2 Ekim 2010 Cumartesi

Fenerbahçe - G.Birliği

Önce G.Birliği'nden başlamak lâzım bence. Geçen seneki o Pektemekli, Kaheli, Harbuzili, Burhan Eşerli taş gibi takıma ne oldu? İstanbul'a deplasmana geldiğinde ev sahibi büyükleri bile diriliği, mücadeleciliği ve temposuyla ürküten o takım gitmiş, yerine tekme atmaktan ve 10 kişiyle savunma yapmaktan başka bir şey düşünmeyen kazmalar ordusu bir topluluk gelmiş. Kahe'nin, Burhan'ın, İlhan'ın ve Pektemek'in yerine oynatılan oyuncuların hiçbiri bu isimlerden daha iyi değil. Bu ve sürekli tekme atan zavallı görüntüleri yetmiyormuş gibi bir de Alex'in müdahalesinin olmadığı ve hakemin faul verdiği pozisyonda Aydınus'a "ayağımı kırıyo!!!" diye bağıran Murat Kalkan gibi şahsiyet yoksunu futbolcuları görmek, geçen yıl Doll ile birlikte herkesin sempatisini kazanan bu takıma hiç yakışmıyor.

Fenerbahçe'de ise Aykut Kocaman kendi kafasında ideal bir onbiri nihayet bulmuş görünüyor. Burada Dia'nın sol açıkta olduğu, sağ açığın bulunmadığı ve sağ kanat ataklarının Gökhan üzerinden yapıldığı enteresan bir saha dizilişi görüyoruz. Kasımpaşa gibi tamamen futbol oynamaya çalışan ve oyunu çirkinleştirmeyen bir takımdan sonra, oyunu çirkinleştirmek için her şeyi yapıp onbir kişiyle savunmada duran sert bir takıma karşı da galip gelip üstün oynamak önemli bir hadise. Önce bunu belirtmek istiyorum.

Tek tek baktığımızda takımın an itibarıyla en önemli oyuncusunun (Emre ile birlikte) Niang olduğunu açık şekilde görebiliyoruz. Sahada neredeyse yapmadığı hiçbir şey olmayan bu yok edici adam, yıllardır sol açık oynadığı gerçeğini tekzip edercesine inanılmaz bir nokta santrfor performansı gösteriyor. Bu roldeki bir oyuncudan beklenen "her şeyi" yapamıyor belki ama yaptıkları, bu kalitesiz lig için fazlasıyla yeterli. Avrupa kupalarında Alex-Niang ile oynasan ne olur, orası ise tartışmalı.

Bu akşam Orhan Şam'ın yakın ve sert markajında bunalan ama sağ kanada geçtikten sonra bulduğu geniş alanlarda etkinliğini yeniden ortaya koyan Dia ise yavaş yavaş ısınıyor takıma. Yalnız ilk yarıda gerçekleşen bu kanat değişimi esnasında sola geçen Topuz'un, 40. dakika civarında elini kolunu sallayarak bindirme yapan Orhan'ı kovalamaması Kocaman'ın dikkat etmesi gereken bir mesele. Topuz zaten sağ kanat oyuncusu bile değilken onu bir de sol çizgide görevlendirmek tam bir saçmalık. Orada hücum anlamında bir üretkenlik ortaya koyması mümkün değil ama yerini yadırgadığı için savunma özelliklerini de gösteremiyor.

Fenerbahçe takımının iştahı, iki farkı yakalayana kadar gayet iyiydi, bu önemli. Ondan sonra oyunu rölantiye alması ise gayet normal ve kaçınılmaz bir olay ve zaten bilinçli olarak yaptıkları bir şey bu. Hatta geçtiğimiz yıllarda oyunu devamlı kontrol etmeye çalışan ve her maç topa rakibinden daha fazla sahip olan Fenerbahçe'nin, skor avantajını elde ettikten sonra topu bile rakibe bırakıp sinsi şekilde kontra atak aradığına çok kez şahit olacağız. Bu konuda Dia gibi inanılmaz bir silah ve Alex gibi bir pas ustasına sahip olduğunu düşünürsek, çok da mantıksız değil. Mamafih düşünce ayrı, uygulama ayrı bir olay.

