7 Kasım 2011 Pazartesi

Canon Blue - Rumspringa (2011)


Internet dediğimiz uçsuz-bucaksız deryada bile izini sürmenin kolay olmadığı, hakkında iki satır bir şeyler okumak istediğinizde bunu başaramadığınız, kendi hâlinde, kelimenin gerçek anlamıyla "indie" bir şahsiyetle karşı karşıyayız. Nashville, Tennessee doğumlu Daniel James (aka Canon Blue), Nick Drake ve Serge Gainsbourg gibi şarkı yazarlarının ve Boards of Canada gibi elektronik icracıların izinden giden, güzel mi güzel bir ses ve nefis vokal melodileriyle bu karışımı süsleyen mütevazı bir kardeşimiz. Grizzly Bear grubundan Chris Taylor'ın kaydettiği, Şilili elektronik dehası Christian Vogel'ın son "rötuşlarını" yaptığı ilk uzunçaları "Colonies"i 2007'de yayımlayan James, söz konusu albümün Avrupa turnesi esnasında fırsat bulduğu anlarda kaydettiği şarkılardan oluşan ikinci albümü "Rumspringa" ile 2011'in güzel sürprizlerinden birine imza atıyor.

Albümün çok nitelikli, dinleyenin aklını başından alan ve yıl sonu listelerine tepelerden girecek bir çalışma olduğunu söylemek mümkün değil ama zaten müziği de bu kriterlerle dinlemiyoruz. Beklentilerin düşük seviyede tutulması durumunda gayet keyif verici, insanı yormadığı gibi bilakis dinlendiren, eli-ayağı düzgün ve en önemlisi pür bir "samimiyetle" kotarılmış bu albümden tatmin olmamak için bir neden yok. Amiina isimli yaylı çalgılar dörtlüsü ile çalışan James, bu grubun dokunuşlarının albümdeki her şarkıya belirgin ve baskın bir şekilde nüfuz etmesine izin vermiş ve ortaya çıkan sonucun fazlasıyla tatmin edici olduğunu belirtmek gerekiyor. Piyano ve trompet gibi çalgıların da uyumlu şekilde entegre olduğu, James'in sevimli vokaliyle taçlandırdığı "Rumspringa", yoğun bir işgününün ardından eve gelip "beni fazla yormayacak bir şeyler dinleyeyim" dediğinizde çekinmeden başvurabileceğiniz sıcakkanlı, anlayışlı ve sadık bir dost gibi.. 8/10

5 Kasım 2011 Cumartesi

Dünyada eşi-benzeri yok


Fenerbahçe bu akşam Sivas deplasmanında 27 maçtır süregelen namağlûp unvanını yitirirken, geçen yılki Yeni Malatya maçından beri belki de en kötü futbolunu oynadı. Alex'in olmamasıyla, ilk golün yardımcı hakem hediyesi olmasıyla vs. açıklanamayacak kadar kötüydü takım. 25 kişilik profesyonel futbol takım kadrosunda önce ve sadece kendini düşünen, bencil ve sorumsuz olan Stoch dışında hiçbir oyuncuya laf söyleyemiyorum. Çok şükür ki büyük Fenerbahçe taraftarı da benimle aynı görüşte ve resimde gördüğümüz üzere, gece saat 01:30'da takımını coşkuyla ve sınırsız bir sevgiyle o soğukta bağırlarına bastılar. Yavaş yavaş bir şeylere alışılmaya başlandığı, genel taraftar kitlesinin ölü toprağıyla hafiften uyukladığı bir dönemde görüyoruz ki, bu yenilgi fazlasıyla hayırlı bir yenilgi olacak. Yeni Malatya'dan sonra ikinci bir diriliş ve isyan bekliyorum şahsen takımdan. Hepsini (Stoch hariç) alnından öpüyorum, "iyi ki Fenerbahçeliyim!" diyorum.

