18 Şubat 2009 Çarşamba

Ligde 20. haftanın görünümü

Lider Sivasspor, Bursa deplasmanında kelimenin tam anlamıyla "ucuz" kurtuldu. Ev sahibi takımın daha iyi oynadığı, daha istekli olduğu ve daha fazla hak ettiği bir maçtı ama Sivas takımı maç boyunca doğru olan hemen hiçbir şey yapmamasına rağmen ballı bir golle 1 puanı kurtardı. Bu 1 puanın ne önemi var? Öncelikle bu kadar çekişmeli giden bir ligde bırakın tek puanı, averaj bile takımların kaderini belirleyebilir. İkincisi, aslında hiç iyi oynamadığı böyle maçlardan bile puan çıkarılması, zirveye oynayan tecrübesiz bir takım için ciddi bir özgüven kaynağıdır. G.Birliği deplasmanında sezonun en rezil futbolunu oynadığında bile galibiyet almayı başarmıştı Sivasspor. Şampiyonluk yolunda en çok buna güveniyorum ama yeni bir toparlanma şart. Can derdindeki Eskişehir'i kendi sahasında mutlaka yenmek zorunda bu hafta Sivas.

İkinci Trabzon ise İnönü deplasmanında tıpkı Sivas gibi kişiliksiz ve silik bir oyun oynadı. Takım disiplini, fizik kondisyon ve teknik direktörün takım üzerindeki hâkimiyeti sayesinde onlar da bu tip maçlardan puan çıkarmayı becerebiliyor. Ama geçen haftaki (hakem katkılı) gösterişsiz galibiyet ve bu haftaki futboldan sonra onların da toparlanması lâzım. Herkes Sivas gibi onların da artık geri dönüşsüz bir şekilde düşüşe geçmesini bekliyor. Bakalım "Ersun Yanal takımları sendromu" bu kez de nüksedecek mi...

Beşiktaş takımı kazanabileceği bir maçı, Trabzon'un aksine "teknik direktör hâkimiyetinden eser bile bulunmayan" bir takım olduğu için kazanamadı ve 1 puana razı oldu. Onca baskı, istek, iştah ve boğucu prese rağmen oyunun "kreatif" tarafında bu kadar rezilleri oynamak gerçekten de düşündürücü. Öte yandan bu savaşçılığın ve ruhun dirilmesi artı puandır. Bakalım bu iştah onları nereye kadar götürecek.

G.Saray hakkında hep aynı şeyleri yazıyor ve söylüyoruz: Muhteşem bir kadro, rezil-ötesi bir yönetim ve menajer, ruhsuz bir futbolcular topluluğu, kukla bir hoca vs. Bu bileşimden istenen neticenin çıkması ancak rakiplerin hepsinin birden çok rezil olmasıyla gerçekleşebilir. Bunun olacağını zannetmemekle birlikte ihtiyatlı olmakta fayda var. G.Saray bu, Türk futbolunun en şanslı kulübü; belli olmaz. Ama Arda ve Mehmet Topal gibi uluslararası çaptaki iki cevhere, bu kulüp ortamında tam anlamıyla yazık oluyor. Bence..

Fenerbahçe ise gözleri boyayan görkemli bir galibiyet aldı, Alex'in 3 gol ve 2 asisti ile. 90'lı yıllarda Sigma'dan 7 gol yedikten 3 gün sonra G.Saray'ı yenip her şeyin üstünü örten o rezil kulüp yapısına hızla geri dönüyor takım, Aziz Yıldırım sayesinde. Bu hafta G.Birliği deplasmanı, Avrupa kupalarına katılma yolunda çok önemli bir viraj. Özgüvenin yeniden tam olarak tesis edilebilmesi için özellikle...

Antep ve Ankaraspor'un mağlubiyetleri çok büyük sürprizler değil. Bu takımlar çok iyi olmasına rağmen bir skor istikrarına sahip değil. Bir gün flaş bir galibiyet alıp, ertesi hafta kel alâka bir maçta puan kaybedebilirler. Zaten bunun beklenmesi gerektiğini belirtiyoruz devamlı. O olgunluk kolay kazanılmıyor. Kazanmış bulunan (Kayseri gibi) takımlar ise Tolunay Kafkas benzeri hocalar tarafından 3 yıl geriye götürülebiliyor. Bu 3 takım aynen bu minvalde devam eder bundan sonra da...