İkinci yarıda ise Selçuk'un sakatlanıp oyundan çıkmasıyla birlikte iki yıldır hayal ettiğimiz bir şeyi görme fırsatına kavuştuk: Savunmanın önündeki ikili olarak Topuz-Emre ikilisi.. Topuz'un oyun bilgisi zayıf, oyun zekâsı düşük vs. ama fizik gücü, ikili mücadelelerdeki üstünlüğü gibi hasletlerini de kimse inkâr edemez. Performansına gelince, vasatı aştığını söyleyemeyiz; önemli ikili mücadeleler, kilit paslar vs. görmedik. Ama bence orada denenmeye mutlaka devam edilmeli. Sağda Dia, solda Andre Santos (!), ortada ise Topuz-Emre ikilisinden müteşekkil bir dörtlü gördük ikinci yarının başında bu vesileyle. Aslında Kâzım'ı da alabilirdi oyuna ama sanırım bir sol kanat oyuncusu sokarak Dia'yı sağa atmak istedi Kocaman.

Emre'ye ise artık her Fenerbahçe maçında ayrı bir paragraf açmak elzem oldu. Her türlü hareketiyle ülkenin en antipatik futbolcularından biri olan ve hiç sevmediğimiz bu isim, sahadaki duruşu, liderliği, takımı ateşlemesi, azmi, enerjisi, mücadelesi, oyun zekâsı vs. ile hakikî futbolseverleri resmen "büyüleyecek" bir performans sergiliyor. Saygı duymamak gerçekten de mümkün değil. Fenerbahçe açısından sezon boyunca yaşanacak en büyük felaket, Emre'nin uzun süreli olarak sakatlanması olabilir. Gökhan'ın bile, onu kısmen aratmayacak bir yedeği var artık ama Emre sadece Fener'de değil, Türkiye'de alternatifsiz bir oyuncu. Ülkenin şu anda açık ara en iyi oyuncusu. İkamesi olan tek bir isim bile yok.

Bu arada üçüncü golde Niang'ın uzun pası; Gökhan'ın deparı, kontrolü ve asist pası tek kelimeyle muhteşemdi. Gökay gibi son derece yetenekli bir genci bir lig maçında (kısa süre de olsa) seyretmenin keyfini ise tarif etmenin imkânı yok.

Neticede Fenerbahçe skor avantajını erken sağladığı zor olmayan bir maç oynadı. Bence takımın görüntüsü hâlâ güven vermiyor ve istikrarsız bir hüviyette ama bu haftanın da 3 puanla atlatılması, sadece bu hafta özelinde güzel bir olay.

26 Eylül 2010 Pazar

1975'in en iyi filmleri


1. Im Lauf Der Zeit (10)
Wim Wenders

2. Barry Lyndon (10)
Stanley Kubrick

3. Professione: Reporter / The Passenger (10)
Michelangelo Antonioni

4. Jaws (10)
Steven Spielberg

5. Monty Python and the Holy Grail (10)
Terry Gilliam

Diğer: Zerkalo (9), One Flew Over the Cuckoo's Nest (9), Dog Day Afternoon (9), Dersu Uzala (9), Three Days of the Condor (8), The Rocky Horror Picture Show (8), Salò, or the 120 Days of Sodom (8),The French Connection II (7), Hababam Sınıfı (7), The Return of the Pink Panther (6), Rollerball (6)

Görmediklerim: The Travelling Players, Nashville, Deep Red, Tommy, Picnic at Hanging Rock, Love and Death, The Eiger Sanction, Mandingo, The Day of the Locust, They Came from Within, Hard Times, Night Moves, The Killer Elite, The Story of Adele H, Pleasure Party, The Fortune, Maîtresse, The Great Waldo Pepper, The Sunshine Boys, Lisztomania, The Hindenburg, Jeanne Dielman - The Lost Honor of Katharina Bloom, Fox and His Friends, Ziemia Obiecana, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles, Shampoo, Dirty Hands

