmen yenik sayılırsa otomatikman ligden düşüyor. Fenerbahçe seçim sürecine girmezse hemen ilk iki hafta, eğer seçim olursa yeni yönetimin gelişinin ilk iki haftası maçlara çıkmayarak hükmen 3-0 yenilmeli ve küme düşmeli. Bunu yapacağını da el altından söylemeli ki, taraftarlar yayıncı kuruluşa "Fener nasıl olsa lige başlıyor" diyerek taahhüt falan vermesinler.

Eğer Fenerbahçe bu şerefsiz federasyonun ve düzenin liginde hiçbir şey olmamış gibi oynarsa, taraftar o stadı yakar. Gelen takım oradan çıkamaz ve önünde sonunda mutlaka kan dökülür. Bugün ben, üniversite okumuş, lisan bilen aklı başında bir adam, uluorta Trabzon'da Şampiyonlar Ligi için horon tepen o. evlatlarına söverken aynı ortamda ilk kez gördüğüm biri tepki gösterdi. Meğer Trabzonluymuş. Eğer münakaşa devam etse ikimizden biri diğerini muhtemelen öldürecekti ama çevredekiler araya girdi. Milyonlarca Fener taraftarı şu anda bu durumda ve Olympiakos Volou taraftarları nasıl PASOK binasına saldırdıysa, benzer eylemler yakındır. Her şey daha yeni başladı. Gidilecek çok yol var. Planlı, programlı ve ne yaptığını bilir olmak şart. Hepimizin gazası mübarek olsun.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Fenerbahçe bu, hep buydu..

Selahattin Duman'ın "Fenerbahçe'nin Gizli Tarihi" isimli çalışmasından alıntı yapan bir Fenerli kardeşimizin yazısını okumanın tam zamanı.. Fenerbahçe taraftarı olmamın nedeni olan Altınordu olayını bilmeyen varsa sonuna kadar okusun, Fenerbahçe ailesinin nelere muktedir olduğunu tekrar görsün.

---

Futbol tarihimiz, Fenerbahçe'nin her başarılı olduğu dönemde, başkan ve yöneticilerinin kimlik ve kişilikleri ne olursa olsun, aynı kitle tarafından birleşik komplolara maruz kaldığını bize göstermektedir. Fenerbahçemiz bir yandan spor sahalarında rakipleriyle mücadele ederken, diğer yandan da rakiplerinin masabaşı oyunlarıyla da uğraşmak zorunda bırakılmıştır..

Fenerbahçe Spor Kulübü’nün tarihine baktığımızda, kuruluş yıllarından itibaren ne denli kuvvetli bir takım olacağı anlaşılmış, özellikle de İstanbul’un işgal yılları sırasında işgal güçleri takımları ile yaptığı maçlar sonucu da popularitesi en üst seviyeye çıkarak, halkının, kendi içinden doğmuş olan bu saf ve dürüst spor yuvasını büyük bir muhabbetle bağrına basmasına sebep olmuştur. Düşman çizmeleri altındaki İstanbul’da, ulusal duygularla yoğrulmuş, engelleri yenmede kararlı, inançla şahlanmış bir okumuş gençler grubu ki kadronun tüm elemanları başta Askeri Tıbbiye olarak, Eczacı, Dişçi, Veteriner, Güzel Sanatlar Akademisi ve Fen Fakültesini ya bitirmiş ya da bitirecek olan bireylerdir. Aydın futbolcular topluluğu olan Fenerbahçe Spor Kulübü’nün o yıllarda başlayan “ülkelerine kendilerini sevdirip halka bağlanması”, ne mutlu bizleredir ki, halkla kulüp arasında ki bu çözülemez sevgi ve muhabbet bağını yaklaşık 100 yıldır sürdürmektedir.

Dünyanın her yerinde ki benzer durumlarda sıkça yaşandığı gibi, Fenerbahçe yuvasına halkın bu aşırı ilgi muhabbet ve bağlılığı, diğer rakipleri tarafından zaman içinde tabiidir ki kıskanılmıştır. Rakibinden geri kalma sonucu doğan ezilmişlik ile gelen bu kıskançlıkların ilk örneği, Talat Paşa'nın kurduğu Altınordu'nun Fenerbahçemizin şampiyon kadrosunun en başarılı futbolcularını traansfer etmesidir.