Fenerbahçe'nin asıl gücü olan, dünya üzerinde hiçbir ülkede eşi-benzeri bulunmayan büyük Fenerbahçe taraftarının önünde de saygıyla eğiliyorum.

Son sözüm de Türkiye'nin 3/4'üne: Kiminizin gıptayla, kiminizin hasetle baktığı bu görüntüler asla ve asla sizde olmayacak. Ne yaparsanız yapın, ölene kadar Fenerbahçe'ye hep böyle bakmaya devam edeceksiniz. Her zaman sizden bir adım önde olacağız. Bizde doğuştan olan bu şey, sizde yok çünkü. Varmış gibi yaptığınızda da komik ve acınası oluyorsunuz. Hepinizden (arkadaşım olan sınırlı sayıdaki istisnalar hariç) ölümüne iğreniyorum.

1 Kasım 2011 Salı

Mehmet Topuz


Mehmet Topuz gibi, yetenekleri sınırlı olan, tabelayı değiştirmeyen, en büyük özelliği çok koşması ve topa iyi vurması olan (ki Fener'de bu özelliğini hemen hemen hiç görmüyoruz) bir oyuncuya Gökhan Emreciksin ve 9 milyon avro para vermişti Fenerbahçe (Gökhan da 2'ye alındığı için toplamda 11 ediyor). Aklı başında olan, biraz matematik ve ekonomi bilen her insan bu transferin ne kadar saçma olduğunu, tamamen "pazardaki günlük dinamiklerin" sonucu olarak bu meblağlara ulaşıldığını vs. bilir, söyler ve söyledi de zaten. Üstüne bir de dönemin teknik direktörü Daum'un "bu çocuk 26 yaşına gelen kadar hiçbir şey öğrenmemiş, nerede duracağını bile bilmiyor" gibi demeçlerini okuyunca (yazarın notu: siktirsin!) Fenerbahçe taraftarlarının hemen hepsinde bu oyuncuyla ilgili genel bir karamsarlık hasıl olmuştu. Ama bu transferi, üzerinden geçen 2.5 yılın ardından başka bir gözle değerlendirmenin yeri ve zamanıdır.

Konuya kestirmeden gireceğim. Hani bir mahalle kahvesinde mis gibi tavşan kanı bir çay içersiniz, 75 kuruş verip çıkarsınız; ama aynı çayı, hatta daha kötüsünü Bebek, Tarabya, Ortaköy sahillerinde 5 liraya içersiniz ya.. Bu durumu sorduğunuzda da o parayı çayın kendisine değil, "ortama" verdiğinizi söylerler, ki bence haklı bir önermedir. İşte Topuz transferi bizim için öyle bir şey. Topuz, evet, belli konularda belki çok ekstra bir oyuncu değil. Ama işte başka konularda Türk futbolunda eşi benzeri az bulunur bir mücevher, her takımın kadrosunda bulunması olmazsa olmaz bir oyuncu. Dolayısıyla ona verdiğiniz parayı onun "görünen" ve sahip olduğu yeteneklere değil, "görünmeyen" ve rakamlarla ifade edilemeyecek kocaman yüreğine vermiş oluyorsunuz. Takım için terinin son damlasına kadar akıtan, mücadele eden, o mücedele uğruna kimi zaman sakatlanmayı bile göze alan, takım uyuşuk bir havaya büründüğünde boş bir topun arkasından ölümüne koşup arkadaşlarını ve seyirciyi ateşleyen, oyun disiplinine sonuna kadar sadık, kendisine (olabilecek) son raddede iyi bakan, kolay kolay sakatlanmayan, sadece darbeye bağlı sakatlık yaşayan, geçen yıl 34 maçın hepsine ilk 11'de başlayan, sezonu da 1 gol, 9 asistle bitiren bir oyuncu. Tabelayı değiştirmiyor diyoruz ama rakamlar 9 asist diyor. Örneğin Milan'da bir nevi Topuz'un ateşleyici rolünü üstlenmiş olan Gattuso'nun 13 yılda 9 asisti var mı acaba? Hiç sanmıyorum.

