17 Kasım 2010 Çarşamba

Retro #2: Informer

Kanadalı beyaz rap şarkıcısı Snow (Darrin O'Brien, 1969), 1993 yılında bütün pop ve R&B listelerini sallayan bu müthiş hitiyle çıkış yapmış, ne var ki takip eden yıllarda müzik dünyasından silinip gitmişti. Yine de, onun için bu gibi durumlarda kullanılan en yaygın tabir olan "one hit wonder" yakıştırmasını yapmanın haksızlık olduğunu düşünüyorum. Zira şarkının yer aldığı '93 tarihli "12 Inches of Snow" bugün neredeyse başyapıt olarak kabul ediliyor ve bu da Snow'u, aynı dönemin diğer rap şarkıcılarından ve onların hitlerinden ayırıyor; tek şarkılık değil ama "tek albümlük" bir sanatçı yapıyor.


Şarkıya dönersek, en hardcore reggae dinleyicilerinin bile anlamakta zorlandığı vokali, elbette en belirgin özelliği. Melodisi de insanı hemen yakalıyor. O zamanlar hatırlıyorum, Snow'un hapse girip çıkmışlığından da beslenerek şarkıyı "kendisini gammazlayıp içeri girmesine neden olan arkadaşı için" yazdığı gibi şehir efsaneleri üretilirdi. Videoda giydiği gömlekleri pazarlarda arayan da pek çok genç hatırlıyorum bu arada...



[CHORUS:]
Informer
You know say daddy me snow me-a (gonna) blame
A licky boom-boom down
'Tective man he say, say Daddy Me Snow me stab someone down the lane
A licky boom-boom down

Police-a them-a they come and-a they blow down me door
One him come crawl through through my window
So they put me in the back the car at the station
From that point on I reach my destination
Well the destination reached in down-a East detention
Where they whip down me pants look up me bottom

[CHORUS]

Bigger they are they think they have more power
There on the phone me say that on hour
Me for want to use it once and-a me call me lover
Lover who me callin'-a the one Tammy
And me love her in my heart down to my belly-a
Yes say Daddy Me Snow me I feel cool and deadly
Yes the one MC Shan and the one Daddy Snow
Together we-a love 'em(?) as a tornado

[CHORUS]

Listen to me ya better listen for me now
Listen to me ya better listen for me now
When-a me rock-a the microphone, me rock on steady-a
Yes-a Daddy Me Snow me are the article don
But the in an a-out (?) a dance an they say, "Where ya come from?"
People them say I come from Jamaica
But me born and raised (in the ghetto) I want ya to know-a
Pure black people man thats all I man know
Yeah me shoes are-a tear up an-a my toes used to show-a
Where me-a born in-a the one Toronto

[CHORUS]

Come with a nice young lady
Intelligent, yes she gentle and irie
Everywhere me go me never lef' her at all-ie
Yes-a Daddy Snow me are the roam dance man-a
Roam between-a dancin' in-a in-a nation-a
You never know say Daddy Me Snow me are the boom shakata
Me never lay-a down flat in-a one cardboard box-a
Yes-a Daddy Me Snow me-a go reachin' out da top

[CHORUS]

Why would he? [repeat]

[MC Shan:]

Me sittin round cool with my jiggy jiggy girl
Police knock my door, lick up my pal
Rough me up and I cant do a thing
Pick up my line when my telephone ring
Take me to the station, black up my hands
Trail me down 'cause I'm hangin with the Snowman
What an I gonna do, I'm backed and I'm trapped
Smack me in my face, took all of my gap
They have no clues and they wanna get warmer
But Shan won't turn informer

---

-O günleri mi özlüyorsun?
-Hayır, o günlerde hayalini kurduğum hayatı özlüyorum.
("Akıl Çağı" romanından...)

16 Kasım 2010 Salı

G.Saray taraftarı üzerine

Evet, bu blog bir Fenerbahçeli tarafından hazırlanıyor ama bir Fenerbahçelinin, bu hayatta G.Saray kadar ilgilendiği başka ne olabilir? Birinci sırada Fener gelir bizim için, ikinci sırada G.Saray.. Ama "bu G.Saray" değil tabii ki; Ali Sami Yen'in, Baba Gündüz'ün, Metin Oktay'ın G.Saray'ı.. Şimdi bu isimlerin hepsinin kemiklerini sızlatacak bir çürümüşlük ve kokuşmuşluk var koskoca G.Saray camiasında ve uzun süre de temizleneceğe benzemiyor.