15 Şubat 2009 Pazar

En iyi 5 yol filmi

1. Im Lauf der Zeit (1975)
Wim Wenders

2. Badlands (1973)
Terrence Malick

3. Easy Rider (1969)
Dennis Hopper

4. Bonnie and Clyde (1967)
Arthur Penn

5. Sranger Than Paradise (1984)
Jim Jarmusch

10 Şubat 2009 Salı

En iyi 5 "gizem" filmi

1. Blow Up (1966)
Michelangelo Antonioni

2. The Third Man (1949)
Carol Reed

3. Touch of Evil (1958)
Orson Welles

4. Blue Velvet (1986)
David Lynch

5. Chinatown (1974)
Roman Polanski

Ligde 19. haftanın görünümü

Lider Sivas, evinde kolay kazanması beklenen Kocaeli maçını kayıpsız geçerek sevenlerini üzmedi. Kamanan'ın ne kadar inanılmaz bir transfer olduğunu, Mehmet Yıldız'ın olmadığı bu maçta net bir şekilde görmüş olduk. Gelişmiş özellikleri olan, adaptasyon seviyesi de yüksek son derece kaliteli bir oyuncu. Ben Murat Erdoğan'ın da bu takıma ciddi katkı sağlayacağını düşünüyorum. Bu haftaki Bursa maçı ligin kader maçlarından biri olacak.

İkinci sıradaki Trabzon ise her hafta üzerine koyarak gidiyor. Bu hafta yine hakemle kazandılar ama oynadıkları futbol istekli, coşkulu ve agresif bir futbol. Şüphesiz, saygı duyulacak samimiyet ve çabaları ile, çok iyi yerleri hak ediyorlar. Ligi ilk 3 içinde bitirmeleri artık çok yakın bir ihtimal. Şampiyon olabileceklerini sanmıyorum ama olurlarsa bence sakıncası yok. Sivas olmazsa onlar olsun, bir Fenerli olmama rağmen söylüyorum bunu.

G.Saray ise Kayseri karşısında hakem sayesinde 2 oyuncusu kırmızı kart görmemesine ve rakibin 2 penaltısı verilmemesine rağmen hakemler hakkında skandal bir açıklama yapan yönetimiyle hiç umut vermiyor. Şaşırmış bir başkan, tilki bir menajer, kukla bir hoca ve etik kavramıyla alâkası olmayan çok sayıda futbolcusuyla yine de şampiyon olursa, lig tarihinin en büyük destanlarından biri daha yazılmış olur. Bu kadar kaliteli bir kadronun, kendi içinden bu kadar geri çekilmesi gerçekten ilginç.

Fenerbahçe için, başkana lanet okumak dışında ne yazayım? Adam battıkça batıyor ve açıklamalarından görüyoruz ki, hiç de utanmıyor. Fener'in kurtuluşu bu adamın gitmesine bağlı, Mayıs kongresinde.

Beşiktaş, Konya deplasmanında tatsız-tuzsuz ve yavan bir futbol oynadı. Demode teknik direktörünün hâlâ "bu kayıplar bizi yolumuzdan çevirmez" minvalinde açıklamalar yapması, biz Fenerliler için çok tanıdık ve artık komik. Bu hocanın artık teknik direktörlük hayatının sonu geldi; bunu kendi göremiyorsa etrafındaki dostları söylesin bari. Beşiktaş da ligi ilk 4'te bitirirse şanslıdır, bunu Denizli geldiğinden beri yazıyorum zaten.

