1. North by Northwest (1959)Alfred Hitchcock
2. The French Connection (1971)
William Friedkin
3. The 39 Steps (1935)
Alfred Hitchcock
4. Bullitt (1968)
Peter Yates
5. Getaway (1972)
Sam Peckinpah
Beşiktaş son 14 yıldaki ikinci, toplamdaki 13. şampiyonluğuna 2008/2009 sezonu sonunda ulaşmayı başardı. Ne kadar hakem hatası olsa da, ne kadar rezil bir başkanı olsa da, ne kadar ballı bir hocası olsa da, sezon bittiğinde şöyle bir bakıyoruz ve anasının ak sütü gibi helal bir şampiyonluk görüyoruz. Mustafa Denizli bütün herkesten önce bu şampiyonluğun en büyük mimarıdır. Ali kardeşimin her yorumunda yazdığı gibi huzur ve sükûneti, Demirören başkanlığında adeta bir çiftliğe dönmüş olan bu kulübe getirmeyi başardı. Ayrıca şans da olsa pek çok hatasından döndü, çok çalıştı, iki iyi ara transfer yaptı vs. ve bu zaferi hak etti. Ha, kendini fazla beğenmiş, hiçbir şekilde şanslı olduğunu kabul etmeyen bir züppeliğe sahip, halbuki çok ballı, sık sık tükürdüğünü yalıyor vs. ama bunlar önemli değil. Sonuçta kazanan ve son gülen o oldu.
Türk takımlarının yıllardır gündeminde olduğu söylenen ama basının bir türlü ülkemize getirmeyi başaramadığı Arjantinli büyük golcü Hernan Crespo, yeni sezonda Genoa formasını giyecek. 34 yaşındaki oyuncu yeni takımıyla 2 yıllık anlaşma yapmış. Fenerbahçe'nin kıt beyinli yöneticileri 29 yaşındaki Guiza'yı (aldıklarına yakın bir bedelle) satıp gelecek sezon için Crespo-Semih forvetini kursa ve sezon boyunca bu ikiliyi (Alex'siz olarak ve örneğin 4-4-2 sistemi ile) oynatsa en az 40 gol atarlar. Üstelik artık Crespo'nun maaşı da 1-1.5 milyon avro civarında seyrediyor (yani Guiza'nın yarısından bile az) ve bonservis bedeli de yok. Ama Fener'in yöneticilerinde de bunu düşünecek akıl yok. Sezon başında yazdığım gibi 2.5 milyon bonservisle Sevilla'ya giden 29 yaşındaki Duscher dururken 34 yaşındaki Josico'ya 1 milyon avro veren de onlar sonuçta. Bakalım transfer döneminde ne inciler yumurtlayacaklar bu yıl...
Bu başlığı daha önce Real Madrid maçında da atmıştım. Bu geceki maç için öncelikle Sir Ferguson'a bir özür borcum var. 10 kişi defans oynayacağını düşünmüştüm ama o "ne olacaksa olsun, korkunun ecele faydası yok" deyip inanılmaz bir yüreklilikle sürmüş takımını sahaya. Gerçi bakınca Chelsea gibi full defans yapacak bir kadrosu da yok elinde, ayrıca Chelsea'den çok daha kaliteli hücumculara sahip ama neticede nasıl bir kadronuz olursa olsun önemli olan zihniyet ve oyun anlayışıdır. Ferguson da bu gece muazzam derecede şahsiyetli mentalitesi ile benim fazlasıyla saygımı kazandı (her ne kadar onun böyle bir kaygısı olmadığını düşünsem de :)
Sezon başından beri bütün futbolseverlerin beklediği maç nihayet bu gece oynanacak. Dünyanın hâl-i hazırda en iyi iki futbol takımı olan Barça ve United, Roma'da nefes kesen bir resital sunacaklar. En azından benim beklentim bu yönde. Gerçi her iki takım da en ideal 11'i ile oynasa çok iyi olurdu ama böylesi de fena değil. Gerçi United'da sadece Fletcher yok ve bu çok da büyük bir eksik sayılmaz. Neticede Anderson gibi, onun yaptığı işi en az onun kadar yapabilecek bir oyuncu mevcut. Ama Barça'da durum farklı. Barça hücumlarının olmazsa olmaz dinamosu Alves bu akşam yok ve onun yerine tam bir kazma olan Puyol oynayacak. Sol bekte ise daha vahim bir manzara var: Aslında bir orta saha olan Keita, Park'ın karşısında ve defansın solunda görev yapacak.
Bugün ligin düğümü çözülebilir ya da her şey son haftaya kalabilir. Gerçekten de pek tadı tuzu olmayan bir sezonun son haftaları inanılmaz derecede heyecanlı geçiyor. Hani kader maçı denen maçlar vardır ya, onlardan o kadar çok oynanıyor ki bugünlerde, son birkaç haftadır gündemde olan ortak TV yayınlarında hangi kanala bakacağını şaşırıyor insan.