Bu blogda müteattit defalar yazdım, G.Saray'ın genel taraftar kitlesi yıllardan beri başarının kölesi olmuş, sportif başarıyı G.Saraylılığın önüne koymuş, inanılmaz derecede makyavelist bir topluluk. 96-2000 arası Türk futbol tarihinin en kirli, en ahlâksız başarılarını elde ederken bunların hepsi diğer takımları küçümsüyor, dalga geçiyordu ama şu an içinde bulundukları ahval ve şerait, insana "ilâhî adaletin var olduğuna" ilişkin sarsılmaz bir inanç aşılıyor. Zira bugün yaşananlar, o günlerde oturtulan dejenere kültürün bir yansımasıdır; bu kültür bugün o kadar derinlere nüfuz etmiştir ki camia içinde, bir kangren gibi her tarafı sardığı için aklı selim kaybolmuş, bir kısırdöngü içinde debelenen koskoca bir kulüp görüntüsüne bürünülmüştür. Dolayısıyla içinde bulunulan durumdan çıkılması için doğru fikirler de, böyle kokuşmuş bir ortamda üretilememektedir.

3 büyüklerin hepsinin belirli karakteristik özellikleri var. Mesela Fenerliler için snob, kendini en üstün gören ve diğerlerini küçümseyen bir taraftar olduğu söylenir. Bunlar fazlasıyla olumsuz bir psikolojiye işaret etse de, hangi Fenerlinin buna itiraz ettiğini görürsünüz? Veya Beşiktaş için hem Fenerli hem G.Saraylılar "üçüncü" büyük derler. Bu hor görülmenin etkisiyle olduğu kuşku götürmez bir şekilde takımına en bağlı, en cefakâr taraftar da onlardadır ama aklı selim her Beşiktaşlı, taraftar sayısı ve popülarite olarak diğer ikisini geçemeyeceklerini bilir, bunu kabul eder; başka şeylerle övünmeye çalışır. G.Saray taraftarı ise bence içlerinde en kötüsü. Hem kendini en büyük olarak görme derdinde, hem de ne yaparsa yapsın içinden Fener kompleksini atamıyor; bütün varlığını Fenerbahçe ile anlamlandırıyor. Ayrıca 90'lı yılların ikinci yarısından itibaren daha kötü bir özellik kazandı bu taraftar, sportif başarının kölesi oldu. Daha büyük başarılar elde ettikçe, daha küçük olanları sıradan görmeye başladı. Arsızlık diz boyunu aştı, nankörlük tavan yaptı. G.Saray'ın 17 Mayıs 2000 tarihinde UEFA Kupasını almasından 1 ay önce oynanan Denizli maçında stadyumunda 8000 seyirci vardı. "Bizi Türkiye'deki başarılar kesmiyor mirim, biz Avrupa'ya bakıyoruz" demek iyi bir şey de, böyle bir nankörlük, böyle bir kadir bilmezlik, böyle bir şımarıklık olabilir mi? En büyük olduklarını, en fazla olduklarını iddia edenlerin tribününde, derbileri çıkarsan son 10 yılda 7-8 bin seyirci var ortalama olarak. Fenerbahçe, Pendik faciasını yaşadığında, kendi kaptanı tesislerde saldırıya uğradığında, kulüp batağın içine saplandığında bile 20 binin altını görmemiştir. Hiçbir zaman.

Peki G.Saray taraftarı nasıl bu hâle getirildi? Ben bu süreci bizzat yaşadığım için, G.Saraylı blog sahibi veletlerin hepsinden fazla bilgim var kendi kulüpleri hakkında. Şimdi 25 senedir yaşadığım, gözlemlediğim, okuduğum, dinlediğim, seyrettiğim onca şeyden kaynaklanan bir takım analizler yapacağım. Bunların hepsi isabetlidir ve onlar bu yazdıklarımı göremediği sürece camia olarak bu bataktan çıkamayacaktır. Arada şampiyonluklar görse de çıkamayacaktır. Anlık sevinç, başarı ya da çözümlerin iyileştirmeyeceği kadar büyük bir kangren söz konusu çünkü...

Neden mi? Bakın şu söylediğime: 1980'lerin ikinci yarısı geçilirken 86 yılında Fenerbahçe'nin 11 şampiyonluğu vardı bu ligde, G.Saray'ın kaçtı biliyor musunuz? Sadece 6. Bugün durum ne? 17-17! Yani ilk 27 senede Fenerbahçe 11-6 öndeyken, son 24 seneyi bu kez G.Saray 11-6 önde geçmiş. Bunun yanında Cumhurbaşkanlığı Kupalarını, Türkiye kupalarını saymıyorum bile. Avrupa'daki başarılar ona keza. Yani Fenerbahçe'ye göre son çeyrek yüzyılda açık ara bir şekilde daha başarılı bir kulüp söz konusu. Buna rağmen içinde bulundukları huzursuzluk, Fener'e karşı eziklik, içinden çıkılamayan sorunlar yumağı vs. nasıl açıklanabilir? Bunun tek açıklaması vardır, o da "G.Saray'ın camia ve taraftar kültürü".

