9 Ağustos 2008 Cumartesi

Liverpool bu sene mi?

Rafa Benitez yine milyonlarca Euro harcayarak sezon öncesinde bir takım kurdu. Her yıl olduğu gibi transfer ettiği oyunculara büyük bir aşkla bağlandı ve her hazırlık maçında onları ilk 11'de oynattı. Bunlardan Keane elbette en önemli transfer. Ve özellikle Rangers maçında öldürücü bir ikili oluşturdu Torres ile. Taraftarı da en çok bu ikili heyecanlandırıyor zaten.

Bunun dışında sol bek Dossena da Rafa'nın çok güvendiği bir oyuncu. Ve fakat Riise'yi 5 M Euro bedelle gönderip Dossena'yı 9 M'a almak hangi akla hizmettir, çözebilen beri gelsin. Defansın sağına da Arbeloa ve Finnan olduğu halde Degen alındı. Büyük olasılıkla burada 33'lük Finnan'ın ipi çekilecek. Defansın ortasında Carragher, Agger, Skrtel, Hyyppia var ve takımın en güçlü yerlerinden biri burası.

Ortanın sağında Kuyt, Pennant ve Benayoun var. Bu oyuncuların mevkiini sürekli değiştirdiği için hangisi nerede oynayacak belli değil. Solda Babel ve yine Benayoun var. Ama ne Babel oranın oyuncusu ne de Benayoun. Genç sol bek Insua orada oynayabilir ancak o da çok tecrübesiz. Fabio Aurelio da sakat. Bu bölgeye bir transfer gerekebilir sonuçta. Ortada ise Mascherano, Xabi Alonso, Lucas ve Gerrard var, ki takımın asıl en güçlü yeri burası. Eğer Barry gelirse Alonso gönderilecek, ki son Lazio maçında taraftarın müthiş desteğinden sonra Alonso'yu göndermek iyice zorlaştı.

Forvette ise Keane, Torres, Voronin, Kuyt mevcut. Voronin'in gönderilmesi bekleniyor ama Lazio maçında son dakikada maçın tek golünü attı o da.

Sonuçta oyuncu kalitesi olarak fena olmayan bir kadro oluştu. Chelsea, Man Utd ve Arsenal (hatta Tottenham) ile başedebilecek bir kadro bu. Şans yaver gider ve özellikle bu büyük takımlara (en azından) yenilmeyip, küçük maçlarda da aptalca puanlar kaybedilmezse 20 yıllık özleme bu yıl nokta konulabilir. Yeter ki Benitez sezon içinde saçmalamasın.

Aldo Duscher

Fenerbahçe bağıra bağıra ön libero arayadursun, Avrupa'da pek çok sağlam futbolcu kulüp değiştirmeye devam ediyor. Bunlardan sonucusu Santander'den Sevilla'ya 2.5 M Euro bedelle geçen Duscher oldu. Ön libero arayan bir takımın ilacı olabilecek, sert, presçi, top da yapabilen Arjantinli henüz 29 yaşında. Ve 32 yaşındaki Senna'ya 10 M vermeye çalışan Fenerbahçe'nin futbol cahili ve kör yöneticileri de sudan ucuz olan bu adamı görmüyor, hatta tanımıyor bile.

Henüz 19 yaşında bedava geldiği Sporting'den, iki yıl sonra 13 M Euro bedelle Deportivo'ya geçen Duscher, burada çoğu zaman Mauro Silva ve Sergio'nun arkasında yedek beklediği yılların ardından ilk 11'e yerleşmişti. 7 yıl Deportivo'da oynadıktan sonra, geçen sezon bedelsiz olarak Santander'e geçen oyuncu, iyi geçen bir yılın ardından şimdi Sevilla'ya transfer oldu. Gilberto Silva da 2.5 M bedelle PAO'ya gitmişti hatırlanacağı gibi. Fener yönetimi yine bir cahillikler kumpanyası sergileyerek parayı har vurup harman savurmaya devam ediyor. Fazla para etmeyen faydalı olabilecek futbolculardan ise özenle uzak duruyor! Bakalım daha neler göreceğiz...