Dünkü Karabük maçında Bienvenu'ye attığı pas mesela, tek kelimeyle muhteşemdi. Zamanlaması kusursuzdu, bu sayede arkadaşı ofsaytta kalmadı. Şiddeti ve uzunluğu kusursuzdu, bu sayede tek vuruş ile gol yapılabildi. Yüksekliği de kusursuzdu, böylece Bienvenu'nün vuruşu yapmadan önce topu kontrol etmesine gerek kalmadı. Son derece basit gibi görünen o pas, takım arkadaşının da becerisi ile tabelayı değiştirdi ve +2 puanı takıma kazandırdı. Topuz işte böyle bir oyuncu.

Dün twitter'da @HercAn_ kardeşimin de söylediği gibi, Fenerbahçe takımında bu gidişle "2 sene içinde kaptan olup, 3 sene kaptanlık yapacak" bir oyuncu Mehmet Topuz. Onun için verilen 11 milyon avro anasının ak sütü gibi helal olsun. Tek sorun, bence kendi aldığı yıllık 2.5 milyon avroluk maaş ama tıpkı Emre gibi günün şartlarında verilmesi elzem olan bu ücret, kontrat yenileme döneminde daha usturuplu bir seviyeye çekilecektir. Buna kendisi de razı olacaktır, bu kadar da temiz bir adam.

Öte yandan, tüm bu yazdıklarımız gün gibi ortadayken Sabri'lerin, Aurelio'ların cirit attığı ve artık şahsen iğrendiğim Türk Millî takımının değişmez ismi olması gereken Mehmet Topuz, kadroya bile alınmıyor. Onu seçmeyen Oğuz Çetin başta olmak üzere tüm yetkililerin yedi sülalesinin kulakları da, her hafta 25 milyon tarafından çınlatılıyor. Topuz böyle oynadıkça çınlatılmaya da devam edecek..

31 Ekim 2011 Pazartesi

Ne mutlu Fenerbahçeli olana!

Karabük maçında insafsızca ve kalleşçe oyundan atılan kaptanımız ve asbaşkanımız.. Buraya maçtan sonra yerde oturan Cristian'a arkasından yaklaşıp yanağından öpen Volkan'ı, Topuz'u alnından öpen Orhan Şam'ı vs. de koyabiliriz. Bu camiada bu görüntülerden çok var ve hepsi de samimi.. O kadar mutluyuz ki kimliğimizden, galibiyetler, puanlar, kupalar umrumuzda değil. Bu birliktelik, bu adanmışlık, bu sahiplenme, bu dayanışma bize fazlasıyla yetiyor. Diğerleri bok içinde debelenmeye devam etsin.

30 Ekim 2011 Pazar

Mayer Hawthorne - How Do You Do (2011)


Ann Arbor, Michigan yerlisi Andrew Cohen'ın (aka Mayer Hawthorne) müziğini tanımlamaya acaba nereden, nasıl başlamalı? 2000'li yılların ilk yarısında çeşitli gruplara dâhil olup ayrılan, akabinde solo olarak takılmaya başlayan ama muhtemelen çalışmalarını eş-dost-akraba üçgeninin dışına taşıyabilmeyi o zamanlar pek de düşünmeyen multi-enstrümantalist adamımız, '60'ların sonu/'70'lerin başı soul single'larını anımsatan şarkılarının bir yapımcı tarafından çok beğenilmesiyle işi ciddiye döker. Ne denli yetenekli bir sanatçı olduğunu kanıtlayan çeşitli single'lar peş peşe geldikten sonra nihayet 2009 yılında "A Strange Arrangement" isimli ilk uzunçalarını kotarır. Son derece olumlu eleştiriler alan, satış olarak da fena bir seyir izlemeyen (ve başta Kanye West olmak üzere pek çok ünlü ismin övgüsüne mazhar olan) söz konusu debut'nun ardından, içinde bulunduğumuz ayın başlarında işbu postun konusunu teşkil eden ikinci albümü piyasaya sürülür.