'84 yılında 14 senelik şampiyonsuzluk yıllarından sonra Derwall'i getirerek müthiş bir hamleye imza atan, bunun semeresini ilerleyen yıllarda 2 şampiyonlukla toplayan G.Saray, onun emekli olmasını müteakip Mustafa Denizli döneminde Avrupa'da yarı final görmesine rağmen seviye olarak ve zihniyet anlamında geriye gitti. Onu sportif başarısızlıklar yüzünden gönderip Sigi Held gibileriyle zaman kaybettikten sonra bir başka müthiş hamle daha yapıldı ve Kalli göreve getirildi. Onunla ve referans olduğu Hollman ile gelen üst üste 2 şampiyonluktan sonra, son 25 yıldaki ilk facia karar gündeme geldi ve Hollman, şampiyon olmasına rağmen gönderildi. Yerine ise Kocaelispor ile başarılı bir sezon geçiren Saftig getirildi. Sigi Held'den bir farkı olmayan bu Alman, sezon içerisinde Samsun-Antep-Antalya skandalını takiben kovuldu. Sonraki sezon Alman ekolü (nedense) terk edilerek Graeme Souness transfer edildi. O da takımı şampiyon yapamayınca Fatih Terim göreve getirildi ve her şey ondan sonra başladı zaten.

Tüm G.Saray camiasında adı uğursuza çıkmış olan ve millî takımdaki başarısına rağmen hiçbir şekilde benimsenmeyen Terim'in, ilk sezonunda 3 defa istifa etmesine karşın Faruk Süren tarafından görevde tutulması önemliydi. Ayrıca o sezon Fenerbahçe'nin Vahap Beyaz ve İbrahim Aksoy gibi hakemler (bu ikisi G.Saray tribününde maç seyrederken bizzat görülmüştür) tarafından adeta doğranmasına Ali Şen ses çıkarmazken, İstanbulspor maçında 99. dakikada orta sahadan ve (önünde Suat olduğu için) pozisyonu görmeden penaltı çalan Vahap Beyaz, şampiyonluğun en önemli emekçilerinden biriydi. Terim'in derin devletle ve Mehmet Ağar ile olan bağlantıları tüm gücüyle devredeydi ve 4 yılın sonunda kayıkçı kavgası başlamadan hemen önce kazanılan Uefa Kupası, Ağar'ın çocuğunun mezarına götürülüp bırakılacaktı.

1998 yazında Aziz Yıldırım paraları saçarken, Baliç'i , Moldovan'ı, Murat Yakın'ı transfer etmişken ve Hasan Şaş'ı da tam almak üzereyken (Hasan Yeni Yüzyıl gazetesine "beni daha çok isteyen Fenerbahçe oldu, artık Fenerliyim" demişti) Fatih Terim ve Mehmet Ağar A.Gücü kulübünü basmış, Hasan'ı transfer etmiş ve çıkışta da olayı görüntüleyen atv kameramanına saldırmışlardı. Olayın üstü hemen kapatıldı, G.Saray çiftliğinde "yönetimde olmayan" Ağar'ın ve alt tarafı hoca olan Terim'in transfer görüşmesi yapmasının tüyler ürperticiliği hemen unutuldu.

97 yılında Sami Yen'deki bir Antalya maçında Kona'nın 47. dakikadaki golüyle yenik duruma düşen takım, 52'de olmayan bir frikik sonucu Bülent ile beraberliği sağlamıştı. Hemen akabinde Tugay, sağ taraftan gelen ortada penaltı noktası üzerinde topu net bir şekilde koluyla alıp golü attı. Hakem Metin Tokat golü vermesine karşın yardımcı hakem 30 metreden pozisyonu süzüp golü iptal ettirdi. 30. dakikadan sarı kartı olan Tugay'ın ikinci sarıdan atılması gerekiyordu ama Tokat'ın g.tü yemedi. Bunun yanında, pozisyon sonrasında tüm takım olarak yardımcı hakemin üzerine çullanan G.Saray takımında Hagi isimli aşağılık insan müsveddesi, Tokat'ın gözünün önünde yardımcı hakemin yakasına yapışmış (resmen ve alenen böyle, formasının yaka kısmını sol eline almış) onu tartaklarken Metin Tokat tüm kamuoyunun kabul ettiği kırmızı kartı çıkar(a)madı. Hemen sonrasında ise Cafer Aydın'ı oyundan atarak galibiyetin yolunu açtı.