25 Eylül 2010 Cumartesi

Schuster çok iyi hoca

Beşiktaş bu akşam Antalya karşısında puan kaybedebilirdi (ki 90'da attığı golle 2-1 kazandı), nitekim kaybedeceği maçlar da olacaktır. Her maç iyi de oynamayacaktır ama ligin daha başlarında olmamıza rağmen tüm takımlar içindeki en iyi teknik direktöre sahip olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz. Sürekli kafa yoran, araştıran, deneyen, kimi zaman yanılan, yanıldığında olgunlukla kabullenip değişebilen, antipatik hiçbir yanı olmayan müthiş bir hoca gerçekten de Schuster.

Sezon başındaki Plzen maçında, Çek futbolunu hiç bilmiyormuş gibi orta sahada tek başına Ernst ile başlayıp ilk yarı üçlük olmaktan kurtulduğunda kafamda şüpheler uyanmıştı ama hemen o müsabakanın devre arasında Necip'i oyuna alarak ne kadar iyi bir analizci olduğunu göstermişti. Bununla da kalmadı, koca sezon iki oyuncuyla o mevkii götüremeyeceğini kısa sürede idrak edip Aurelio'yu transfer ettirdi. Bunlar müthiş hamleler bence. Bunların yanında kadroyu en efektif şekilde kullanabilmek adına ortaya koyduğu arayışlar ve bu konudaki esnek tutumu da onu farklı bir yere koyuyor. Öte yanda Aykut Kocaman'a bakıyoruz mesela, Topuz-Selçuk-Emre üçlüsü oyunda olduğu zaman Selçuk'un önünde diğer ikisini iç orta saha olarak oynatacağına (öylesine tutucu bir yapısı var ki) 4-2-3-1'den vazgeçmemek adına Selçuk ve Topuz'u çift ön libero oynatıp Alex'in pozisyonuna Emre'yi çekiyor. Ve bu hamle hem Topuz'u, hem de Emre'yi yok ediyor. Rijkaard'ı hiç saymıyorum zaten, bence rezil bir teknik direktör. Schuster ise seyrettiği maçı analiz etme, bu analiz sonucu doğru hamleleri doğru zamanda yapma, yaptığı hatalardan ders çıkarma, elindeki malzemeye göre kadro teşkil etme vs. gibi konularda diğer ikisine adeta ders veriyor.

Sezon başında Beşiktaş ile ilgili (herkes gibi) birtakım öngörülerim vardı. Mesela tek forvetli, Guti ve Quaresma'nın olduğu bir sistemde Nihat'ın hızlı bir şekilde yok olacağını düşünmüştüm. Bu aynen gerçekleşiyor. Guti, Quaresma, Bobo, Holosko (Nihat?) gibi oyuncular yüzünden savunma sıkıntıları yaşayacağını düşünmüştüm. Bunların cezasını henüz çekmedi ama çekeceği maçlar gelecektir. Amma velâkin Aurelio'yu alarak bunları minimum seviyeye indirmeyi de başardılar. Ernst'in mükemmel formu ve Necip'in hızlı yükselişi de bu konuda güven telkin ediyor. Schuster'in verimli ve etkin performansını da görünce, onları izlemenin büyük bir zevk hâline geldiğini düşünüyorum. İlk iki sıra için şansları da diğer dört takımın hepsinden fazla.