Mark Van Bommel

Uzun yıllar PSV'nin kaptanlığını yaptıktan sonra 2005 yazında bedava Barcelona'ya transfer olan ancak Deco, Xavi, Iniesta, Motta, Edmilson gibi isimlerden sıra gelmeyen Hollandalı, 6 M Euro bedelle bir yıl sonra Bayern'e satılmıştı hatırlanacağı gibi. Alman devinde çok parıltılı sezonlar geçirmese de sonuçta takımın ilk 11'indeki yerini sağlamlaştırdı bu sürede. Ve şimdi, Klinsmann tarafından takım kaptanlığına getirildi. Van Bommel'in takım ve oyuncular üzerinde bir ağırlığı olabilir, gerektiğinde konuşmaktan çekinmeyen sağlam bir karakteri de vardır, o da tamam. 3 dil konuşabilmesi de bir avantajdır. Ama kendisini uzun yıllardır izleyen her futbolsever bilir ki, aynı zamanda Avrupa futbolunun en "çirkef" futbolcularından da biridir. Real'e attığı gol sonrası yaptığı hareketten tutun da, rakip oyunucularla hemen her maçta yaptığı dalaşmalar ve bunları yaparken ortaya koyduğu sinsilik, sporun "ruhunu da" seven her insanın gözüne batıyordur. Ama nedense böyleleri kaptanlık konusunda daha şanslı oluyor. Yıllarca Bülent Korkmaz gibi (her ne kadar Türk futbol tarihinin en önemli ve kariyerli futbolcularından olsa da) saha içinde çamurluk abidesi olan bir oyuncunun saha dışında aslında "bir melek" olduğu masalıyla uyutulduğumuzu unutmayalım. Bayern'e yeni kaptanı hayırlı olsun.

8 Ağustos 2008 Cuma

Unutulmaz diyaloglar #2: Canlı Hedef


Yılmaz Güney'in kuşkusuz senaryosunu yazdığı "Yol", "Sürü" gibi ya da yönettiği "Umut" gibi çok çok daha iyi filmleri var. Türk sinema tarihinin en iyi filmlerinden sayılıyor bu klasikler. Ama Çirkin Kral olarak oynadığı, niteliksiz avantür filmlerinin sayısı çok daha fazla bilindiği gibi. Onlardan birisi de senaryosunu yazıp yönettiği ve başrolünü oynadığı "Canlı Hedef" filmi. Düşmanları tarafından iğfal edilen küçük kızının intikamını alan bir kabadayının öyküsü olarak özetlenebilecek konusu filmin ne mene bir şey olduğunu anlatıyor zaten. Ama bu filmde bile alttaki gibi inanılmaz diyaloglara rastlayabiliyorsunuz işte. Ustaya saygılarımızı sunmak için bir bahane bu, duyurulur.

Danyal Topatan: Sana bir hikâye anlatayım bey abicim.
Yılmaz Güney: Müstehcen mi?
Danyal Topatan: Müstehcen.
Yılmaz Güney: O zaman anlatma!
Danyal Topatan: Peki ben bu hikâyeyi kime anlatıcam bey abicim?
Yılmaz Güney: Cümbüşüne anlat, şarkı olur...

Not: Filmin tamamı, aşağıdan seyredilebilir. Sözünü ettiğim diyalog, 15:55'ten itibaren başlıyor.

Sezon başı yorumu: G.Saray

G.Saray geçen sezonun şampiyonu. Bunun en büyük nedeni kadroda Türk futbolcular konusundaki inanılmaz zenginlik. Ve Hakan Şükür dışında da önemli bir kayıp görünmüyor. Yabancılar hususunda ise takımın daha iyiye bile gittiğini söyleyebiliriz. Lincoln için yeni bir sezon, yeni bir umut söz konusu. Bu yıl ne kadar vasat olsa da, geçen sezondan daha kötü olmaz diye düşünülebilir. Meira ise kuşkusuz Song'dan daha iyi bir oyuncu. Kewell da sakatlanmazsa mutlaka önemli katkılar yapacaktır. Şimdi bir de forvet arayışı var, o da mutlaka alınacak ve seçenekler artacak.

Ama takımın hazırlık maçlarında ortaya koyduğu kısır futbol, taraftarı zorlu Steaua maçları öncesi endişelendiriyor. 7 hazırlık maçında alınan tek galibiyet, 5 beraberlik ve 1 mağlubiyet pek de iç açıcı bir tablo değil doğrusu. Ama yine de kazanma alışkanlığı olan, yıllardır oyun anlayışı konusunda belirli bir istikrarı yakalamış takımın ciddi maçlardaki performansını bekleyip görmek gerekir.