Bunun gibi sayısız örnek sayabilirim ama bunlar, G.Saray dışındaki kamuoyunun en fazla gözüne sokulan ve artık gemin azıya alındığı, namussuzluğun tavan yaptığı örnekler olduğu için bunları saydım. Sonuçta G.Saray kulübü bu dönemde Terim ve Ağar'ın oyuncağı hâline getirilmiş, bu sayede gelen başarılarla tüm camia inanılmaz bir pişkinlikle olanlara sesini çıkarmamış ve "gelen kirli başarıların tadını çıkarmıştır". Türkiye'nin (sözüm ona) batıya açılan penceresi, bir Adanalının hegomonyasına girmiş ve onun, kendi işverenleri (yöneticileri) için "daha dün önünü iliklemeden, kapımı vurmadan odamdan giremezlerdi" deyişine ses çıkarmamıştır. Bu hâliyle de batının değerlerinden tamamen uzaklaştığını, Türkiye'nin en şark zihniyetli kulübü hâline geldiğini net bir şekilde göstermiştir. Kendi yöneticisine bunları diyerek İtalya'ya giden adamı, daha sonra tezahüratlarla geri getirmiş; akabinde yine aynı adamı "s.ktir ol git Terim!" diyerek kulüpten kovmuştur.

Neyse, 2000 yılında İtalya'ya giden Terim'in yerine Lucescu'nun getirilmesi, G.Saray'ın son 25 yılında, Derwall ve Kalli'den sonra üçüncü doğru hamledir. Gönderilmesi de 100 yıllık kulüp tarihinin en vahim, en isabetsiz kararıdır. Ve bu gönderiliş, G.Saray camiasının ve taraftarının nasıl zıvanadan çıktığını, nasıl şımardığını, nasıl züppeleştiğini gösteren en kusursuz örnektir. Zira ilk yılında Hakan Şükür'süz bir şekilde Süper Kupa'yı kazanan, Şampiyonlar Ligi'nde iki gruptan birden çıkıp (bence) Türk futbol tarihinin en büyük başarısını elde ederek çeyrek final oynayan, şampiyonluğu (75 milyon dolar harcayan) Fener'e kaptıran Luce, ikinci yılında bebelerle lig şampiyonu olurken Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finali tek golle kaçırmıştır. Barcelona'ya Sami Yen'de yenildikleri o maçı kazansa, takım yine çeyrek finale çıkacaktır. Ve Barça, Luis Enrique'nin ofsayt golüyle maçı kazanıp gruptan çıkan takım olmuştur. Görüntü o dönemde net bir şekilde şudur: Eğer böyle giderse, G.Saray 3-4 sene içinde Şampiyonlar Ligi'nde final oynayacaktır. Bunun için futbolcular, yıldızlar vs. önemli değildir çünkü kim gidip kim gelse, 7-8 futbolcu birden değişse vs. sonuç değişmemekte, bir şekilde takım başarılı olmaktadır. Ama öte yandan takımın oynadığı futbol fazlasıyla defansif bir futboldur ve izleyenlere zevk vermemektedir. Ve tam da bu yüzden o günlerde ne olur biliyor musunuz? Şımarık, g.tü kalkmış, başarıların sarhoşu olmuş, kadir-kıymet bilmez, vefasız G.Saray camiası, tüm o başarılara rağmen "oynanan futbol zevk vermiyor" diye Lucescu'yu gönderip Terim'i yeniden göreve getirir. G.Saray Spor Kulübü tarihinin gelmiş geçmiş en facia kararı da budur. Sadece Lucescu söz konusu olduğu için değil. Giderken yöneticileri için "hepsi benim köpeğimdi" mealinde şeyler söyleyerek giden, İtalya'da tokadı yiyip ülkeye dönen ve televizyon yorumculuğu yapan bir adamı yeniden kapıdan içeri soktuğu için.. Onun 50 milyon dolar harcayıp kulübü batağa sokmasına seyirci kalındığı için.. Ve tabii ki Luce gibi başarılı ve mütevazı bir hocayı gönderdiği için.. İşin tüyler ürpertici yanı, tekrar belirtiyorum, gönderilme sebebinin "takım başarılı ama bizi kesmiyor, biz keyif veren futbol da istiyoruz" gibi bir zihniyet olması.. Hayatınızda bundan daha züppe bir taraftar grubu görebilir misiniz?

Sonrası mâlum. Terim "s.ktir ol git" tezahüratlarıyla kovuldu, Hagi geldi. Hagi "hırsız Hagi" tezahüratlarıyla kovuldu, Gerets geldi. O gitti Skibbe geldi, son olarak da total futbol duayeni Rijkaard.. Sonra o da kovuldu ve tekrar pislik bir insan müsveddesine dönüş.. G.Saray, Fenerbahçe'nin 80 ve 90'lardaki hâlinden bile daha beter durumda şu anda. Bu açık bir şekilde görülebiliyor.