19 Eylül 2010 Pazar

Webb'in eseri

Manchester United ile Liverpool'un on yılları deviren ezelî rekabetinde tam 64 yıldır ilk kez bir United oyuncusu hat-trick yaptı ve Berbatov'un sayılarıyla ev sahibi maçı 3-2 kazandı. Gerrard'ın biri penaltı, diğeri frikikten attığı iki gol ise Kırmızılara yetmedi. Öte yandan Torres'in bariz gol pozisyonunda düşürüldüğü pozisyonda O'Shea'e kırmızı kart çıkarmayan hakem Howard Webb maçın kaderini tek başına tayin etmeyi başardı. Daha önce Hollanda'da oynanıp 0-0 biten PSV-Fener maçında 60. dakikada Deivid'e saçma sapan bir kırmızı çıkarırken gayet cevval olan (birkaç gün sonra da Deivid ve Fenerbahçe'den özür dileyen) bu yüz karası hakem, Konfederasyon Kupası'ndaki bir maçta verdiği penaltı kararını değiştirmesiyle tüm dünyada şöhret olmuştu. Bugün ise maçın 2-2'ye geldiği pozisyonda ev sahibini 10 kişi bırakmaya kıyamadı. Ayrıca Berbatov'un (O'Shea'in ortasıyla gelen) üçüncü golünden 30 saniye önce kendini (tiyatroculara taş çıkartırcasına) yere bırakan Nani'ye oyunu durdurup sarı kart göstermeyerek United'ın atağını kesmedi ve o top dönüp dolaşıp gol oldu. Haa, "Liverpool da o golü yemeseydi" denebilir, haklıdır da.. Ama 70 bin seyircisinin önünde gemi azıya almış bir takımın sağlı sollu akınlarını sarı kart göstermeyerek durdurmazsanız, böyle bir şey söylemeye de hakkınız olmaz.

20 senedir Liverpool'u tutuyorum, bu şekilde yaşadığım kaçıncı United maçı.. İğreniyorum bu şerefsizlerden..

Man Utd 3 - Liverpool 2
(Berbatov 42', 59', 84' - Gerrard 64' [p], 70')

18 Eylül 2010 Cumartesi

Pinooooooo!!!

G.Saray, 1.5 yıldır aynı teknik direktör tarafından çalıştırılıyor. O teknik direktör ki, çakma bir Hollandalı. Takımına bunca zamandır Hollanda futboluna ilişkin tek bir şey bile verebilmiş değil. Yardımcısı ile birlikte mütemadiyen rakip hocalara, antrenörlere ya da (daha vahimi) futbolculara saldırıyor; Karpaty gibi üçüncü sınıf bir takımdan son dakika golü yiyince "futbolcularıma profesyonelliği öğretemedim, taçları bile alelacele kullanıyorlar" diye zavallı demeçler veriyor; Ali Sami Yen'de önde oldukları G.Antep maçında yardımcısı vasıtasıyla top toplayıcı çocuklara haber gönderip topları geç oyuna sokmaları talimatını veriyor vs. G.Saray taraftarları arasında aklı başında olmayan genişçe bir kesim ise, gözleri kör bir şekilde bunun peşine takılmış, hayal görmeye devam ediyor.

Bu geceki Buca maçında son 5 dakikayı köşe gönderinde zaman geçirerek tamamlayan, ne Fener'de ne Beşiktaş'ta son 20 senedir görmediğimiz böylesi bir zavallılığa imza atan da yine Rijkaard'ın takımıydı. Ama asıl kepazelik ne derseniz, şimdi ona geliyorum.

Maçta 90+3. dakika, bir kontratak sırasında sağ çaprazdan ceza sahasına giren Pino, solda Sarp boş olmasına rağmen kaleye vuruyor ve kaleciden seken top kornere gidiyor. Tam o sırada yayıncı kuruluşun kale arkasında açık durumdaki mikrofonundan Sarp'ın hezeyanını duyuyoruz: "Ulan Pinooooo! A... koyıyım senin ben!"

Biz de merak ediyoruz: Bu kulüp, nasıl oluyor da 25 senedir bu ahlâk seviyesindeki futbolcuları ne yapıp edip bulabiliyor?

12 Eylül 2010 Pazar

Karanlık geleceğe bir adım daha..

Bugün sergilenen referandum isimli orta oyunundan sonra artık "dükkânı kapatıp gidebiliriz" gerçekten..