Ankaraspor, G.Antep deplasmanında adeta sahada yoktu. Onlar için altıncılık başarı olur. Bunun için yarıştığı Kayseri, kifayetsiz hocasından muzdarip, artık bundan emin oldum. G.Antep ise olumlu gidişatı ile ümit vermeye devam ediyor. Ligin en iyi orta saha oyuncusu Tabata'yı seyretmek gerçekten de müthiş bir zevk.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Beklenen son

Sezon başından beri bir türlü istikrarlı bir çizgi yakalayamayan Chelsea'de, menajer Scolari'nin işine son verildiği açıklandı. Blogu takip edenler bunun benim için bir sürpriz olmadığını bilirler. Zaten Brezilyalı hocanın takımı kurarken de, yönetirken de ne kadar başarısız olduğunu yazıp durdum buradan. Mourinho'nun kurduğu kale gibi savunma Scolari döneminde toz şeker misali dağılırken, hücumda da yaratıcılığı kısıtlı, yıldızların ayağına bakan bir takım husule geldi. Şimdi Hiddink, Rijkaard gibi başarılı hocaların adı geçiyor ama eldeki kadro dağıtılmayacaksa bence en uygun isim geçen sene Mourinho'dan sonra çok başarılı bir dönem geçiren ama hakkı yenen Avram Grant ile eski Interli Mancini. Bu hocalar Chelsea'nin defansif kadrosu için en uygun isim bence. Chelsea board'unun kararını merakla bekliyoruz.

6 Şubat 2009 Cuma

Nur içinde yat İslam Baba

Birlikte büyüdüğüm ve taraftarlığımı pekiştiren, büyüten, besleyen yazılarının müptelası olarak seni çok özlüyorum.

---

FENERBAHÇE YENİLMEZ

Bu bir Fenerbahçe destanıdır.

Bu 4-3'lük kupa destanını gören yaşı yirmilik Fenerbahçe taraftarı, bir 30 yıl, Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti söz konusu olduğunda hep bu maçı anlatacaktır, böbürlenerek Fenerliliğini höpürdeterek.

Ve Fenerbahçeli şu destan maça şöyle bir kabadayılık asacaktır. "Biz onlara ilk yarıda 3 gol avans verip, Galatasaray'ı kupada paçavra ettik."

Ne müthiş ne uyunamaz bir kabus ilk devresi idi; Fenerbahçe için.

Baldırına çok iri bir bandaj geçirmiş bir Oğuz maç başlamadan önce çimene pek nazlı koyduğu sol ayağı ile Fenerbahçe için sakatlıktan sonra gelen bir mutluluk muydu, yoksa hiç çözülmeyecek bir bilmece miydi?

Fenerbahçe'nin mevsim başından beri bir türlü klas ve emek disiplinine sokamadığı geri dörtlü, Prekazi gibi umulmadık uzak goller vuran, Uğur gibi çok ters gol kontratakları çıkartan, Tanju gibi onsekiz dışı ve içi hareketlerde esrarengiz file senaryolari yazan rakipler karşısında, ne kadar başarılı bir defans grafiği çizeceklerdi?

Maç başladıktan sonra görüldü ki, Oğuz'un sol ayağı Tanrı'dan kendisine verilmiş bir sol ayak değil, sonradan takılmış bir tahta bacaktı, sanki. En basit top kontrolünü yapamıyor, o sihirli ve rahat driplinglerine kişilik koyamıyor, oyunun Galatasaray orta sahasına doğru kaçışını çaresiz gözlerle seyrediyordu.

Oğuz kaybolmuştu, arkasından Fenerbahçe kaybedecekti belki de.

Çünkü alabora olan Fenerbahçe orta saha gemisinden sonra bu alanın gerisinde titrek bir filika gibi oynayan geri dörtlü, giderek kabaran ve haşinleşen Galatasaray denizinin üstünde fazla canlı olarak kalamayacaktı.

Maç iri bir orkinos ağı gibi örülüyordu, Fenerbahçe'nin üstüne. Çok iyi oynamaya başladığı zamanlar, eksantrik görüntülerle Galatasaray defansının önleyemediği gol pozisyonları bulduğu zamanlar, Deda'nın dönmüş düdüğüne teknik tavırlar koyduğu zamanlar.

Ne oldu biliyor musunuz?

Fenerbahçe, Galatasaray'dan 3 gol yedi.