Herhangi bir kurumda böylesi bir kaos varsa, bundan kurtuluş imkânsız değildir. Ama kurtuluşun birinci aşaması, "teşhisin doğru konması" ve gelinen noktada "özeleştirinin" yapılmasıdır. G.Saray camiası ise özeleştiri kavramından o kadar uzakta ki, günü kurtarmaktan başka hiçbir çözüm yoluna başvuramıyorlar. Şımarıklık, züppelik, vefasızlık, adam harcama, "giden ağam gelen paşam" zihniyeti, günlük düşünme vs. en üstünden en alta kadar her yeri kangren gibi sarmış durumda. Büyük resmi hiçbirisi göremiyor, hele de blog âlemindeki reislerinin eteğine tutunmuş sidikli bir takım veletler, kendilerini takip eden azınlığı adeta zehirliyor. Ama sadece onlar ve takipçileri değil, genel olarak G.Saray taraftarının neredeyse tamamı aynı kafada ve çürümüşlük seviyesinde şu anda. Gerçekleri göremedikleri sürece, âkil bir takım adamlar çıkıp idareyi ele almadığı sürece de burunları b.ktan çıkmayacak. Biz dostane bir şekilde eleştirdiğimiz zaman da o şımarıklığın, o züppeliğin yansımalarını gösterip saldırmaya devam edecekler. Ama biz düşüncelerimizi yazmayı sürdüreceğiz. Merhum Ali Sami Yen'in, Fenerbahçe ile aynı otelde kamp yaptıkları bir maç arefesinde, kendi futbolcuları odalarına çekilmişken geç saatte arkadaşlarıyla sohbet eden Can Bartu'yu görüp "Can, yarın önemli bir rakibinizle (G.Saray ile!!!) maçınız var, bu saatte burada ne yapıyorsun? Git odana dinlen!" diye azarladığı dönemleri özlüyor, bir ezelî rakip olarak o G.Saray'ın hasretini çekiyoruz. Bugünün, Yen başta olmak üzere tüm efsanelerin kemiklerini sızlatan başarı kölesi, vefasız, kadir bilmez, Fener kompleksi ile polise saldırıp kendi stadını yakan, sahaya 19 bin bardak su atan, tüm değerlerini bozuk para gibi harcayan taraftarıdan da ölümüne iğreniyoruz.

14 Kasım 2010 Pazar

Müstahaksınız

G.Saraylı blogger veletler, sözüm ona bu ülkenin okullarında eğitim almış, okuyup yazmasını bilen ama ruhları dünya üzerindeki en cahil insanları işaret eden o zavallılar ordusu bu gece ne düşünüyor acaba? Rijkaard'ın 1.5 sene boyunca adeta b.kunu yiyip, onun gittiği gün Hagi'ye marşlarla kucak açan ikiyüzlü reziller, "hepimizde umut var" diyen körler şimdi zerre kadar utanıyor mu? Hiç zannetmiyorum. 2.5 yıldır G.Saray ile ilgili ben ne yazdıysam (G.Saraylı olmadığım halde) oldu, onlar ne dediyse hepsi g.t oldu. Ama bunların önemi yok. Önemli olan, bunların hepsi büyüyecek, bir takım pozisyonlarda işlere girecek, belki ülke yönetiminde söz sahibi kişiler olacak. Yazık..

Futbolu mutbolu boşverin. Haksız olmaları da çok önemli değil. Ama G.Saray'ın şu günkü hâline bakın, sonra onların 2 senedir çizdiği tabloya bakın, insan zekâsının söz konusu olduğu yerde "bu kadar büyük bir fark" olabilir mi? Bu ülkede eğitim almış gencecik çocuklar bile bu kadar geri zekâlı, bu kadar gerçeklikten uzak, bu kadar cahil, bu kadar erdemsiz olduktan sonra Fener'in, G.Saray'ın ne önemi var?

Hepsine bu geceki tablo kutlu olsun, tadını çıkarsınlar. Erdem sahibi, başından beri gerçek tabloyu görebilen çok çok azınlıktaki G.Saraylı arkadaşlara ise sabır diliyorum.