Neden böyle diyorum? Zaten tek parti iktidarı AKP -ve onun arka bahçesi olarak Cemaat- doğal olarak "Yürütme"nin başında.. E, Parlemento'da çoğunluk onlarda olduğuna göre "Yasama" da gitti.. Geriye ne kalıyor, vatandaş olarak elimizde bir tek ne vardı? "Yargı".. İşte bu referandum vesilesiyle o da elden gitmiştir. Şu önümüzdeki 3-5 yıl boyunca AKP ve Cemaat tarafından gem iyice azıya alınacak ve Cumhuriyet tarihinin -muhtemeldir ki- en karanlık dönemini yaşayacağız. Allah hepimizin sonunu hayretsin :s

10 Eylül 2010 Cuma

Barça bu yıl da rakipsiz

Jose Mourinho ile ilgili olarak bu blogda sayısız yazı yazdım ve kendisinden ne kadar nefret ettiğimi her fırsatta belirttim. Ama bir insanı sevmekle saygı duymak çok farklı şeyler. Mesela Emre Belözoğlu da tiksindiğim ama hat safhada saygı duyduğum bir oyuncu. Neyse bu mevzuyu geçiyorum.

Mourinho'yu da, Inter'de kalıp bilmem nesi bilmem neresine denk bir vaziyette kupalar kazanmak dururken, yeni bir meydan okumaya yelken açıp Barça'ya rakip olması nedeniyle bir kez daha takdir ediyorum. Tabii durumu o kadar da gariban değil, dünyada imkânları en geniş olan kulübün başında yapacak bu mücadeleyi ama ben yine de baltayı bu kez taşa vurduğunu ve önümüzdeki 2-3 yıl boyunca (şayet görevde kalırsa) Barça'yı alt etmeye muvaffak olamayacağını düşünüyorum. Bu görüşüm, kendi takımında kendi yapacaklarından ziyade, Barça'nın giderek mükemmelleşen yapısının bence "yenilmez" oluşundan ileri geliyor.

Barça'nın nasıl bir takım oyununa sahip olduğunu, top hem ayağındayken hem de rakipteyken dünyanın en etkili takımı olduğunu artık biliyoruz. Bu yapı ne zaman bozulur? Inter'in ve Chelsea'nin iki sene üst üste yaptığı gibi dünyanın en iyi savunmacıları ile onursuz bir şekilde 10 kişi defans yapıp "Barcelona'yı bile" durdurmak mümkün. Günümüz futbolunda oyuncular o kadar çok koşuyor, dünya çapındakiler o kadar iyi yardımlaşıyor ve kademe yapmayı o kadar iyi biliyorlar ki, bireysel hata da yapmadıkları için 10 kişi gömülmüş bir takımı aşmak çok çok zor. Ama her takım Barça'ya karşı böyle oynuyor, yine de sadece Inter ve Chelsea onları kilitleyebildi. Hatta Chelsea son dakikada yediği bir şans golüyle elenmekten de kurtulamadı. Geri kalan takımlar ise yılda 50 maçın hepsinde Katalanlara karşı böyle oynamalarına karşın kademe ve yardımlaşmadaki bir anlık dikkatsizlik, yapılan kaçınılmaz bir bireysel hata, Barça'nın şans ile bulduğu ölü top golleri, inanılmaz bireysel performanslar vs. nedeniyle kaybetmekten kurtulamıyor.

Barça'yı durduracak diğer önemli etken ise sakatlıklar sonucu kilit derecede önemli 3-4 oyuncusunun oynamaması. Daha doğrusu bu yıla kadar böyleydi. Ama Barça bu yıl yaptığı transferlerle kadrosunu "kusursuzluğa" bir adım daha yaklaştırdı. Şimdi Krkic yerine biraz daha kaliteli bir yedek forveti olsa, bence kusursuz da olacak.