Kale için De Sanctis fena bir seçim değil. Ama daha önce de yazdığımız gibi Aykut'a güvenilmesi, çok daha yerinde olurdu. Defansta Uğur, Meira, Servet, Balta var. Gerçekten de isimler açısından mükemmel bir defans bu. Hatta Sabri, Emre'ler ve Volkan ile yeni alınan Alpaslan gibi çok iyi yedekler mevcut. Orta saha ise belki daha iyi: Hasan Şaş, Arda, M.Topal, M.Güven, Linderoth, Lincoln, Barış, Ayhan, Kewell gibi kâğıt üzerinde müthiş isimler söz konusu. Forvette de Nonda, Karan ve Serkan var. Dediğimiz gibi buraya bir isim daha alınacak.

Eğer pek güven verici bir tercih gibi görmediğimiz Skibbe çuvallamazsa, bizce açık ara ülkenin en iyi kadrosu G.Saray'da. Fener ve Beşiktaş'ın da görüntüsüne bakınca rahatlıkla şampiyon olmaları gerekir. Ama şu form ile Steaua'ya elenirlerse de sürpriz sayılmamalı. Sezon başlayınca ne olacağını göreceğiz...

Demirören Beşiktaş'ı soyuyor

Yıldırım Demirören, pek çok aklı başında futbolseverin düşündüğü gibi, bizim için de Türk futbol tarihinde bir kulübün başına gelmiş en büyük felaket. Şimdiye kadar kritik olarak verdiği kararlardan tek bir tanesinin bile doğru ve yerinde olduğunu hatırlamıyoruz. Ve yine, onu seven tek ama tek bir Beşiktaş taraftarı da tanımıyoruz.

Ama bu yazıda bizim değinmek istediğimiz şey, onun bir çocuğun bile yapmayacağı skandal hataları ya da başkanlık konusundaki kifayetsizliği değil. Onun, bilinçli ya da bilinçsiz, bir yandan "başkancılık" oynarken, bir yandan da Beşiktaş'ı kendine borçlandırmak suretiyle soyup soğana çevirmesi. Bu da yine Türk futbol tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir olay.

Demirören şunu yapıyor: Mesela her zaman olduğu gibi Fener'e özenip bir Alex arayışına giriyor. Bunun için bulduğu isim, örneğin Ricardinho. Soruşturuluyor, fiyatı 5 M Euro. Sonra bakıyor, Beşiktaş'ın ekonomisi bu bedeli ödemeye müsait değil. Tam o anda ortaya atlıyor ve "sorun değil, ben kulübümü seviyorum; parayı şimdi veririm, sonra biz cânım kulübümle hesaplaşırız nasıl olsa" diyor. Sonra ne mi oluyor. Kimsenin ona yapmasını söylemediği, kendisinin Fener kompleksinin ürünü olan bu saçma transfer gerçekleşiyor (ve kendisi "Brezilya millî takımının sol açığını aldık" diyor, hiç sıkılmadan). Ve bu transfer sonrası Beşiktaş kulübü, başkanına tam 5 M Euro borçlanıyor. 2 yılın ardından o başkan Ricardinho'yu bedava (!) gönderiyor kulüpten. Bir yöneticilik fiyaskosu gerçekleşiyor ama bu arada olan 105 yıllık çınara oluyor, kulübün 5 M Euro'su Demirören tarafından çalınmış bulunuyor. Bunun gibi, Fener'in 250 bin $ teklif ettiği Ali Güneş 850 bin $ ödenerek alınıyor. Mustafa Doğan, Okan Buruk gibi sayısız fiyasko transfer ile bu soygun devam ediyor.

Ve en önemlisi de Del Bosque. Bir başkanlık ve idarecilik skandalı olan bu öykü nedeniyle Beşiktaş 7-8 M Euro zarara uğruyor. Ve ne enteresandır ki koskoca Beşiktaş kulübünden birisi de çıkıp isyan etmiyor. Biz de merak ediyoruz: Beşiktaş'ın kongresinde bir tane mi yürekli adam yok? Tek bir üye bile çıkıp bunları neden Divan Kurulunda dile getirmiyor? Bunlar cevabı olmayan sorular.