ALTINORDU VAKASI

Talat Paşa... Osmanlı İmparatorluğunu kimseye sorup danışmadan Birinci Dünya Savaşı'na sokan İttihatçı üç paşadan biri. Tam bir taktisyen. Talat Paşa'nın arkasında Enver'in, Cemal Paşa'nın olduğu gibi bir askeri güç yok. Selanik'te gezici posta memuru olarak başladığı çalışma hayatı sonunda Posta şefliğine yükselmiş bir sivil. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yöneticilerinden biri olarak, İkinci Meşrutiyet döneminde iktidar ortağı olmuş. Önce İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturmuş. Ardından da sadrazamlık makamına, yani bugünün diliyle "başbakanlığa" yükselmiş...

Talat Paşa'nın en yakın adamlarından biri ise dönemin İaşe Nazırı Kara Kemal. Talat Paşa her sırrını sadece Kara Kemal ile paylaşıyor. Onun aracılığı ile "esnaf birliği gibi, dernek gibi" sivil örgütler kurup, askere karşı bir denge kurmaya çalışıyorlardı. İşte halkın Fenerbahçemize gösterdiği aşırı sevgiyi ilk fark eden bu Kara Kemal'dir ve bu tesbiti yapar yapmaz Talat Paşa'ya "Ahalinin futbola merakını görüyorsun. Sen de futbol ile ilgilen. Bir kulüp kuralım, başına geç." demiştir. Aslında en ideali Talat Paşa'nın Fenerbahçemize başkan olmasıdır. Lakin bu iş kolay değildir. Çünkü Fenerbahçe artık üzerinde kolay oyun oynanamayacak bir camia olmuştur ve kulübümüzün başında bir saraylı, şehzade Osman efendi vardır. Ve Fenerbahçe'nin "fahri başkanı" ilan edilmiştir.

ALTINORDU OLAYI

Talat Paşa, sarayla sürtüşmeyi göze alamadığından başka bir çare bulur. Türklerle, İngilizlerin kurduğu Progress International takımının başına geçer, adını da Altınordu olarak değiştirir. Renkleri kırmızı-lacivert olan takımın isim babası da Ziya Gökalp’tir. Futbola ilgi gösteren biri olarak Talat Paşa, dönemin seçkinleri tarafından takdir edilmekten memnundur. Ancak Talat Paşa’nın bu hevesini Fenerbahçemiz kursağında bırakır. Paşanın tüm gayretlerine rağmen, Altınordu 1913-1914 sezonunu ikinci olarak bitirir. Şampiyon ise 10 maçta hiç yenilmeyen, 36 gol atıp, sadece 6 gol yiyen Fenerbahçemizdir.

Fenerbahçemizin şampiyonluğu aslında çok sakin bir adam olan Talat Paşa’yı kızdırmaktadır. Yakın arkadaşı ve sırdaşı Kara Kemal ile bu soruna bir çare düşünürler ve bulurlar da... Kendi kendilerine şu soruyu sordular; “şampiyon kim? Fenerbahçe, öyleyse en iyi futbolcular da Fenerbahçe’deydi.. Demek ki çözüm, bu futbolcuları Fenerbahçe’den almaktan geçiyordu..

FENERBAHÇELİLERE CEPHE YOLU GÖRÜNDÜ

O dönemde transfer enstrümanları iş, memuriyet, askere gitmeme, öğrenciye para yardımıydı.. Dünya Savaşı döneminde devlet eli, kolu sağlam herkesi askere almaktadır.. İşte tam o günlerde bir haber bomba etkisi yarattı. Altınordu’da oynayan veya transfer olan futbolcular askerlik hizmetinden muaf tutulacaklardı. Fenerbahçemize karşı ilk komplo böyle kurulmuş, Talat Paşa Fenerbahçemizden istediklerini koparıp son derece kuvvetli bir kadro kurmuştu. Spor tarihçiliğinin önemli isimlerinden Ergun Hiçyılmaz bu olayı şöyle değerlendiriyor; “... İstanbul şampiyonluğunu ele geçiren ve kısa zamanda gücünü gösteren Fenerbahçe tam yedi fire vermişti. Altınordu bu ünlü futbolculara sadece kesenin ağzını açmakla kalmamış, kulübe gidenlerin İstanbul’da masa başında askerlik yapmalarına da olanak tanımıştı. Devlet Altınordu’nun, Altınordu da devletin içindeydi. İkisini birbirine siyaset kaynaştırıyordu. Fenerbahçelilere cephe yolu görünmüştü.”