Neden bahsediyorum? Mesela Dani Alves. Dünyanın en hücumcu sağ beki olan bu oyuncu olmadığı zaman yerine onun muadili olabilecek, onun kadar olmasa bile "hücumcu" nitelikli bir oyuncunun oynaması gerekirken genelde "kazma" Puyol görev yapıyor senelerdir. Hoş, Alves de hemen hemen hiç sakatlanmayan bir oyuncu ama mesela iki yıl evvel United ile oynanan final maçında Puyol görev yapmıştı. Barça o maçı kazansa da Alves'in kanadında yokluğu fazlasıyla hissedilmişti. Şimdi bu sene Adriano gibi muhteşem bir oyuncu transfer edilerek hem sağ, hem de sol bekteki yokluk durumları için gerekli tedbir alınmış oldu.

Toure'nin gidişi ile orta sahada doğan boşluk ise Mascherano gibi dünyanın en iyi "defansif" defansif orta saha oyuncusu ile fazlasıyla giderildi. Şimdi Iniesta ve Xavi'nin arkasını toparlayabilecek, orada tek başına savaşıp alan kapatacak ve öndeki beşlinin "süpürücülüğünü" yapacak muazzam bir isim var takımda. Ayrıca aldığı topları da isabetli kullanan, kilit paslar atmasa bile beklenmeyen anlarda inisiyatif alabilen bir isim Mascherano. Orada bu üçlünün yedeği olarak şimdi Sergio ve Keita var. Hatta Adriano burada da oynayabiliyor.

İleri üçlüde ise Messi, Villa ve Pedro'nun yedeği olarak sadece Krkic ve Jeffren var. Gerçi mesela Pedro'ya bir şey olsa ilk tercih bu ikisi değil, Keita oluyor her zaman. Iniesta sol forvete geçiyor, Keita onun yerini dolduruyor vs. Yine de forvetin her yerinde oynayabilen bir pırpıra ciddi şekilde ihtiyacı var takımın bence. Adriano'yu ise forvetin solunda falan görürsek birkaç maç, ona da şaşırmayalım.

Barça'da öyle bir yapı oluştu ki, Xavi ve Messi en önemli isimlermiş gibi görünmesine karşın, bunların yerine kimi oynatsanız, takımın o yapısında tolere edilebiliyor. Adriano gibi savunmanın, orta sahanın ve forvetin her iki kanadında oynayabilen bir oyuncunun ve Mascherano'nun transferleri, görünenden daha önemli ve daha büyük fayda sağlayacak. Bence dünyanın en iyi forveti olan Villa zaten kusursuz bir oyuncu. Barça'nın, kadrosundaki 1-2 oyunculuk darlığa rağmen, kusursuza en yakın takım olduğu için 38 maçlık bir maratonda hiçbir şekilde geçilemeyeceğini düşünüyorum.

Valdes

Alves - Pique - Puyol - Abidal

Mascherano

Xavi - Iniesta

Messi - Villa - Pedro

---

Pinto

Adriano - Boşluk - Milito - Maxwell

Sergio

Boşluk - Keita

Boşluk - Krkic - Jeffren

8 Eylül 2010 Çarşamba

İğrenç bir millî takım

Millî futbol takımı, Euro 2012 yolunda hat safhada önem arz eden Belçika maçını kayıpsız geçerek grupta ilk 2'de yer almayı neredeyse garantiledi. Maçın analizi ayrıca yapılır ama çok gerekli değil. Onlarca blogda zaten okursunuz. Benim değineceğim ise maçtan, hatta futboldan bağımsız, mide bulandıran başka bir mevzu..