Biri acemi savunma hareketli Ergin'in penaltısından, ikincisi rakibe sunulmuş ters bir kafa vuruşundan, üçüncüsü yan hakeme göre nizami, tv yayınına göre ofsayt kritik bir hareketten.

Fenerbahçe ile alay ediyordu; Galatasaray kale direkleri. 3-0 yenik bir Fenerbahçe'nin Hasan'ın ayağından çıkan volesi bile Galatasaray'ın yan odunlarından birisine vuruyordu.

Ne vardı 3-0'dan sonra Galatasaray galerisinde? Tribünlerin hepsinde, vatandaş tribününde basın ve şeref tribünlerinde ciklet yerine Fenerbahçe'yi çiğneyen alaylı şapuşupurlar ve rakibini küçümseyen dudak valsleri.

Avrupa kupasında final hayali görürken, kendi hayatını öldüren, Türkiye Ligi'nde ise bu yıl hiç doğmamış Mustafa Denizli'nin ortalara çıkıp piste dikilip, kupanın hiç olmazsa yerlisinde yeni bir final hayatı araması ve bu hayatı yakaladığına inanmasi, o kadar doğaldı ki.

Fakat o Galata kulesi dibi eski yahudi kılıklı eskiciye benzeyen, her maçtan önce güya Galatasaray'ı ısıtan hamamcı görevini üstlenen o Alman kondisyoner pandomimcisi devre biterken, hangi top ilim ve irfanına sığınarak eli ile Fenerbahçe tribünlerine "beş... beş..."
işareti yapıyordu?

O ELİ, FENERBAHÇE LAVABONA SOKAR SONRA...

Bitmemiş bir maçın, en tehlikeli yanı "güven"in dozudur.

Mustafa Denizli ve takımı maçın ikinci yarısına maçı kazanmış ekip güveni içinde çıkarken, kendi timinin bünyesine 5 yer değişikliği ile başka bir nefs ve hırs sokan Veselinovic'in Fener ihtarını, ne Galatasaray, ne de Mustafa Denizli ciddiye aldı.

Herhalde kazandığını düşünen bir takım, kaybetmeyi düşünmeyen bir ekiple yarışırken, ne onun kadar inançlı, ne onun kadar yırtıcı, ne onun kadar hırslı, ne onun kadar onurlu olabilir.

Bir metafizik gol atan Aykut kaybetmeyi düşünmüyordu. İkinci devre boyunca Galatasaray yarı sahasında şeytanın bolerosundan figürler yapan Rıdvan kaybetmeyi düşünmüyordu. Galatasaray yarı sahasının sol tarafına hangi sarı-kırmızı futbolcu gelmişse onları ayaklarından püskürttüğü eterle bayıltan Hakan kaybetmeyi düşünmüyordu.

Hele hele 90 dakikanın her dakikasinda, sahanın her yerinde Galatasaray takımı ile tek adammış gibisine mücadele eden, 3 muhteşem gol atan ve şimdilerde "Türkiye'nin en iyi santrforu" fetfasını çıkartan Hasan, kaybetmeyi hiç mi hiç düşünmüyordu.

Bu maç basit bir maç değil, Fenerbahçe için bir tarih maçtır.

Belki Fenerli bir şair, ileride bu maçın üstüne şöyle bir mısra düşecektir: FENERBAHÇE YENİLMEZ... BU FORMA İLE DALGA GEÇİLMEZ!

Tanjevic'le olmuyor

Fenerbahçe'nin basketbol takımının durumu, futbol takımına nazaran biraz daha iyi. Neden dersiniz? Çünkü Aziz Yıldırım oraya burnunu sokmuyor da ondan. Allaha çok şükür, basketboldan anladığını iddia etmiyor. Onu da iddia etse ve şubeye bir bulaşsa, şu anda bulunduğu yerleri bile ararız basket takımının, önce bunu bilelim.