“BU VATAN BİZİMDİR, ALTINORDU SİZİN OLSUN”

Altınordu ile anlaşan ve Fenerbahçe’den ayrılmaya karar veren başta Otomil Nuri olmak üzere toplam 7 futbolcu kulüp binasına gelip, geleneklere uygun olarak Kaptan'dan izin isterler. Uzun boylu, adaleli, sırım gibi bir adam olan Galip Bey, aralarında Bombacı Bekir'in de bulunduğu futbolcu arkadaşlarının yüzüne buz gibi bir ifade ile bakar. Nice zaferleri birlikte paylaşmış, nice gol sevincini kutlarken terleri birbirlerine karışmıştır. Ama şimdi yol ayrımına gelmişlerdir. Havada sinek uçsa kanadının sesinin duyulacağı bir sessizlik hakimdir ortama. Hayatında kimseye boyun eğmemiş ve düşündüğünü söylemekten çekinmemiş biri olan Kulaksız Galip'in sözleri tokat gibi düşer odaya. "Ne siz, ne de sizlerin paşaları bu kulübü yıkamayacak. Sizler ve sizler gibilerin üç kuruşluk menfaate eğilen karakterleri ile bu kulüp yaşayacaksa ölsün daha iyi. Ağabeylerimiz ve bizler, bu kulübü sizin gibi alçaklara payanda olsun diye kurmadık. Haydi şimdi gidin ve askerliklerinizi Altınordu'nun gölgesinde, saray masalarında yapın. Bu vatan bizimdir, Altınordu sizin olsun..."

YENİ BIR TAKIM

Allahtan Fenerbahçe'nin yönetiminde Elkatip Mustafa Bey vardı. Hani Fenerbahçemiz ile Üsküdar Pazaryolu takımlarının birleşmeyi konuştukları günlerden kalan Mustafa Bey. Ayetullah Bey'in "Fenerbahçe ben demektir" diye elini masaya vurup da isim değişikliğini reddettiği toplantıdan geriye kalan o büyük şahsiyet.. Üsküdar adına geldiği bu toplantıdan arkadaşları öfkeyle çıkarken o "Fenerbahçeli" olmaya karar verip, kulüp binasında kalmış. Böylece camiamız Elkatip Mustafa Beyi kazanmıştı. Kadrosu yıkılan ve darmadağın olan Fenerbahçemizi girdiği bunalımdan Elkatip Mustafa Bey ile Saint Joseph'in Türkçe muallimi Emin Bey kurtarır.

Bu ikili Saint Joseph'te ayağı topa değen kim varsa Fenerbahçemize getirmişler. Mahalle aralarını bıkmadan usanmadan tarayıp "buldukları her yeteneği" kapmışlar. Fenerbahçemize bir ikinci takım kurduktan başka üçüncü ve dördüncü takımları da kurmuşlardı. Yaş ortalaması 15 olan bu üçüncü takım Fenerbahçemizi zaferden zafere taşırken, kadromuza da Zeki Rıza Sporel ve Alaattin Baydar gibi unutulmaz yıldızları kazandıracaktır.

KUTSAL İTTİFAK İŞ BAŞINDA

Mevcut Lig statüsü İstanbul Ligi’nin altı takım arasında yapılmasını öngörüyordu. Savaş yüzünden yabancı takımlar sahalardan yok olmuştu. Bu şartlarda, o zamanki kutsal ittifakın yani G.Saray ile Altınordu’nun başı çektiği “İstanbul Futbol Birliği” kuruldu ve Fenerbahçemiz de davet edildi. Altınordu’nun en iyi futbolcularını transfer etmesi yüzünden zor durumda olan ve olası kötü sonuçlardan çekinen yönetimimiz bu davete olumsuz yanıt verdi. Ancak üçüncü takımımızdan alınan takviye oyuncularımızın gidenleri aratmayacağı, hatta onlardan üstün olduğu anlaşılınca durum değişti. Futbol Birliği’ne başvuran yöneticilerimiz lige katılmak istediler. Ancak ittifak gene bizden çekindi, G.Saray ve Altınordu İtiraz etti. Lige katılmamızı engellediler.

Yöneticilerimiz bu redde radikal bir cevap verdiler. Futbol Ligi’ne kabul edilmeyen diğer İstanbul takımlarını örgütleyip, “İstanbul Şampiyonlar Ligini” kurdular. Bu lige Fenerbahçemizden başka, Darüşşafaka, Türk İdman Ocağı, Hilal ve Darülmuallim’in takımları katıldılar. Fenerbahçemiz hiç yenilmeden ve tek puan bile kaybetmeden, 27 gol atıp, 5 gol yiyerek şampiyon oldu. Ayrıca yapılan özel maçların tamamını kazandı. Kadromuzda Zeki Bey golcülüğü, Alaattin Bey de çalımcılığı ile dikkat çekiyordu.

GERÇEK ŞAMPİYON

Diğer ligde ise G.Saray şampiyon olurken, Talat Paşa’nın Altınordu’su ancak dördüncü olabilmişti. Fenerbahçemizden bu takıma gidenler, senki ruhlarını kaybetmiş gibiydi. Sahaya çıktıklarında seyircilerin yüzüne bakamıyorlardı.