Maç bitmiş, NTV'de Güntekin Onay saat 00:00 civarında yayını kesip, NTVSpor'dan devam edeceklerini, NTV'ye ise başbakan koltuğundaki kişinin çıkıp konuşacağını belirtiyor. Hayatta 10 yıldır (maçlar dışında) hiç televizyon seyretmeyen biri olmama rağmen garip bir içgüdü ile NTV'de kalıyorum. Oğuz Haksever isimli süne zararlısı vatandaş programı açıyor, sıfatında meymenet olmayan başbakan da karşısında.. En sıcak gündemle açmak istiyor moderatörümüz programı ve millî takımdan bahsediyor. Aaa?! Meğer telefonda biricik kaptanımız Emre Belözoğlu varmış. Tüm o umumî antipatikliğinin yanı sıra attığı her golden sonra secdeye gidecek kadar beyni sulanmış olduğu için, bir Fenerli olarak nefret ettiğim bu oyuncu "sayın başbakanım saygılar" diyerek başlıyor konuşmaya. "Sizinle böyle konuşabilmek onur verici" diye devam ediyor, 1-2 geyiğin ardından söyleyecekleri bitiyor. Tam telefonu kapatacağını sanıyoruz ama o da ne? "Sayın başbakanım yanımda Arda var, isterseniz ona vereyim telefonu" diyor. "Sayın başbakanım ellerinizden öpüyorum" diyerek alıyor G.Saray'ın kaptanı cihazı ve kendi meşrebince sempatik olduğunu zannederek yalamaya başlıyor. En azından o kapatır diye bekliyoruz ama millî takımdaki laçkalık, lagarlık, yalakalık ve çürümüşlük o boyutlarda ki, "yanımda Nihat var, isterseniz ona vereyim telefonu" diyor ve bu kez Nihat'ı dinlemeye başlıyoruz. Onun da diğer ikisi gibi en çok kullandığı iki kelime "sayın" ve "başbakanım" oluyor. Eğer göz yaşlarınızı tutup kendinize hâkim olabildiyseniz, telefonun kapandığını görebildiniz nihayet..

Arda Turan'ın G.Saray kaptanı olduğunda ilk yaptığı işin İstanbul Emniyet Müdürünü makamında ziyaret etmek olduğunu da hatırlıyoruz. Hangi sıfatla, ne mene bir amaçla yapıyor bu ziyareti, bilen yok.

Yine Hakan Şükür isimli mümtaz cemaat erbaşı Kosova devlet başkanını makamında ziyaret ediyor geçtiğimiz haftalarda. Eski futbolcu olmak dışında hiçbir özelliği ve "değerli" yanı olmayan bir şahsın, bir devlet başkanının makamında ne işi var? Onu da bilen yok.

NTV'nin, 'üç büyükler'den önemli ve sembol birer futbolcunun alet olduğu bu iğrençliğe yataklık etmesi ayrı mevzu.. Bu üç kulübün içine sızmış dingin zihinli, dar dimağlı, cahil-cühela züppeleri her hafta seyredip tuttuğun takımı bırakamamak ayrı mevzu.. G.Saray'ın 90'lardan itibaren bir cemaat yuvası olmasına alışığız ve o çizgi tüm derinliğiyle devam ediyor zaten. Ama resmin giderek ve bu kadar hızlı şekilde büyümesi ziyadesiyle iç karartıcı..

31 Ağustos 2010 Salı

Lig 2010/11, hafta 3

Fenerbahçe'nin Manisa karşısındaki futbolunu beğenmek mümkün değil. Özellikle ikinci yarının ilk 20 dakikasında rakibe verilen pozisyonlar tüyler ürpertici. Cristian, Emre ve Topuz'un aynı anda sahada olduğu bir maçta takım savunmasının bu kadar arıza göstermemesi gerekir. Aykut Kocaman'ın takım savunması denen şey üzerine nasıl antrenmanlar yaptırdığını ya da yaptırıp yaptırmadığını ciddi şekilde merak etmeye başladım.

Okan'ı zaten maçtan önce yazmıştım. Onu gören ve futbolcudan anlayan bir insanın hemen hakkını vermesi gerekir. Daha 1992 doğumlu olduğu için ilk 11 şimdilik fazla ama bu sezonun değil, gelecek sezonun sonunda Gökhan'ı rüya gibi bir bonservisle okutup bu çocuğu ilk 11'e koymanın, ondan 3-5 sene sonra da takım kaptanı yapmanın planlarını şimdiden kurmak lâzım. Maçtan sonra Aceto isimli futbol cahili blog reisi vatandaşın ona özel başlık açıp "Carlos onu Cafu'ya benzetmişti, hatırlıyorum" diyerek her zamanki gibi "popüler olan bir şeyden nemalanmaya çalışma" çabasını ise ibretle izledik.