Sonrasında ise karşımıza Tanjevic çıkıyor. Basketbol şubesinden sorumlu yönetici Mahmut Uslu, menajer Nedim Karakaş ve koç Tanjevic basket takımıyla ilgili her türlü tasarrufa birlikte karar veriyor. Bu seneye kadar da gerçekten inanılmaz işler yaptı bu üçlü. Ama bu sezon tam anlamıyla çuvalladılar. Fener takımının neredeyse % 40'ı diyebileceğimiz Solomon'ın gitmesinden sonra Marques Green gibi onun üçte biri olamayacak kalibrede bir guard ile anlaşarak sezonun tamamını sabote ettiler. Oysa en bilinen gerçektir ki, bir takım ancak oyun kurucusu kadar konuşur.

Peki bir guard nasıl olmalı? Benim için guard'ın birinci özelliği iyi savunma yapması, ikinci özelliği de takımı oynatmasıdır. Kendisinin oynamasına gerek yok. Ama takımı oynatırken her türlü formata ayak uydurabilecek yetenekte olması lâzım. Hızlı hücum yapılması gerekiyorsa onu en iyi o yapmalı, yok eğer tempoyu yavaşlatmak lâzımsa onu da becermeli. Arada bir cezalandırıcı şutları da sokarsa tamam. Aslında Solomon'da bunların hepsi vardı zira o muazzam bir oyuncu. Ama mental problemleri ve bir guard'a göre sorumsuz oyun anlayışı puanını düşürüyordu. Böyle bir guard'ı göndermişken yerine dünyada hiçkimseyi savunamayan, müdafaa özürlü Green ile anlaştılar ve her şeyi rezil ettiler. Genel olarak tüm özelliklerine bakıldığında Solomon 10 üzerinden 9 ise, Green 6. Mesela Siena'daki McIntyre 8, Unicaja'daki Cabezas 8, hatta geçen yıl Rytas'ta oynayan (bu yıl AJ'de şu anda) Hollace Price bile 7 ya da 8 diyebilirim. Sonuçta para çok Fener'de, yatırım da bu kadar büyükken McIntyre Siena'dan alınabilirdi; Efes aynı takımdan Thornton'ı nasıl aldı?

Netice olarak Tanjevic birinci büyük hatasını kadroyu kurarken yaptı. Dünya yıldızı Gricek'i bize izlettikleri için müteşekkiriz ama sezonun yarısını sakat geçirdi adam. Şimdi geri döndü ve klasını ortaya koymaya başladı ama dünyanın en iyi şutörlerinden olan Hırvat yıldız için "özel" hazırlanmış 1 tane set gördünüz mü? Örneğin 2 screen'den birden çıkıp boş bir üçlük gönderdiğini falan? Hayır, biz onun yerine Gricek gibi bir adamın eline topu verip kendi pozisyonunu yaratmasını istiyoruz ve bu dünyada bunu ondan isteyecek tek koç Tanjevic'tir herhalde.

Bunun dışında Fener'in adam gibi savunma yaptığını, bu konuda muazzam bir iştaha sahip olduğunu da söyleyemeyiz. Mental olarak güçlü bir takım değiliz, biraz baskı ile hemen dağılıyoruz. Bunların hepsi koçla alâkalı hassas mevzular. Tanjevic'in abuk oyuncu değişikliklerini de üstüne koyarsak resim tamamlanıyor.

Onca asık suratına ve disiplinli görünüşüne rağmen Tanjevic'in takım üzerinde mutlak bir hakimiyetini göremiyorum ben. Dünün koçu Gentile bile Roma'ya bir kimlik vermiş, Lorbek'i kaybetmelerine rağmen müthiş bir yıl geçiriyorlar. Savaşan bir takım kurup önce "Euroleague müdafaası" dediğimiz şeyi halletmişler. Biz ise her maç savunmayı bizden daha istekli ve daha iyi yapan takımlarla oynayıp duruyoruz. Bizden pahalı takım da daha iyi savunma yapıyor, daha mütevazı takım da; ben bu işi anlamadım.

Fener'de öyle müthiş bir kadro var ki, sadece Solomon dönse Avrupa şampiyonluğuna oynar. Ama bu koçla değil.