İki şampiyon yani Fenerbahçemiz ve G.Saray, o günün basınının da etkisiyle gerçek şampiyonun belirlenmesi için maç yapmaya karar verdiler. “Final maçı 11 Şubat 1916 Cuma günü İttihat Stadyumunda yapılacaktır.” diye gazete ve dergilere ilanlar verildi.

Maç günü büyük merak ve heyecan içindeki seyirciler İttihat sahasını doldurdular. Fenerbahçemiz lige alınmamasının ve kendisine karşı kurulan komploların acısını G.Saray'ı 3-1 yenerek çıkardı ve gerçek şampiyonun kim olduğunu herkese gösterdi.

ALTINORDU’NUN HAZİN SONU

Talat Paşa’nın Altınordu’suna gelince... Kadrosunu ilerleyen yıllarda yeni bir transfer atağıyla kadroyu iyice güçlendirmiş ancak yine de şampiyonluğu savaşın ancak son iki yılında görebilmişti. Devrinin güçlü takımı Altınordu, savaşın bitmesi ve Talat Paşa’nın yurtdışına kaçması ile artık futbol dünyasında dikiş tutturamaz hale gelmiştir... 1924’de kurulan ikinci lige düşer. 1941 yılında ise tarihin garip bir cilvesi ile Fenerbahçemize katılır.

Kaynak: Selahattin Duman (Fenerbahçe'nin Gizli Tarihi)

TFF (Turkish Football is Fucked)

Sürecin başından beri karşılaştığı her durumu eline yüzüne bulaştıran federasyon, dünya futbol tarihinin en skandal kararlarından birine daha imza atarak Fenerbahçe'yi Şampiyonlar Ligi'ne katılmaktan men etti. "Fenerbahçe'yi suçlamak, onlar hakkında bir karar vermek için yeterli delil yok" diyen aynı federasyon değil miydi 10 gün önce? Küme düşürmek için yeterli olmayan söz konusu kanıtlar, kulübü en az 30 milyon avrodan edecek olan ve ülke futbolunun prestijini ayaklar altına alan böyle bir karar için nasıl yeterli oluyor? Bu soruya, 10 yaşındaki çocukları bile tatmin edecek bir cevap verebilmesi mümkün değil Aydınlar'ın.. Açıklamasında başka yüz karası detaylar da var. "Uefa Şampiyonlar Ligi'ni çok önemsiyor" gibi mesela.. Onların o ligi önemsediği kadar kendisi kendi ligini önemsemiyor demek ki.. Bunun açık itirafıdır bu. Uzatmayalım, rezil kepaze bir federasyona emanet şu anda Türk futbolu..

İşin Uefa boyutu ayrı bir skandal.. Şike veya genel olarak manipülasyon nedeniyle kendi liglerinde suçlu bulunup eksi puanla başlayan Porto ve Milan Şampiyonlar Ligi'ne alınırken, daha suçlu olduğuna dair 2 aydır en ufak bir delil ortaya konamayan Fenerbahçe nasıl oluyor da dışarıda bırakılıyor? Fenerbahçe belki de bu rezil hukuk sisteminde binbir katakulli ile suçlu ilan edilecek ama "edilene kadar masumdur" kardeşim. Avrupa insan hakları beyannamesi de bunu söyler, hukuk devletlerinin tamamının anayasası da.. Bizimki de söylüyor.. Ama Uefa her şeyi göze alarak, özel yetkili savcıdan da gerekli tüyoları alarak böyle bir dayatma yaptı. Sonuçlarını göreceğiz.

Bu koşullarda lig başlayamaz, asla başlamamalı. Fenerbahçe kuşkusuz hakkını gerekli bütün mercilerde arayacak. Tüm taraftarlar, belki %1'lik bir istısna dışında takımın ligden çekilmesini istiyor. Fenerbahçe'nin federasyon, diğer kulüpler ve yayıncı kuruluş tarafından bu ligde istenmesinin tek ama tek sebebi para.. Onurumuz, şerefimiz, haysiyetimiz varsa bu oyuna girmememiz lâzım. Fevri bir kararın pek çok şeyi berbat edebileceğini biliyorum ama asla Fenerbahçe'yi Trabzon'a, G.Saray'a vs. karşı seyretmek istemiyorum. Seyretmem de zaten. 28 yıldır bu takımın belki 20 maçını kaçırdım ama bu sezon lige katılırsa hiçbir maçını seyretmem. Eğer taraftarı tamamen göz ardı ederlerse bir daha forma vs. de almam.