Niang, hedef santrfor olmadığını ama muhteşem bir futbolcu olduğunu her maçla birlikte kanıtlamaya devam ederken, Stoch yaşı gereği normal sayılması gereken inişli çıkışlı grafiğini sürdürüyor.

Aykut'un Fenerbahçesi, Fenerbahçe'de 20 senedir pek çok sezonda gördüğümüz ve hiç sevmediğim "bir iyi, bir kötü" şeklindeki istikrarsızlığın bir temsilcisi olacak gibi görünüyor bana. İnşallah yanılırım.

---

G.Saray Eskişehir deplasmanında, karşısında kimsenin beklemediği rezil bir rakip bulunca hiçbir şey oynamadan 3-1 kazanıp döndü. Misimovic gibi muhteşem bir atak-orta saha ve Insua gibi gelecek vaat eden bir hücumcu bekin alınması ile eli-ayağı çok düzgün bir 11'e kavuştu takım. Ama başlarındaki teknik direktörün kifayetsizliği ile onlardan bu sene de hiçbir şey olacağına inanmıyorum. Her yazımda belirttiğim gibi Rijkaard'ın bu takıma 1.5 yılda "kazandırdığı" tek bir şey bile olduğunu görmüyorum. Gören de yoktur bence. Bir Hollandalı'dan, hele de Barcelona tedrisatından geçmiş bir Hollandalı'dan, her sene pas olarak Fener'in (açık ara) gerisinde kalan bir takım yaratması yeterli görülüyorsa, o başka..

---

Beşiktaş'ın maçını seyretmedim ama Marco alınmadan önce onların ligde ilk 2'ye bile giremeyeceğini düşünüyordum. O alındıktan sonra eğer Fener'deki performasının yüzde yetmişini bile gösterse Beşiktaş'ın en büyük şampiyonluk adayı olduğunu düşünüyorum. Quaresma asla ve asla bu seviyede devam edemeyecektir, Guti ve onun savunma yapmaması pek çok zor maçta göze batacaktır ama düşüncem böyle.

---

Bursa, deplasmanda Sivas'ı da yenerek 3'te 3 yaptı ve gol yemeden yoluna devam ediyor. Takım savunması muazzam ama bir büyük takım olarak oyuna hükmetme konusunda ciddi sıkıntıları var. Asla bir büyük gibi oynamıyorlar ama bundan gocundukları da yok. Yine de özellikle evlerindeki maçlarda kapanan takımları açmakta zorlanmaya devam edecekler. Sezon başlamadan evvel ilk 3'e giremeyeceklerini düşünüyordum ama her şeyi yapabilecek bir takım hüviyetinde görünüyor Bursa.

---

Trabzon'un maçını da dün seyretmediğim için yorum yapamıyorum. Bu maçtan bağımsız genel yorumum ise ilk 3'ü zorlayacakları yönünde. Kadronun toplam kalitesi hiç fena olmadığı gibi belirgin bir istikrar da arz ediyor. Keza teknik direktörleri de hem güven veren hem de geçen sezondan devam eden bir isim. Oyuncuların ona bakışı ve saygısı da büyük bir avantaj.

29 Ağustos 2010 Pazar

Fener tarihininin en önemli günlerinden biri

Bugün, bir Fenerbahçe taraftarı olarak en mutlu günlerimden biri. Çünkü 1992 doğumlu, Gökhan Gönül kadar yeteneği olan, altyapıdan yetişmiş Okan Alkan'ı bir lig maçında ilk 11'de gördüm ya, artık ölsem de gam yemem. Okan'ı A takımla B takımın yaptığı maçlarda FBTV'de, aylar sonra da sezon başında Genk maçında 13 dakika seyrettim. Gökhan'ı 1-2 sene sonra iyi bir paraya okutup onu ilk 11'e koymak gibi hayallerim bile vardı. Tüm taraftarlara bu genç Cafu'yu dikkatli seyretmelerini salık veriyorum. İsterse takım kaybetsin, umrumda bile değil.