Hawthorne'un müziği için "samimi, romantik, yumuşak, duyarlı, nazik, yerinde duramayan, iyi huylu" gibi pek çok sıfat akıllara gelebilir. Soul ve R&B sınırları dâhilinde gezinen ama bu türlerin "en dinlenebilir, en rafine ve en pop" hallerini ortaya koyan sanatçı (ki bu asla kötü bir şey değil), albümdeki hemen hemen tüm enstrümanları da kendisi çalıyor. Müziğinin en önemli elementi ise tanrı vergisi diyebileceğimiz olağanüstü güzellikteki sesi. Hemen her şarkıya damgasını vuran ve dinleyeni adeta kendinden geçiren bu ses, Hawthorne'un yine bizzat kendi yazdığı seksi ve duygusal liriklerle birleşiyor ve karşı konulması neredeyse imkânsız bir karışım çıkıyor ortaya. 8/10

22 Ekim 2011 Cumartesi

17 Ekim 2011 Pazartesi

9 Ekim 2011 Pazar

Best Music Videos Ever #14: Buddy Holly

Weezer, '90'ların başında post-grunge akımının en popüler grubuydu. Daha ilk albümleri olan "Weezer (Blue Album)" ile hem eleştirel hem de ticarî anlamda zirveye ulaşan grup, niteliksel olarak hiç ödün vermeden günümüzde de müthiş pop-punk albümleri yapmaya devam ediyor. Gerçi, dün itibarıyla (daha 40 yaşında) vefat eden kurucu üye Mikey Welsh bundan böyle grupla birlikte çalamayacak. Biz de bu arada bu postu onun aziz hatırasına adamış olalım.

Konumuz, Weezer'ı bir MTV fenomenine dönüştüren "Buddy Holly" videosu.. Debut albümlerinin ikinci single'ı olarak piyasaya sürülen şarkı zaten mükemmel bir post-modern klasik ama video, zaman içinde parçanın kendisini bile aşan bir popülariteye sahip olmayı başardı. 1970'lerin kült sitcom dizisi "Happy Days"i kendisine fon seçen klip, dizide yer alan "Arnold'ın Yeri"nde geçiyor. Sitcom'un bizzat kendisinden alınan görüntülerle yeni çekilen sahnelerin birleştirilmesi, kimi zaman da üst üste bindirilmesiyle oluşturulan videonun, fon seçtiği dönemin ruhunu bire bir yansıtan muazzam bir atmosferi var. Weezer elemanları kumaş pantolon, gömlek, ince kravat ve sarı yelekleriyle Arnold'ın Yeri'nde şarkı söylüyor, kanı kaynayan gençler de yerinde duramayıp kendilerini sahneye atıyor. Ve videonun en güzel sürprizinde "Happy Days"in en havalı karakteri olan Fonzie (Arthur Herbert Fonzarelli), bir kurgu ve dublör mucizesi sayesinde Weezer'ın performansı eşliğinde sahnede dans ediyor, herkesi kendine hayran bırakıyor ve koluna iki tane genç kız takıp mekânı terk ediyor :)

Yönetmen Spike Jonze, daha 1 yıl önce The Breeders'ın "Cannonball"una çektiği video ile tüm dikkatleri üzerine toplamışken, 1994'te "Buddy Holly" ve "Sabotage", 1995'te de "It's Oh So Quiet" ile tüm zamanların en iyi müzik video yönetmenlerinden biri olarak mimlendi. "Buddy Holly" ise 1995 MTV Müzik Ödülleri'nde tam 4 ödül kazandı. Ayrıca Modern Sanatlar Müzesi'nin müzik sergisinde kendine yer buldu.

Weezer - Buddy Holly (1994)
Yönetmen: Spike Jonze