Clint Eastwood 80 yaşına merdiven dayamasına rağmen hâlâ neredeyse yılda en az 1 film çekmeye devam ediyor. Klasik Amerikan sineması diye adlandırabileceğimiz ve 60'lı yılların sonlarına kadar Amerikan sinema sektörünün neredeyse tamamına hâkim olan, 70'lerden itibaren ise yenilikçi akımların ortaya çıkmasıyla giderek kaybolan bir ekolün yaşayan son büyük temsilcisi. Oyuncu olarak başladığı, Leone'nin spagetti western'leri ve Kirli Harry serisi ile doruğuna çıktığı kariyerine 1970'lerden itibaren yönetmenliği de ekleyerekdevam eden Eastwood, Howard Hawks, John Ford gibi ustaların izinden giderek oluşturduğu muazzam bir filmografiye sahip bugün. Son olarak geçtiğimiz yıl yine fazlasıyla nitelikli sayılabilecek iki filmle, "Changeling" ve (daha fazla beğendiğim) "Gran Torino" ile arz-ı endam eyleyen yönetmenin en iyi 5 filmini sıralamak istedim. Her zaman olduğu gibi herkesin kendi listesine saygılarla...
Almanya liginde şampiyon Wolfsburg oldu ve Bayern düşmanlarını (yani aklı selim futbolseverlein hepsini) ziyadesiyle sevindirdi. Josue gibi bir hamal ön libero, Misimovic gibi bir maestro ve Grafite ile Dzeko gibi iki muhteşem forvet ile Avrupa'da artık esamisi okunmayan 4-3-1-2 sistemini uygulayarak zafere ulaşmaları ayrıca takdire şayan. Bundesliga'yı, Premier League'den sonra ve hatta onunla birlikte, seyri en zevkli lig hâline getiren unsurların başında geliyor bu takım. Bayern'in Toni, Ribery, Klose, Lahm ve Scweinsteiger'li kadrosunu geride bırakmaları, üstelik aralarında oynana maçta onları rezil edip beşlemeleri, bunların hepsi bonus. Tarihinde ilk kez bu zafere ulaşan takımı, o takımı oluşturan Magath'ı ve bu personel grubunu bir araya getiren yöneticileri ne kadar tebrik etsek azdır.
Ukrayna takımı Shakhtar'ın başındaki Mircea Lucescu bence Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi teknik direktörü. Etik anlamda bir takım problemleri bulunsa da, devamlı ağlayan bir imajı olsa da bu gerçek değişmiyor. Türk futbol tarihinde yönettiği takımı Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkarmayı tam 3 kere başardı Rumen hoca. Bu başarıyı onun dışında gören tek isim Zico. Bizim yüceler yücesi imparatorumuz ise genelde 4-5 yedi bu kupada ve gruptan çıkmayı rüyasında bile göremez mesela. Beşiktaş gibi benim çocukluğumdan beri Avrupa kupalarında yüz karası olan bir takımı da neredeyse gruptan çıkarıyordu, hatırlayınız. Hatta Uefa'da da gidebildiği en üst tura onunla gitti Beşiktaş. Lucescu işte böyle bir adam. Adeta kazanmaya programlanmış bir makina yaratıyor elindeki takımdan. Bence en büyük sırrı ise çok ama çok çalışmak. İşini gerçekten seven, ama sevmek de yetmez, "bilen" biri o. Sabahlara kadar rakibin maçlarını izleyen, "bu iş insanı ailesinden bile koparıyor canım!" gibi saçma sapan bahaneler üretmeyen, yaptığı işe saygılı gerçek bir profesyonel. Onun sayesinde Ukrayna futbolu Avrupa kupalarında gelip kıçımıza dayandı, hatta geçti bile. Şimdi Fener'in geri zekâlı başkanı 4-5 milyon avro vereceği yeni hocaların peşinde ama son yıllardaki demeçlerinden anladığımız kadarıyla Fener'e adeta hayran olan ve çalışmak için can atan bu adamı görmüyor. Belki de işine gelmiyordur.
Lider Beşiktaş bu kez A.Gücü'nü deplasmanda yenmeyi başardı ve yine iyi oynamadan yaptı bunu. Eğer Ernst ikinci golü o kadar erken atmasaydı neler olurdu merak ediyorum. Ama artık klasik tabirle iyi oyunun beklenmediği, sadece ve sadece "kazanmanın" önemli olduğu haftalardayız. Mustafa Denizli de bu haftaları oynamayı iyi bilir. Gelecek hafta G.Saray'ın Beşiktaş'a yenilmeyeceğini düşünüyorum. Ama Sivas bundan faydalanabilir mi, bunu göreceğiz. Eğer dediğim olur da olay Denizli deplasmanına kalırsa Beşiktaş'ın işi çok zorlaşır.