5 Şubat 2009 Perşembe

Everton kazandı

Yüceler yücesi Merseyside derbisinde gülen taraf bir kez daha Everton oldu. FA Cup 4. tur ilk maçında Anfield'da yenişemeyen iki takım o maçın tekrarı için Goodison Park'ta karşılaştı. Ercan Taner'in yine fazla abartılı bir heyecan içeren anlatımıyla golsüz geçen bir 90 dakikaydı. Uzatmalarda kader ağlarını ördü ve Gosling'in 18 içinde önce ne yapacağını şaşırdığı ve alelacele kaleye gönderdiği top inanılması güç bir şekilde 50 cm içinde 2 Liverpool oyuncusuna çarparak yönünü belirledi ve direğe çarpıp gol oldu. Yapacak bir şey yok, hem de bu gol 118. dakikada geldi, bu daha da acı. Ve en acısı Everton bu kupada en fazla 2 tur daha gider, sonra tokadı yiyip elenir. Onlar adına da bu kupayı kazanmakla eşdeğer bir Liverpool zaferi kalır geriye, sevinmek için.

Dün bir post ile kalayladığım Benitez, Gerrard'ın oyundan çıkmasından sonra Benayoun'u ikinci forvet oynatmak gibi bir dangalaklığa nasıl imza attı, hâlâ anlamış değilim. Benayoun'u sağ kenara koyup Kuyt'ı Torres ile yan yana oynatsa belki Liverpool rakip yarı alanda biraz daha fazla top tutabilirdi. Buna rağmen oyunda üstün olan da onlardı ama dün üstüne basarak söylediğim gibi öyle yerden ayağa pas yapmak çok güzel görünse de maç kazandırmıyor.

Son bir not: Ercan Taner "Ozmın" diye okunması gereken bir ismi üstüne basarak ve tam da Türk vurgusuyla 2 saat boyunca "Osman" diye okuyarak nereye varmak istiyor, anlamış değilim.

Everton (4-4-1-1): Howard - Hibbert, Jagielka, Lescott, Baines - Arteta, Neville (106' Van Der Meyde), Osman, Pienaar (60' Rodwell) - Fellaini (53' Gosling) - Cahill

Liverpool (4-2-3-1): Reina - Arbeloa, Skrtel, Carragher, Dossena - Lucas, Alonso - Kuyt, Gerrard (16' Benayoun), Riera (80' Mascherano) - Torres (101' Babel)

Gol: Gosling 118'

4 Şubat 2009 Çarşamba

A-Punk

Yılın en iyi albümlerinden birinin sahibi Vampire Weekend'den muhteşem bir eğlencelik. Klibi de güzel, kendisi de..



Johanna drove slowly into the city

The Hudson River all filled with snow
She spied the ring on his honor’s finger
Oh oh oh

A thousand years in one piece of silver
She took it from his lily white hand
Showed no fear she’d seen the thing
In the young men’s wing at Sloan-Kettering

Look outside at the raincoats coming, say oh!
x2

His honor drove southward seeking exotica
Down to the Pueblo huts of New Mexico
Cut his teeth on turquoise harmonicas
Oh oh oh

I saw Johanna down in the subway
She took an apartment in Washington Heights
Half of the ring lies here with me
But the other half’s at the bottom of the sea

Look outside at the raincoats coming, say oh!
x4

Arda'nın fotoğrafları

Arda Turan'ın eski kız arkadaşıyla samimi bir haldeyken çekilmiş fotoğrafları basına yansıdı. Ali Okancı'nın çağrısına uyarak bu (kendince) atlatmayı yapan ahlâk yoksunlarını kınamak istedim ben de. Sonuçta o kızcağız da çok zor bir duruma düşürülüyor, bari onu düşünün be kardeşim.

Arda'yı maç içinde yaptığı ve itici kelimesiyle açıklanamayacak iğrenç hareketleri nedeniyle artık ben de sevmiyorum ama bu başka bir şey. Bu resmen kişilik haklarına bir tecavüz. Onun yerinde biz de olabilirdik diye düşünmek gerekir. Bu olayın sorumluları her kimse yazıklar olsun. Hiçbir blog sahibi arkadaş da bu fotoğrafları yayınlamayacaktır, yayınlamasın'dır.