Bugün Vatan gazetesinde diyor ki başkan, "Günü gelince paramı alacağım. Faizi 10 M eder, onu istemiyorum. Sadece anaparayı istiyorum, bu da benim kulübe yaptığım bir kıyaktır." Bir insan bu kadar yüzü kızarmadan konuşabilir herhalde. Beşiktaş taraftarını geçtim, olmayanların bile beceriksizliğinden, kifayetsizliğinden, abuk sabuk demeçlerinden vs. bıktığı bu adamın başkanlıktan ebediyen uzaklaştırılması ve kulüp içinde kurulacak bir komisyon tarafından soruşturma geçirmesi gerekiyor. Birileri bunları ulusal basında yazsın, dile getirsin, Beşiktaş'ın bu adama borcu 100 M olmadan bu vahim soygunu durdursun. Hem Beşiktaş hem de Türk futbolu için çok daha güzel bir gün olacak o gün...

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Wenger babam gibi!

Yukarıdaki sözü son 1 ay içinde iki kez duyduk. Daha önceleri de duymuştuk ama bu kadar kısa aralıklarla değil. Bu özlü sözü sarf edenler ise Arsenal'den Barca'ya giden Hleb ile takımdaki sözleşmesini uzatan Adebayor.

Hleb'in takımdan ayrılmadan önce Wenger ve eski takım arkadaşı Fabregas hakkında ağır konuştuğu bir demeci yayımlanmıştı gazetelerde. Fransız'ın kendisini kanatta oynatarak hata ettiğini, bunun da performansını düşürdüğünü söylemiş; hızını alamayıp Fabregas'ın kendisinden çok daha bencil bir oyuncu olduğundan dem vurmuştu: "Mesela ceza sahası çizgisi üzerinde aynı pozisyonda ben pas verirken Fabregas kaleyi düşünür." Bu açıklamaların arkasından da takımdan ayrılmak istediğini ekliyordu Hleb. Bu sözleri yalanlamak içinse (her nedense) Barca'ya imza atana kadar bekledi. İmzayı atıp (muhtemelen) iki katı bir maaşa kavuşunca da "Kesinlikle yalan, Wenger benim babam gibidir. Oyunuma çok şey kattı ve Arsenal için bulunmaz bir nimet" gibisinden bir şeyler söyledi. Fabregas'ı da çok sevdiğini ekledi elbette, takımdayken en iyi arkadaşıymış.

Daha sonra Adebayor, iki sezon önce Monaco'dan geldiğinde dikkatli gözler haricinde kimsenin tanımadığı bu Togolu, haftalardır hakkındaki spekülasyonlar için adeta ölüm sessizliğini koruduktan ve Arsenal ile yıllık 6-7 M Euro karşılığında kontrat yeniledikten sonra şunları söyledi: "Benim kalbim hep Arsenal'de. Arsene Wenger benim babam gibi ayrıca patronum ve o ne derse yapacağım. Buradan ayrılmak gibi bir niyetim yok."

Vay vay vay... Bu oyunculara şunu sormak gerekiyor: Arsene Wenger tamam, şefkatli bir baba. Herkes söylediğine göre mutlaka doğrudur. Ama siz ne kadar hayırlı birer evlatsınız acaba? Para için biriniz arkasına bakmadan kaçarken, öbürü rüzgârla bir oraya bir buraya savrulduktan sonra uçuk bir kontratla takımda kalıp, ondan sonra bağlılık nutukları çekiyor. Yanlış anlaşılmasın lütfen; eleştirdiğimiz şey oyuncuların hakları olan parayı aramaları değil, o manevraları yapıp binbir numara çevirdikten sonra söyledikleri sahte sözler. Daha önce de yazdığımız gibi dev kulüpler sözleşmesi süren oyunculara medya yoluyla böyle etik dışı teklifler yapıp, menajerleri de kullanarak oyuncuların aklını çelmeye devam ettiği sürece bunları daha çok göreceğiz galiba...

Van Der Vaart nihayet!

Haftalardır konuşulan transfer sonunda gerçekleşti ve Hollanda futbolunun süper yıldızlarından Rafael Van Der Vaart, Real Madridli oldu. Oyuncunun karşılığında eski kulübü Hamburg'a ne kadar bonservis ödendiği ise bilinmiyor. Ancak rakamın 10 M Euro'dan az olmadığı muhakkak. Yine de onun gibi bir oyuncuyu belki de yarı fiyatına aldı uyanık Madridli'ler. Bizim merak ettiğimiz ise özellikle Juventus başta olmak üzere bu tip bir oyuncunun hayaliyle yanıp tutuşan Avrupa'nın diğer devlerinin, bu oyuncuyu bu fiyata nasıl ellerinden kaçırdığı.