G.Saray 0 - Manisa 2
(Makukula, Simpson [p])

12 Kasım 2010 Cuma

Best Music Videos Ever #7: Sabotage

90'lı yılların en baba gruplarından biri olan Beastie Boys'un bu videosu, aynı zamanda tüm zamanların en stil sahibi ama en boş klipleri arasına da rahatlıkla girer. Herhangi bir şey söyleme gibi bir amacı olmayan; kamera açıları, çekimleri, karakterleri ve kostümleriyle 70'lı yılların "kaçma-kovalamaca" merkezli Amerikan dizi ve filmlerinden (bkz. "San Francisco Sokakları") feyz alan ama başı-sonu belli bir hikâye anlatmak gibi sıkıntılardan tamamen uzak, izleyicisine full aksiyon vaat eden muhteşem bir eğlencelik... Feyz aldığını belirttiğim o yapımlarla kafa bulduğu da söylenir genelde ama ben amacın tam olarak bu olduğunu sanmıyorum. Zira yönetmen Spike Jonze 1999'da çektiği "Being John Malkovich" ile sinemada da kendini kanıtlamadan önce yıllar boyunca bu dâhil pek çok muhteşem videoya imza atmış ve onlarda da sinema tarihine olan sevgisini ve ilgisini açık etmişti (örneğin Björk'un "It's Oh So Quiet" şarkısına çektiği video Jacques Demy'nin "Cherbourg Şemsiyeleri" isimli muhteşem müzikalinden, The Breeders'ın mucizevî "Cannonball" şarkısına çektiği video ise 1956 yapımı, "The Red Balloon" isimli çocuk filminden esinleniyordu). Ne olursa olsun bu video bile tek başına onun dehasını kanıtlamaya yeterli.

Ve tabii ki şarkı ayrı bir güzel, onu da eklemek gerekiyor.. Ancak araba kullanırken dinlememek lâzım, tehlikeli şeyler olabilir..

Beastie Boys - Sabotage (1994)
Yönetmen: Spike Jonze

11 Kasım 2010 Perşembe

Sergen Yalçın #11

Ercan Taner: Fatih Tekke 2 haftadır ilk 18'e alınmıyor; bugün de alınmadı ve takım maça 17 kişi çıktı. Sizce Schuster gözden çıkardı mı Fatih Tekke'yi?

Sergen Yalçın: O kesin zaten çünkü ben Schuster'in Fatih transferinden haberi olmadığını net bir şekilde biliyorum. O son olaydan sonra bütün takımın önünde Fatih'ten özür dilemiş ama dışarıya karşı ne görüntü verdiğin çok önemli değil, o muhtemelen içinden takmıştır ona. Çünkü Schuster İspanyol, bu İspanyollar çok kibirli olur..

Ercan Taner: Artık İspanyol olmuş Alman..

Sergen Yalçın: Yani ne olduğu da tam olarak belli değil de...

Sergen Yalçın #10

"Beşiktaş'ta inanılmaz bir vurdumduymazlık var, birilerinin bu olaya el koyması lâzım. Mesela 2-3 kişi takımı sabote ediyorsa, sabote derken, çok kötü bir performans gösteriyorsa, takımın içindeki bir abi, bir yetkili çıkar der ki 'siz üçünüz akşam benim odama bir gelin bakalım' der. Beşiktaş'ta bunu diyen de yok.."

1974'ün en iyi filmleri


1. Alice in den Städten (10)
Wim Wenders

2. The Conversation (10)
Francis Ford Coppola

3. The Godfather Part II (10)
Francis Ford Coppola

4. Chinatown (10)
Roman Polanski

5. The Enigma of Kaspar Hauser (10)
Werner Herzog

Diğer: Alice Doesn't Live Here Anymore (8), Young Frankenstein (8), Blazing Saddles (8), The Parallax Wiev (8), Lenny (8), Thieves Like Us (8), The Front Page (7), The Sugarland Express (7), Phantom of the Paradise (7), The Longest Yard (7), Dark Star (7), The Texas Chainsaw Massacre (6), Emmanuelle (5)...

Görmediklerim: Zardoz, The Taking of Pelham One Two Three, Thunderbolt and Lightfoot, Foxy Brown, Angst essen Seele auf, Les valseuses, Female Trouble, The Phantom of Liberty, The Yakuza, Mahler, The Legend of the 7 Golden Vampires, Lacombe Lucien, The Gambler, McQ, California Split, Harry and Tonto, Murder on the Orient Express, The Towering Inferno, We All Loved Each Other So Much, Uptown Saturday Night, Céline et Julie vont en bateau - Phantom Ladies Over Paris, Conversation Piece, Lancelot du lac, Fontane - Effi Briest...

9 Kasım 2010 Salı

Özat ve Sapara

Marek Sapara hakkındaki düşüncelerimi daha önce blogda özel bir postla belirtmiştim: Bu ülkenin, Emre'den sonra en iyi orta saha oyuncusu o bence. Emre hariç Fenerbahçe'de ve diğer 3 büyük takımın hiçbirinde böyle kaliteli bir oyuncu yok. Elano, Misimovic, Ernst dâhildir buna. İnanılmaz bir oyun zekâsı, yeteri kadar koşu ve ikili mücadele, lokum gibi kısa-uzun paslar, oyun içi liderlik gibi sayısız vasfa sahip olan bu oyuncu, izlemek için özel çaba sarf edilmesi gereken muhteşem bir yetenek. Kendisine olan hayranlığımı buradan ifade etmeyi sürdüreceğim.

Bu akşam ilk yarıda çok iyi oynayan, topa sahip olan, oyunun merkezini ileride kuran ve iyi mücadele eden bir Fenerbahçe vardı. Böyle bir takıma karşı yenik de durumdaysanız artık kaybedecek neyiniz vardır? Elbette hiçbir şey. Yani her türlü çılgınlığı yapmak o dakikadan itibaren serbest! Ama bizim Anadolu takımlarındaki yaratıcılıktan uzak korkak hocalarımız, genelde o durumda dahi takımını ileri sürmez ve tutucu oyuna devam eder. Ümit Özat ise maça inanılmaz müdahalelerde bulunarak, en azından gece "elinden geleni yapmanın verdiği iç huzurla" uyumayı garantiledi ama şansının da yardımıyla yaptığı o hamleler takımına 4 gollü müthiş bir galibiyet getirdi. Şans diyorum, asla A.Gücü takımının başarısını küçültmek için değil. Ama ilk golün bir duran toptan hemen ikinci yarının başında gelmesi, ön direkte vurulan kafanın Semih'e çarpıp Rajnoch'un önüne düşmesi, Gönül'ün kendi kalesine attığı akıl almaz gol vs. Bunlar hep şansın yardımıyla oldu ama "şans çok çalışana yardım eder" denir bu topraklarda; söz konusu enstantaneleri de öyle yorumlamak lâzım.

İlk yarıda Stoch'un etkili oyununa karşılık olarak güçlü, çabuk ve sert Weeks'i sağ beke çekip müthiş bir karşılık verdi Özat; ikinci devredeki ilk doğru hamlesi buydu. Kaan gibi yaratıcılığı sıfır bir adamı sağ kanada koyarak yaptığı hatayı, onu içeri çekip Çakır'ı sağa koyarak bertaraf etti sonra. Gökhan'ı kovalamaktan top oynayamayan ve rakibe hiç tehdit oluşturmayan, karşı sahaya bile zor geçen Metin'in yerine Turgut'u monte etmesi ise üçüncü doğrusuydu. Böylece Sestak'ın arkasında Mehmet, Sapara ve Turgut'tan müteşekkil delici bir üçlü yerleştirdi. Uğur'a sadece Kâzım'ı savunma, Weeks'e de Stoch'u sindirme görevi verdi. Bu hamlelerin hepsi olumlu netice verince, Fener takımı da çabuk demoralize olup oyundan erken düşünce beklediklerinden çok daha kolay bir galibiyet elde etmeyi başardılar. Özat'ı ve Sapara başta olmak üzere tüm takımı tebrik etmek gerekir. Ümit, kendisinden iğrendirdiği Fener taraftarının, sportif alanda da canını yakarak gözümüzdeki antipatisine bir katkı yapmamalı bu maçtan sonra. Yiğidi öldürsek de, hakkını vermek lâzım. Terim'den ve Uygun'dan sonra ülkenin en itici ve en iğrenç mizaçlı teknik direktörü olması başka bir şey, işini doğru yapması başka..

Fener'de ise bizi şaşırtan ilk devre oyunu, ikinci 45 dakikada bir balon gibi söndü. Bence maçı kaybettikleri an, Kocaman'ın yaptığı değişiklikler esnasında oldu. Üründül "doğru değişiklik" diyerek saçmalasa da, üçlü orta sahanın bozularak ikinci forvet Gökhan Ünal'ın oyuna girmesi tam bir faciaydı. Kocaman bir daha asla bu adama forma vermemeli, bu ayrı bir şey. Ama futbolcudan biraz anlıyorsa Gökhan'ı devre arası bir Anadolu takımına verip karşılığnda 1-2 genç oyuncu alır (Kayseri'den Furkan? belki). Bu oyuncuda ne gördüğünü, neden bu kadar ısrarcı olduğunu bir türlü anlayamıyorum. Adamın ayakta duracak hâli bile yok. Paçalarından ruhsuzluk akıyor, bizlere Güiza'yı bile aratıyor.