Van Der Vaart yıllar önce Ajax'ın Milan ile oynadığı bir hazırlık maçında ortaya çıkmıştı. Sezonun başında yapılan özel bir turnuva maçıydı ve genç solak, sol açık oynadığı o maçta Milan'ın sağ tarafını felç etmişti. Yıl 2001. Daha sonra A takımda geçen yıllar, kaptanlık, millî takım derken 2005 yazında akıl almaz ucuzlukta bir bedelle (5 M Euro) Hamburg'a transfer oldu. Orada da takım kaptanlığına yükseldi, taraftarın sevgilisi oldu ama elbette kaçınılmaz son geldi çattı. Takım, Van Der Vaart'ın çapını karşılayamaz oldu. Geçen sezonun sonunda Juve'nin oyuncuyla çok ilgilendiği yazıldı çizildi ama haberlere göre bonservisi tuzlu geldi Zebralara. Şimdi ödenen bedele bakınca dünyanın en uyanık kulübü olan İtalyan devinin tongaya düştüğünü görebiliyoruz (muhtemelen hayatımız boyunca da bir daha göremeyiz).

Real Madrid'te neler yapacağı elbette bir soru işareti Van Der Vaart'ın. Ama yeteneklerine, kariyerine ve karakter özelliklerine bakınca biz, dünyanın sayılı futbolcularından biri hâline hızlı adımlarla geleceğini düşünüyoruz.

Seric muamması

Beşiktaşın sezon başında Panathinaikos takımından transfer ettiği Anthony Seric, imzayı attığı günden beri hem basın tarafından tartışıldı, hem de alay konusu yapıldı. Olayları tetikleyen unsur ise eski takım taraftarlarının forumlarda söz konusu oyuncuyla ilgili yazdığı ağır yorumlar. Elbette o yorumları yazanlar kaç kişidir, taraftarların ne kadarı aynı görüştedir, bunu bilmiyoruz. Ama bu yazılan ve konuşulanların ikinci bir "Runjeeee, Runjeeee" vakası yaratmasının yüksek bir ihtimal olduğu da, sanırız ki pek çok kişinin paylaştığı bir kanaat.

Seric'in kariyerine baktığımızda aslında hiç de fena olmayan bir tablo ile karşılaşıyoruz. Daha 20 yaşında Hajduk'tan Verona'ya 2.2 M Euro bedelle transfer yapmış. Akabinde Brescia, Parma derken 2004'te 1.5 M Euro bedelle Lazio'ya, bir yıl sonra da bu kez 2 M Euro bedelle PAO'ya transfer olmuş. Şimdi de Beşiktaş bedelsiz olarak transfer etti kendisini. Kariyerinde bu takımların bulunduğu bir futbolcunun o kadar da kötü olmadığını düşünebiliriz ama bu kadar sık takım değiştirmesi de hayra alâmet değil. Sanki takımlar çok incelemeden alıp sonra "lan biz n'aptık!" deyip derhal elden çıkarmış gibi bir tablo var. Şaka bir yana aslında durum şu: Seric'in nasıl bir futbolcu olduğunun pek bir önemi yok. Yani artık yok. Çünkü Seric'in Türk basınında bir kere adı çıktı. Artık bundan sonra ağzıyla kuş tutsa kolay kolay yaranamaz. İlk hatasında da ipini çekerler.

Öte yandan Beşiktaş idarecilerinin de futbolcuya pek bir hayrı olmayacak muhtemelen. Zira Gordon yüzünden kontenjanı boşaltamadıkları bir durumda Uefa listesinden ilk çıkardıkları isim Seric oldu. Sanki en işe yaramaz yabancı olduğunun tescili gibi bu. Sonra meğer Seric'in sözleşmesi de fesh edilmiş, Gordon gönderilince tekrar sözleşme yapılacakmış, onu öğrendik. Sinan Engin'e göre bu, kulübe yaptığı bir jest futbolcunun. Daha ne komiklikler ortaya çıkacak bu konuda bilmiyoruz ama sanki Hırvat, sezonun sonunu göremeyecekmiş gibi...

3 Ağustos 2008 Pazar

Unutulmaz diyaloglar #1: Det Sjunde Inseglet

Ingmar Bergman'ın, sinema tarihinin en iyi filmlerinden kabul edilen 1957 tarihli unutulmaz başyapıtı "Yedinci Mühür"e hürmetlerimizi sunarak, içerdiği sayısız müthiş diyalogdan birisine yer açıyoruz:

-Üzgün görünüyorsunuz şövalye?
-Evet, canımı sıkan birisiyleyim.
-Kim, silahtarınız mı?
-Hayır, kendim.