Gökay, Fenerbahçe'ye çok faydalı olabilecek müthiş bir cevher ama Kocaman söz konusu değişikliklerle orta sahayı Cristian ile Gökay'a bıraktığı anda maçı kaybetti bence. O dakikadan itibaren Kaan, Adem ve Sapara, Fener orta sahasına büyük bir üstünlük kurdu. İleride iki ağır forvet ve kanatlarda Stoch ile Dia vardı ama topu onlara atacak kimse kalmamıştı. Hatta topu rakipten almak, ona sahip olmak bile çok zorlaştı.

Onun dışında söylenecek ekstra bir durum yok. Sakatlıklar yüzünden Caner, Gökay ve Cristian'ın orta sahada oynadığı bir maçın kaybedilmesi normaldir. Önemli olan bu maçtan, yapılan hatalardan ders almak. Umarız Kocaman bunu yapar.

Hagi bu, ve daha kötüsü de olabilir






Hagi işte bu. Bu kadar ahlâk ve edep yoksunu bir adam. Romanya'nın en avam kesiminden gelen bir insan müsveddesi. Onunla ilgili yazdıklarıma tepki koyanlar ya bu sahneleri hatırlamıyor, ya unuttular ya da bunlar olurken bebeydiler.

Ha, şu da var: Buna karşılık olarak Emre'yi göstermesin kimse çünkü 1. Emre hiçbir zaman şu kadar çirkin, rezil ve ahlâksız olmadı. 2. Olsa bile Hagi ile Terim'in öğrencisi olduğu için suç G.Saray'ın "edepsiz oyuncu yetiştirme fakültesi"ndedir. 3. Eğer Hagi'ye karşılık Emre örnek gösterilecekse sahtekâr Arif Erdem, "soktuk mu len!" Hakan Ünsal, çirkinlik abidesi Bülent Korkmaz ve benzerlerine kadar gider iş. Onları bırakın, şu Rumene bakın. Bu adam bu ülkede trilyonlarca lira para yedi, yemeye devam ediyor. Şuur yoksunu bebeler de ona tapınıyor. İşte acı olan taraf burası..

7 Kasım 2010 Pazar

Hagi bu, daha fazlası olmaz

G.Saray'ın büyüklüğünü (ne kadar büyükse) en iyi bilmesi gereken adam Hagi ama kişinin normal bir andaki düşüncesi ile teknik direktör olarak düşüncesi çok farklı. Hagi, bir kere özgüveni sıfırlanmış bir hoca. Futbolcular her ne kadar yalakalık yarışına girip "çok hırslı, kaybetmeye tahammülü yok" vb. yorumlar yapsa da, Hagi'nin hayatı boyunca çalıştığı her takımdan kovularak ayrılması nedeniyle inanılmaz bir güven bunalımı yaşadığı net bir şekilde görülüyor. Artı, şuurunu da yitirmiş. Benim tuttuğum takımın hocası, kariyeri bu kadar rezil bir adam olsa zaten zerre kadar umudum olmazdı ama bu tip mağlubiyet ya da beraberliklerden çok, şöyle bir maçtan sonra "aslında iyi oynadık, bir puanı hak ettik" demesiyle beni hayal kırıklığına uğratırdı. Trabzon gibi zor bir deplasmanda savunma tandanslı bir takım kurmasına belki itiraz edilmez ama maç boyunca tek bir tane tehlikeli atak geliştiremez mi insan? Rakip, 4-2-4 ile kendi sahasında olmanın ve her şeyden önce mevcut "büyüklüğünün" hakkını vererek, yüreklice oynarken tek bir kontratak yapamaz mı? Yapamadın kifayetsizsin diyelim, maçtan sonra "iyi oynadık" der mi? Hakikaten yazık..

Trabzon atak yapıyor, rakip yarı alanın ortalarında top çeviriyor; bir bakıyorsunuz G.Saray'ın sol ve sağ bekleri içe doğru kat etmiş, kanat savunmacısı rolünde Elano ve Misimovic var! Maç boyunca kaç kere gördüm bu manzarayı, sayısını hatırlamıyorum. Büyük takım böyle olmaz. Büyük takım zaman zaman defans ağırlıklı oynayabilir, zor deplasmanlarda önce savunmayı düşünebilir vs. ve bunlar büyüklüğünden götürmez. Stratejidir hepsi. Amma ve lâkin top ayağına geçtiğinde 3 pas bile yapamıyor, 90 dakika boyunca tek pozisyona bile giremiyorsa hakikaten acınacak halde demektir. Hele maçtan sonra "iyi oynadık" diyorsa, vah vah..

Trabzon içinse ayrıca konuşacağız. Geçen sene Güneş geldikten sonra yazdığım yazılar arşivde mevcut. Çok ciddi övgüleri hak ediyorlar.. Dediğim gibi, başka bir yazıda..